Yazar: ufak oğlan

  • Perfume – The Story Of A Murderer (2006)

    Perfume – The Story Of A Murderer (2006)

    Film “sinema gözüyle” gayet güzel bir film. Hayali (hafif fantastik) ve özgün bir hikayesi var. Roman uyarlaması olduğundan romanın çok daha güzel olduğunu tahmin ediyorum, çünkü filmi de taşıyan hikaye ve anlatımı. Hikaye ilgi çekici, keza bir rivayete göre Scorsese ve Kubrick de bu filmi çekmek istemiş, bu yüzden olsa gerek.

    Artık filmler 2 saatin altında olursa kısa sayılıyor. Fakat ben hala bazı orta-iyi filmleri süresine değip değmediğine göre değerlendirmeyi tercih ediyorum. Genel olarak gayet başarılı ve ilginç olsa da bu film işte bu yüzden bence sınıfta kalıyor. 147 dakika (2.5 saat) için bence genel izleyici için değmeyecek bir film.

    Özetlersek, hikaye gerçek dışı ama ilgi çekici. Uygulama gayet güzel. Film sürükleyici ama ikinci yarısı benim için sadece “sonunda ne olacak?” merakıyla geçti. Gereğinden uzun asla değil, ama hikayenin yapısı gereği böyle hissettiriyor.

    İMDB notu 7.5, benim notum ise 7. Vaktiniz ve değişik filmlere merakınız varsa izleyin, yoksa mutlaka izlenmelik bir film değil.

  • Twitter hesabım askıya alındı

    @ufakoglan twitter hesabı, açmamın ertesi günü askıya alındı. Twitter kurallarına göre aynı amaçla aynı kişi tarafından birden fazla hesap açılması yassahmış. Dedim nooluyoruz?! Twitter Google’a bağladı.

    Benzer durum birkaç değişik Google servisinde başıma geldiği ve bu tür sorunları çözmenin Google ile ne kadar çaba gerektirdiğini bildiğim için bir an panikleyerek önce bir küfrettim (içimden). Sonra sakin kafayla notları okudum ve “bir hata olduğunu düşünüyorsam” destek ekibine yazmam gerektiğini öğrendim. İngilizce bilmeyenler için bu bir sorun, çünkü Twitter’ın henüz “Türkçe destekli” destek ekibi yokmuş. Dolayısıyla İngilizce güzelce mesaj attım ve “hayrola neden daha bismillah demeden, destursuz hesabımı kapattınız?” dedim.

    Meğer bunların botları otomatik tarama yapıyormuş, kafasına göre “aa bu hesaplar aynı haltı yapıyor, aynı kişi bunlar” derse yeni hesabı direk otomatik kapatıyormuş. Bana hangi hesabı ne amaçla kullanacağımı sordular. Bu durumlarda ilk refleks genelde yalan söylemek oluyor, SAKIN YAPMAYIN. Genel hayat görüşüm de budur ama birebir Google’dan da Twitter’dan da tecrübem aynen bu: Salağa yatmayın, açık olun.

    Ben de açık oldum, dedim bu bu bu hesaplar benim. Birisi işim için, birisi benim şahsi hesabım, aha bu @ufakoglan da yeni açtığım (güya ismimi gizle tutacağım) blog için.

    Ertesi gün “bizim botlar işgüzarlık etmiş, hesabınızı hemen geri açıyoruz” diye bir mesaj geldi. Google’a oranla çok hızlı bir çözüm ve çok daha sıcak bir karşılamaydı diyebilirim. Gerçi bu mesajın üzerine bir hatırlatma mesajı attım ve 2 gün sonra açıldı hesap ama olsun.

    Özetle durum budur. Meğer Twitter da hesapları askıya alırmış. Alırsa panik yokmuş, haklıysanız geri gelirmiş.

  • İsviçre’de ev bulabilmek, tutabilmek

    3 haftadır ev arıyoruz. Ev yok değil, ama az. Talep de çok değil ama sanki kafa kafaya. Bir rivayete göre evlerin değeri düşmesin diye yeni apartman diktirmiyorlarmış her yere. Nüfus ile o kasabadaki evlerin miktarı böylece örtüşüyor, boş bina kalabalığı olmuyor, ev sahiplerinin de evinin değeri düşmüyor. Zaten galiba tüm yasalar Amerika’daki gibi ev sahibini koruma üzerineymiş. Burada da herşey mal ve para sahiplerini korumaya yönelik gelişmiş. Liberalizmin gözünü seveyim. Ama o konuya ayrıca gireriz.

    Diyelim bir ev beğendik, gidip görmek istiyoruz. Ev sahibindense arıyıp randevu alıyoruz. Yok emlakçıdansa emlakçıyı arayıp ya randevu alıyoruz ya da evle ilgilenen aracı kişinin telefonunu alıyoruz. Sonra varsa bu aracı kişiyi arayıp ondan randevu alıyoruz. Hani randevu almayı anladık da, emlakçıların telefonlara sabah 9-11, öğleden sonra 14-16 arasında bakması, onun dışında ararsanız telefonu açmaması nedir anlamış değilim. Bizdeki emlakçı profiline çok uzak.

    Diyelim saatini tutturdunuz, adamınızı buldunuz, randevunuzu aldınız. Sonra nihayet evi görmeye gidiyorsunuz. Evlerin fiyatı katiyen ucuz olmuyor ama diyelim ki ev çok güzel. Öyle güzel ki, “bu kadar para veriyoruz ama bari en azından güzel bi evde oturabiliriz” dediniz. O zaman “hemen tutuyorum” diyemiyorsunuz. Öncelikle zaten evin tutulma tarihleri var. Boş eve bile yarın geliyorum dedirtmiyorlar. İlla en yakın aybaşı olacakmış. Bu iyi ihtimal, genellikle 2 ay sonrasının ay başını söylüyorlar. Temmuz’dayız, az önce aradığım bir ev örneğin 2013 Şubat’ta boşalacakmış.

    Neyse, diyelim evi çok beğendik. “Parası neyse veririz kardeşim” dedik. Söylenen tarihte çıkmaya da hazırız. Bu da yetmiyor, bir başvuru formu dolduruyoruz. Evi tutmak için resmen form dolduruyoruz, adımız sanımız, mesleğimiz, kızlık soyadımız (şaka değil, gerçekten bunu soruyorlar), son 3 maaş bordromuz, önceki evimizden ayrılma sebebimiz ve hatta belediyeden onaylı “borçsuzluk belgesi” gibi binbir bilgi ve belgeyi paylaşıyoruz. Buna başvuru dosyası hazırlamak diyorlar.

    “Herşey çok güzel, başvuru dosyamızı da verdik. Artık ev bizim!” derseniz babayı alırsınız. Çünkü sonra bu şekilde dosya verenler içerisinden ev sahibi birisini seçiyor. Resmen işe alır gibi kiracı alıyorlar. Misal biz bir yerden reddedildik bile.

    Bu adımdan öteye henüz geçemedik. Sonrasında taşınma sigortası gibi bir şey yapılacak onu biliyoruz. Onun dışında karşımıza daha neler çıkacak göreceğiz.

    Yemişim böyle düzeni, böyle sistematikliği.

     

     

  • Blog ve proje zombilemece

    Büyük bir şirketim olsaydı kesin bütün toplantıları Ptesi sabah yapardım, yaptırırdım. Ptesi sabahları herkes gibi ben de moda zor giriyor, zor çalışıyorum.

    İşim internet olduğundan çalışmadığım zaman yapacak şey çok. Haber okumak mı dersin, 8 tur facebook/twitter döngüsüne girmek mi dersin, yeni siteler keşfetmek mi, yeni müzikler aramak mı… Şimdi bir de yeni ülkeye taşındık diye sanırım ani yalnızlık dolayısıyla olsa gerek kendimi ifade ihtiyacına girdim tekrar. Bkz. hemen bu bloga başladım. Bkz. yetmezmiş gibi bugün bir diğer eski projeyi hortlattım:

    http://www.dinletiyorum.com/

    Gören de işim gücüm yok sanır. Nispeten doğru da sanır. Her sene Temmuz ve Ağustos aylarında işler azalıyor. Sanıyorum şirketler de çalışanlarıyla birlikte tatile çıkıyor ve yeni proje gelişi neredeyse duruyor. Eylül gibi her sene olduğu üzere bu sene de rahatlatıcı bir patlama bekliyorum.

    Diyeceğim o ki, vaktim bu aralar nispeten daha çok. Eski projeleri zombileyeceksem gün bugündür, di mi?

  • İsviçre, Helvetica ve Toplumsal Genetik

    İsviçre, Helvetica ve Toplumsal Genetik

    Tam 18 gün önce İsviçre’de iki dağın arasında, vadide ufak bir kasabaya taşındık. Değişik bir tecrübe olmasını bekliyorum çünkü Türk bir çift olarak kurallara bu kadar bağlı ve sistemin bu kadar insanlarüstü şekilde tıkır tıkır işlediği/işletildiği bir yerde hiç yaşamadık. Ayrıca İzmir’de büyümüş, son 3.5 sene güney Fransa’da sahilde yaşamış bir çift olarak da Allah’ın dağında ne işimiz var, göreceğiz.

    Gelelim konumuza. Geçen gün eşimle konuşurken İsviçre’nin uluslararası kodunun CH olmasına anlam vermeye çalışıyorduk. Türkiye TR, Fransa F, Polonya PO, İngiltere GB, vs. vs. Ama CH İsviçre’de konuşulan 4 resmi dilden (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanş) hiçbirisine uymuyor.

    (Bu noktadan sonra gelen tüm bilgileri sağolsun az önce eşim araştırmış ve bana iletti. Mucjk :*)

    Meğer CH, Latince “Confoederatio Helvetica”‘dan geliyormuş. İsviçre meğer Latince’de Helvetica demekmiş. Tasarım veya mac ile uğraşanlar bilirler, Helvetica bugün en popüler “genelgeçer” yazıtipi. Yine meğersem Helvetica’yı 1957’de bulan arkadaşlar da İsviçreli’ymiş ve o yüzden yazıtipine bu ismi vermişler.

    Yazıtipiyle ilgili bu anlamsız ayrıntıdan sonra işin ilginç kısmına geliyoruz. “Helveti” kabilesi Romalılar İsviçre’ye geldiğinde buralarda yaylalarda yaşayan bir Kelt kavimiymiş. Helveti de eski Kelt dilinde “çok kazanan” anlamına geliyormuş.

    M.S. 2. yüzyılda Poseidonios Helveti’leri “altın zengini ama barışçıl” olarak tanımlamış.

    Diyeceğim o ki, bu adamlar 2000 yıldır buralarda zenginlik ve barış içinde yaşıyor. Kimbilir kaç yüzyıldır hiçbir savaşa girmiyor, sadece kendi işlerine bakıyorlar.

    Sosyolojide muhtemelen başka bir adı olan ama benim “toplumsal genetik” adını verdiğim durum bu.Yurtdışında yaşamaya başladığımdan beri gözlemlediğim her toplumda baskın bir karakter oluyor. Bu da nesilden nesile, toplumsal olarak aktarılan sosyo-psikolojik bir miras diyebiliriz. Her ne kadar genellemeler 100% sonuç vermese de, genele ve vasati tavırlara yorum yapmak mümkün.

    İsviçre’li toplumunun genlerinde refah, barış ve etliye sütlüye karışmama var. Öyle ki günlük hayatta bile kimse kimseye karışmıyor. Afedersin mal mal yaşıyıp gidiyorlar. Duygusal olarak ne artı ne eksi, her tür sistem tıkır tıkır işlediği için ister istemez her daim nötr takılıyorlar. Robot gibiler. İsviçre’lileri şu 3 haftada hangi kelimeyle özetlersin deseniz, robot derim. Sistematik, ve duygusuz.

    Fransızlar ise aşırı kibirli ve “ben merkezci” diyebileceğim bir tavırdaydı. İnsan hakları, eşitlik, kardeşlik falan hep vurgulanan ilkeler ama kişisel ölçekte gözlemim buydu.

    Araplarda ilginç bir şekilde bencillik hissetmiştim örneğin. Adamların top oynayışından belli 😀

    Türkler olarak ise bence en öne çıkan 2 özelliğimiz kıvrak zeka ve sabırsızlık. Bunların ikisi birbirini körükleyen, fakat bir arada olunca “günü kurtarma” mantığına sürükleyen şeyler. Bence uzun zamandır milletçe potansiyelimizi boşa harcamamızın en temel sebebi de bu.

    Siz de başka ülkelerde yaşıyor ya da yaşamışsanız, herhangi bir milletin genel karakterini birkaç kelimeyle özetleyebilirim diyorsanız lütfen aşağıya yorum olarak yazın, biz de bilelim 😉