Yazar: ufak oğlan

  • “Orhan Gencebay ile Bir Ömür” En’leri

    “Orhan Gencebay ile Bir Ömür” En’leri

    Büyük müzisyenler için toplama çok albüm yapıldı. Bugüne kadar hiçbirisini beğenmemiştim ama bu albümle bu işe bakışım değişti. Artık Orhan Gencebay’ın müziğinin evrensel olduğunu kanıtlayan bir başka örnek de bu albüm olacak.

    Albümün yarısı aslında beni ilgilendirmiyor. Ajda Pekkan, Hande Yener falan sonuna kadar dinleyemedim bile. Ama özellikle rock gruplarının coverları beni doğrudan ilgilendirdiği için hepsini dikkatle dinledim.

    Benim gözümden albümden “en”ler:

    En büyük ayıp Tarkan’ın “Hatasız Kul Olmaz” için cover yapma zahmetine girmemiş olması. Resmen orijinalini almış üzerine kareoke yapmış. Adam biliyor tabi ne yapsa güzel olacak. Lanet olasıca, olmuş da. Ama yaratıcı bir şey katmamış olması çok ayıp.

    En büyük hayal kırıklığı Emre Aydın’ın “Bir Teselli Ver”i isyandan çok uzak hislere çekmesi olmuş. Şarkını tadının kaçması tadımı kaçırdı.

    En takdir edilesi Manga’nın alıp “Ya evde yoksan”ı hiç çekinmeden kendi tarzına bu kadar harmanalaması. Youtube’da birisi yoruma “şarkının içine Korn kaçmış” demiş. 🙂 Aynen katılıyorum. Bu albüme bu kadar sert altyapı, takdir edilesi bir hareket. Riks budur!

    En cuk oturmuş: “Gönül” adeta Duman coverlasın diye yaratılmış. Bunda Duman’ın şarkı seçiminin ve şarkıyı kendi tarzına yorumlamasının da payı var tabi.

    En güzel şarkı: Athena – “Bir araya gelemeyiz”. Olmuş bu. Şarkıyı ilk dinlediğimde, “Erkin Koray mı lo bunu söyleyen?” şeklinde şaşırmışsam da, solodaki harika gitar tonu ve şarkının bütünündeki retro his taşları yerine oturttu. Bu şarkının daha güzel nasıl yorumlanabilir olacağını sorgulattı bana. Ellerine sağlık. Afiyetle tekrar tekrar dinliyorum:

    Sizce hangi şarkı olmuş? Hangisi olmamış? Albüme yakışmayan ya da olsaydı iyi olurdu dediğiniz birisi var mı? russian landscape mountainsскачивай

  • Orta yaş öncesi orta yaş krizi korkusu krizi

    Az önce Boris aradı (bilmeyenler için, Boris ile birlikte müzik yapıyoruz). Yarın çalışma öncesi konuşalım diyor. Yorgun ve bozuktu sesi. İşi ve yeni başladığı okulu yüzünden müziğe istediği kadar zaman ayıramadığından şikayetçiydi.

    Boris 45 yaşında. Belki orta yaş krizine giriyordur. Belki de zamanında yapmadıklarının pişmanlıkları birikmiştir.

    Boris’i görünce bazen aklıma kendi geleceğim geliyor. Hayatının her anında müziğe yer açabilmiş olmasını kendi hayalimdeki geleceğime benzetiyorum.

    Peki ben gerçekten bunu yapabilecek miyim?

    Yapmak isteyecek miyim?

    Yaparsam Boris gibi krizlere sürüklenecek miyim?

    Daha 6-7 yaşımdayken roman yazacağım diye gezerdim. Bir defterim vardı, hiç bitirmediğim bir romanın ilk bilmemkaç sayfasını abidik el yazımla yazmıştım. İlkokulda da oyun yazarıydım. Her hafta bir skeç. Ortaokulda da bir kısa hikaye serisi yazmıştım. Orta 3’te karikatür çizerdim. Lise’de şiiri keşfetmiştim. Ardından da gitar ile birlikte besteyi.

    Lise mezuniyetimde edebiyat öğretmenim Engin Taş, yıllığıma “sen şiiri bırakmazsan şiir de seni bırakmaz” yazmıştı. Haklıymış. Kötü yoldan anladım.

    Üniversite’de müziği bırakmamaya söz verdim. bir ara düzenli olarak 5 grupta birden çalıyordum. Haftada her gün en az bir, bazı günler 2 çalışmam oluyordu ve bu sırada haftada 2 sahne/konser de cabası. Sonradan Universal’de yapımcı olan Erkan abinin teklifini kabul edip karakterini beğenmediğimiz için gruptan attığımız Emel’i geri çağırsaydık album bile yapıyorduk az kalsın. Değmez dedik.

    Bugün ise sadece evimde gitar ve bağlama, bazen de grup denk getirirsem bas çalabiliyorum. Bir tek sahne tozu yuttum diye olsa gerek, arada onu özlüyorum, o kadar.

    Hobileri terketme performansıma bakarak merak ediyorum. Acaba 15 sene sonra Boris’in yaşına geldiğim zaman, müzik benim için 6 yaşımdaki yarım kalmış roman gibi mi olacak? Hikayeler gibi unutulmuş, şiir gibi terkedilmiş mi olacak?

    Korkuyorum herşeyi eskiye gömüp sonra orta yaş krizine girmekten. Korkuyorum orta yaş krizine hiç girmeyecek kadar büyüyememekten. İki ucu boklu değnek derler ya. İşe bak. 30 yaşına geldim, hala büyümekten korkuyorum. brparamonov.xyzлобановский александр игоревич

  • Perşembe pazarındaki Endonezyalı pizzacı teyze ve küreselleşme

    Perşembe pazarındaki Endonezyalı pizzacı teyze ve küreselleşme

    Martigny pazarı her perşembe meydana giden yolda kuruluyor. Pazar’da bizdeki gibi sebze meyve, peynir zeytin, kıyafetin yanısıra değişik stant veya kamyonlarda yiyecek de satılıyor. Asya yemekçisi, çörekçisi, pizzacısı, vs. Benim favorim pazarın pizza kamyonu.

    Buralarda normalde bir pizza 15-25 frank aralığında değişiyor. Pizza kamyonlarında ise bu fiyat genelde 10 frank civarına inebiliyor. Ve nereden alırsanız alın ne daha iyi ne daha kötü pizzalar. Yani bir Alex değil hiçbirisi tabi ama rezil de değiller. Neyse, bizim pazardaki teyzenin pizzası ise ne alırsan al 6 frank. Dolayısıyla fiyat performans olarak İsviçre’de rakipsiz.

    Fransa’da evimizin hemen yanında akşamları kamyon çekip pizza satan Jean-Philip ile kanka olmuş, yeni kamyonuna Türkiye’den nazar boncuğu bile hediye etmiştik. Fransa’dan ayrılırken bize telefon numarasını vermiş, “buraya tekrar gelirseniz kesin uğrayın” falan diye ısrarla tembihlemişti. İyi adamdı velhasılkelam. Onun hatırının da gazıyla, muhtemelen çoğu perşembe pizza alacağım bu pazarcı teyzeyle de muhabbeti ilerletmem kaçınılmazdı.

    Teyze, yanında kızı ve torunuyla çalışıyor. 3ünde de bariz bir Endonezyalı tipi var. Bugün nereli olduğunu sorduğumda da Endonezyalı olduğunu doğrulamış oldum. İnsan göçebe hayatı yaşadıkça bu tür köken tahminlerini yapmayı da geliştiriyor. İnsanları sınıflandırmak, yaftalamak, yargılamak asla doğru olmasa da belli tipleri, tavırları, bakış açılarını ayrıştırabiliyorsunuz.

    “Buralarda Endonezyalı gibi görünen çok kişi gördüm. Taa oradan buraya neden geliyor insanlar? Çok mu kolay gelmek?” diye sordum. Teyze histerik bir şekilde sesli güldü ve “hayır” dedi. Aslında beklediğim cevaptı bu. Türk olduğumu öğrenince biraz “göçmenin” zorluklarından, buralarda “yabancı”ları nasıl istemediklerinden bahsettik. Teyzeye “bizim Türkiye’den gelmek zor, sizin taa oradan gelmek nasıldır kim bilir” der demez şikayeti ortaya çıktı. Meğer 2 yıldır kızına oturma izni çıkartmaya çalışıyormuş. Avukatlar tutmuş, herşeyi denemiş. Muhtemelen zaten gıdım gıdım biriktirdiği paraları bürokrasiye ve avukatlara saçmış ama yok.

    Endonezyalı teyze müşterilerle Fransızca, kızıyla Endonezyaca, torunuyla İngilizce konuşuyor. Neden torununa İngilizce konuştuklarını sorduğumda klasik göçmen ebeveyn cevabını alıyorum: Ne kadar çok dil öğrenirse büyüdüğünde onun için o kadar kolay olur.

    Göçmenlerin derdi sadece istenmemeleri değil. Dil değil. Uyum değil. Para değil. Saymakla bitmiyor. Biz bile, ki biz göçmen değiliz, “fakir” değiliz, eğitimsiz değiliz, buralara gelmek zorunda bile değiliz, teorik olarak kağıt üzerinde eğitim ve altyapı olarak her milletin kendisi için çalışmasını isteyeceği insanlarız ama yine de ne zorluklar çekiyoruz. Göçmenlik bence dünya tarihinin her zaman en büyük sorunlarından birisiydi, bugün de hala öyle.

    En kötüsü de 80 yıldır artarak yayılan ekonomik düzen, kapitalizm ve son yan etkisi küreselleşme, bu sorunu iyiden iyiye büyütüyor. İsviçre yabancıları istemiyor. Çünkü gelenlerin düzeni bozmasından, kaynaklarını “boşa” tüketmesinden korkuyor. Endonezyalı teyze de torunu İsviçre’de büyüsün istiyor çünkü ülkesinde açlık var, işsizlik var. İş olsa bile üç kuruşa uzun mesailerde çalışmak var. Belki siyasi sorunlar var. Bütün bu sorunların bugünkü körükleyicisi ise “küreselleşme” denen meret.

    iPhone fabrikasında bir iPhone üretimi 3-5 dolara mal oluyor. Fabrika işçileri bilmem hangi Asya ülkesinde günde 10+ saat çalışıp ayda 30 dolar maaş alıyor. Amerika’da, Türkiye’de, tüm dünyada da bir iPhone bilmem kaç yüz dolara satılıyor. Onu alan vatandaş da bir güzel arkadaşlarına havasını atıyor. Gurur duyuyor teknolojiyi takip ettiği için.

    iPhone yalnızca bir örnek. Apple günümüzün en “karlı”, yani başka bir deyişle “en sömürgeci” şirketi olduğu için özel olarak bu örneği seçtim. Halbuki elektronikten çok önce petrol vardı. Ondan önce elmas vardı. Daha da önce altın vardı. Asya’dan gelen ipek vardı, Amazon’dan gelen ağaçlar vardı. En önce de insanlar kaynaklar üzerinden dolaylı değil, doğrudan köleydi. Düzen hep benzerdi, ama her seferinde adı başkaydı. Önce kölelik dediler, sonra sömürge oldular, ardından koloniler geldi. Bugün ise aynı şeye biz küreselleşme diyoruz.

    1000 yıl önce köle sayısıyla övünenler, 100 yıl önce ucuz elmaslarıyla övünüyordu. Bugün ise iPhone5 ve Samsung’un ekranlarını karşılaştırıyor, IKEA’dan alınmış yatakta huzurla uyutuluyoruz.

    Göçmenlik nedir ben asla perşembe pazarındaki Endonezyalı pizzacı teyze kadar bilmem, anlamam imkansız. Ama küreselleşmenin daha çok aileyi parçaladığını anlamak için bakmanın sadece bir adım ötesine geçip, görmek yetiyor.

    .

    edit: İndonezya değil Endonezya olacaktı (Çağlar’a teşekkür), hepsini düzelttim ama sayfa adresi maalesef aynı kalıverdi artık. home budget manager appsms-код

  • Lan Boris! (İsviçre’de ev tutmak – 2)

    İsviçre’de ev bulabilmek ve tutabilmek ile ilgili çok da sempatik olmayan duygularımı 2 hafta önce yazmıştım. Üzerinden 2 hafta daha geçti ve bu mücadele daha da büyük bir hal aldı. Emlakçıların yetkisinde olan evlere başvururken emlakçıların hepsi bize “sizin oturma izniniz geçici, kefil bulmadan başvurunuzu kabul etmeyiz.” dedi.

    Bizim buraya geldiğimiz oturma iznimiz “permis L” denen “kısa süreli” izin. Kısa dediğime bakmayın, 3 ay da gelseniz aynı, bizim gibi uzun süreli gelip yıllık yenilenmek üzere de olsa aynı. Bunun bir üst modeli “permis B” dedikleri izin, o kalıcı olanı. Yani permis L değil, permis B sahibi olsaydık kefil sorunumuz olmayacaktı. Fakat her kantonda her ülke için “permis B” kontenjanları oluyormuş ve o kontenjan boşalmadıkça siz B’ye geçemiyormuşsunuz.

    Özetle 1 ay önce kimseyi tanımadan geldiğimiz bu memlekette emlakçılardan ev bulabilmemiz için bize kefil olacak birisi gerekiyormuş.

    Bunun için haliyle ilk olarak utanarak da olsa tanıdığımız bir Türk’e sorduk. Yardımcı olurum dedi sağolsun ama biz çok üstelemedik, o da çok takip etmedi. Sonuçta geleli 1 ay olmuş, kimiz, neyiz. İnsan ısrar edemez, soramaz. Yardım istemek ile yüzsüz olmak arasında ince bir çizgi var.

    Sonra Lozan’daki başka yakın bir arkadaşımıza sorduk. Onun da oturma izninin son 1 ayı olduğu için bize yardımcı olamayacağını farkettik. O da daha önce tanıştığımız başka bir Türk arkadaşına sordu. O arkadaş da “bu yasal sorumluluğun altına giremem” diyerek kibarca reddetti.

    Ben de geçen akşam çaresizce, daha sadece 2 kere birlikte çaldığım, ama samimiyeti ve iyiliği her halinden belli olan yeni grup arkadaşım Boris’e mail attım. Çaresizce ve utanarak kefile ihtiyacımız olduğunu ve eğer bu sorumluluğu almak istemezse bunun çok normal olduğunu söyledim. Hatta bunu sorduğum için bile üzgün olduğumu ekleyip özür diledim. O akşam yatmadan önce Boris’ten cevap geldi. “Yatmadan önce hemen cevap yazıyorum ki artık rahat uyuyabilesiniz” diye başlıyordu. “Kefiliniz olurum, yarın ajansı arar neler yapmam gerekiyor öğrenirim.”

    O andan itibaren henüz 48 saat geçmedi. Bu son 2 gün içerisinde Boris sadece en yakınlarımızdan bekleyeceğimiz özveriyi gösterdi. Hemen ertesi sabah maaş bordrolarını hazırladı. Kapalı olan devlet dairesine gidip yalvar yakar ofisi açtırıp (ki bu İsviçre’de normalde asla olmaz) acil “borçsuzluk belgesi” çıkarttı. Ardından gidip gerek olmadığı halde ne olur ne olmaz diyerek kendi ikamet belgesini çıkarttı. Gerekirse diye eşi için de aynı belgeleri hazırladı. Akşamına bizi evine çağırıp ailesiyle tanışıp durum değerlendirmesi yaptık. Ayrıca 2 gündür tahminimce 4-5 kere ajansı arayıp bizim için evin durumunu, başvuru süreciyle ilgili ayrıntıları ve süreci hızlandırmak için yapılabilecekleri sordu.

    5 hafta kimseden görmediğimiz destek, yardım ve ilgiyi 48 saat içerisinde Boris’ten gördük. Bütün bunları yaparken üzerine bir de ondan kefil olmasını istediğimiz için şaşırdığını söyleyip, açıklığımız ve ona güvendiğimiz için bize teşekkür etti. Lan Boris, seni yerim ben. Herifin hasısın, adamın dibisin!

     

      услуги по металлообработкетабао

  • Artistik olsun diye ihracat yapmak

    Bugün de müthiş bir müşteri adayı siteme geldi. Sitedeki otomatik karşılama mesajı her zamanki gibi ingilizce “merhaba, bu otomatik bir mesajdır falan filan” dedi.

    (Bu mesaj ingilizce çünkü bu chat modülü için bedava bir program kullanıyorum ve bedava versiyonda çoklu dil seçeneği yok haliyle. E ben de bugüne kadarki müşterilerimin en az yüzde 95’i yurtdışında olduğu için İngilizce mesajla karşılıyorum.)

    Bu mesaja arkadaş “sa” diye cevap verdi. Ardından benim otomatik chat modülü ben 15 saniyede arkadaşa cevap yazmadığım için yine ingilizce “bu otomatik bir mesajdır, şu an bilgisayar başında değilim, hemen gelirim” tadında ikinci cevabı gönderdi. O sırada ben yetiştim ve her ne kadar en son aleyküm selam vakasını hatırlayarak “as” dediysem de sanırım artık geç kalmıştım. Çünkü aynı anda müşteri adayı arkadaş sitedeki otomatik mesajlara cevap olarak “artistlik yapmayın Türk firmasısınız sonuçta” dedi ve siteden çıktı.

    Bu komik anı Facebook’ta paylaşıp da Erdem gözüme sokunca farkettim. Sanki ben sırf artistik olsun diye ihracat yapıyorum. Artistik olsun diye dolarla iş yapıp, kazandığımdan biriktirdiğim parayı düzenli olarak yurtdışından getirip İş Bankası’na yatırıyorum. Ben malım ya, artistik olsun diye Türkiye’den gelen müşterilere bi de normalde yaptığımdan daha ucuza fiyat teklifi veriyorum.

    O değil de, Türkiye’den iş almak için yaptığım reklam masrafının karşılığında daha henüz bir tane bile iş almadım. Memlekette iş yapalım diye sokağa bu “sa” diye muhabbete giren adamlara para döküyoruz resmen. Üzerine bir de her seferinde fırça yiyorum.

    Bir ilginç not da, Türkiye’de düzgün iş yaptığım birkaç kişi var, yok değil. Bunlar da ya tanıdık, ya beni bedava destek verdiğim bir siteden bulan adamlar. Yani neye niyeet neye kısmet. Benim bedava yaparım dediğim adamlar bana zorla para veriyor yaptığım işler için, öteki armutlara iş yapmak için ben kendi kendime sokağa reklam parası saçıyorum.

    Ben mi malım, yoksa mallar mı bana denk geliyor bu aralar? курсы по seotran siberian railroad