Kategori: Yorum

  • CHP Ya Evrilecek, Ya Devrilecek

    Kılıçdaroğlu ile CHP geç de olsa belki de Deniz Baykal dönemi oluşmuş anti-CHP nefret bloğunu kırma şansını yakaladı. Halkın büyük bölümü zaten yıllardır Deniz Baykal ve Önder Sav’ı CHP’ye oy vermeme nedenlerinin başında gösteriyordu. Belirli medya kurumları “CHP zihniyeti” vurgusu yaparken de aslında benzer kişilerin kadrolarının yaklaşımlarından bahsediyordu.

    CHP, yıllardır statükocu olmakla suçlanırken aslında kendi içinde de görüyoruz ki ayrı bir statüko ile mücadele sürüyormuş. Bunun ilk örneği Sarıgül-Baykal kurultayında ortaya çıkmıştı. İkinci örneği ise bugün yaşanıyor. CHP, kendi içindeki duvarları, Kılıçdaroğlu’nun tabiriyle “korku imparatorluğunu” yıkma mücadelesinde. Ancak eminim bu defa Sarıgül’ün yerinde ismi şaibelere karışmamış, sol söyleme daha yakın birisi olduğu için başarılı olacaklardır.

    Şahsen CHP’nin sürekli laiklik üzerinden oy kovalamasını kısır ve aciz bulanlardanım. Bunun üzerine Türkiye’deki partilerin hemen hepsinin serbest piyasa ekonomisi ve küreselleşme yanlısı olduğu ve kimse sosyal devletin “S”sinden bile bahsetmediği için Türkiye’de ekonomik olarak somut bir muhalefetten söz edilemiyordu. Bu yüzden laiklik ve cumhuriyet gibi muallak söylemler sunan “eski” CHP yaklaşımının yıkılması pek olumlu bir gelişmedir. Darısı MHP’nin başına…

    CHP ve MHP gibi köklü partiler AK Parti’nin sahip olduğu şansa sahip değiller. Bölünerek arkalarına rüzgar alıp 2 senede iktidara koşamazlar. Bölünenler her zaman eski partinin duygusal bağıyla birlikte belirli bir kesim seçmeni de geride bırakmak zorundadır. Ecevit bunu iki defa göstermiştir. Bugünkü güçlü AK Parti karşısında da bu ince hesaplar hayati duruma gelir. Dolayısıyla CHP kendi içinde dönüşümünü bölünmeden, fakat aynı güçle yaşamalıdır.

    Bunu başarmadan da zaten ne iktidar olabilirler, ne de eskisinden iyi bir muhalefet.

  • Durmak Yok, Döşemeye Devam!

    Ankara’da yaşamış herkes Melih Gökçek konusunda mutlak bir fikre sahiptir. Ankara’lıların %35-40 kadarı kendisine oy vermeye devam eder. Bunların azımsanmayacak kısmı, “çalıyor” iddialarına “Kim çalmıyor ki? Gökçek en azından çalışıyor da!” şeklinde teslimiyetçi yorumlar yapar.

    Ankara’lıların yarısından fazlası ise kendisini şaibeli ihalelerle yaptırdığı katil köprülü kavşaklar, ortağı olduğu Armada alışveriş merkeziyle ilgili aniden değişen imar planları, malum elektrik sayacı olayları ile anar.

    Son seçimlerde ise Melih Gökçek “Ankara’ya DisneyLand” vaat etmiş, borcu bir türlü ödenmeyen metro inşaatını da Başbakan’la anlaşıp devlete aktarmayı önermişti. Yıllardır belediyenin borçları yüzünden bitmeyen bu metro inşaatı her Ankara’lının ruhuna işlemiştir.

    Melih Gökçek’e göre belediyeler metro inşaatlarını karşılayacak güce sahip değildir! O yüzden 16 km uzunluğundaki Kızılay-Çayyolu metrosunun 2002 yılından beri yalnızca 8km kısmını tamamlayabilmiştir.

    Halbuki bugünkü haberde gördük ki bazı belediyeler, hükümet desteği görmeden, yalnızca kendi bütçeleriyle 57 km uzunluğunda 21 duraklık metro hattını 4 yılda tamamlayabiliyormuş…

    Ne trajiktir ki aynı gün çıkan bir başka habere göre hükümet, Melih Gökçek’in bir türlü kapatamadığı metro inşaatı borçlarını hepimize pay etmeyi uygun görmüş olsa gerek ki Ulaştırma Bakanlığı’na projeyi devredecekmiş.

    Bu tür olayların her iki tarafını da takip etmeyen vatandaş ise sonra sevinecek “Melih Gökçek metromuzu tamamlattı” diye…

    Koçumsun Melih Gökçek! Halkın gerçekten arkasındasın; yol olsun, metro olsun… durmak yok döşemeye devam!

  • Diktaların Biri Gider Öbürü Gelir…

    Referandum öncesi harıl harıl demokrasi çığlıkları atanlar zafer sarhoşluklarını anca atlatıyolar herhalde ki HSYK seçimlerinde dönen olayları yavaş yavaş görüp uyanıyorlar.

    Bundan haftalar önce söylentiler başlamıştı, AK Parti kendi listesini Anadolu’da dağıtıyor, dayatıyor diye. Dedikodu dedik, geçtik…

    Ardından Yüksek Seçim Kurulu hakimlere kendilerini tanıtma, seçim için çalışma yapmayı yasakları. Görmedik, duymadık…

    Bugün ise referandumda “özgürleşeceğiz”, “yargıya demokrasi gelecek”, “yargıdaki dikta gidecek” diye uman ve referandumda “Evet” diyen gerçekten tarafsız yargıçlar tek tek pişman olmaya başlıyorlar.

    Geçen hafta Fatih Altaylı’nın bir örneğini yazdığı bu “uyanma” dizisi yayılarak büyüyor. Bugün ise artık şaibeler muhabbet arasında değil, açıktan açığa tartışılıyor.

    Hükümetten ses yok. Olmayacaktır da.

    AK Parti’yi azıcık tanıdıysam aha şuraya yazıyorum ki HSYK seçimleri yaklaştıkça gündemi bastıracak duygusal bir hamle yaparlar. Ne bileyim işte, türban olur, İsrail’le sataşma olur, IMF’ye laf atma olur. Maksat Müslüman-Türk gururu okşansın, aylarca “demokrasi” diye haykıranların gözleri başka yere çevrilsin.

    Referandum için “hayır”ı desteklediğimi bilen yakın çevremdeki bazı “evet”çi dostlarımdan bile oy veremediğimi öğrenince “oh iyi olmuş” diyenler oldu. Nasıl bir demokrasi aşkı ama!

    Bugün ise “evet” cephesinde “yargıdaki dikta kalksın” diyenler söylemlerini değiştiriyor: “yargıdaki Kemalist dikta kalksın” diyor. Yerine de emin adımlarla yeni bir dikta geliyor. Biri gider biri gelir, diktalar daim kalır anlaşılan… Nasıl bir demokrasi anlayışı ama!

    Çoğunluğun borusunun ötmesine demokrasi denmez, onun adı başkadır.

    Gerçek anlamda demokrasi, herkesin sesini duyurabilmesidir. Evet, imkansızdır; ancak bu amaca ne kadar yaklaşılırsa o kadar “gerçek” demokrat olunur.

  • İleri Demokrasilerde Sansür Olmaz

    Haftalardır bazı köşeyazılarında Başbakan’ın “ileri demokrasi” tabiri dönüp duruyor. Ne menem bir şeyse bu ileri demokrasi, Başbakan’a göre biz henüz ulaşmamışız o mertebeye. Çok da haklı Başbakan.

    Basından kodamanların çağırıldığı son kahvaltıda da her tarafta okuduk ki ileri demokrasi mantığına sahip başbakanımız, bu mantığı henüz çözememiş olan Yiğit Bulut’un “merkezi bir basın denetleme kurulu olsun” önerisini reddetmiş. Bunu yaparken basında, yayında özgürlükten yana bir tavrı olduğunu zannedebilirsiniz. Fakat bu özgürlük yalnızca medya patronlarının ulaşabildiği sınırlar dahilinde anlaşılan, Çünkü başbakan o gün kahvaltıya büyük medya kuruluşlarıyla ilişkili 3 internet haber sitesi hariç hiçbir haber sitesini davet etmemişti.

    Hükümet yetkilileri bir zamanlar YouTube yasağı konusu açıldığında “kimse Türkiye Cumhuriyeti ile kafa tutamaz” demişti.

    Son olarak da Cumhurbaşkanı daha bu hafta Dünya’nın gözü önünde, ulu orta, çekinmeden, “Türkiye’de internet sansürü yok” dedi! Yokmuş… Her tarafımla güldüm.

    Bugün ise bu histerik gülücüklerimi vimeo’nun da yasaklanması haberiyle tekrar kaybettim.

    İnternet yasaklarını vergi yasalarına bağlayanlar işin önemini farkedemiyor, ya da bilerek görmezden geliyor…

    Her türlü yasama yetkisi elinde olanlar bu işi belli ki bilerek ve isteyerek savsaklıyor…

    Sonra da hala birileri kalkıp “ileri demokrasi” dersleri verirken, “bizle kafa tutmayın”, “bizde sansür yok” gibi açıklamalarla göz göre göre beynimizi gıdıklıyor…

    İlerisi gerisi artık umurumda değil… Demokrasi ayaklarından bıktım usandım artık…

  • Mahalle Baskısı Yok, RTÜK Yasakları Var

    Hafta içerisinde Tophane’de galeri açılışında içki içen gruba saldırılması ve linç girişimi iddialarının yükselmesinin ardından Başbakan Erdoğan yine “Türkiye’de mahalle baskısı yoktur” iddiasını yeniledi. Halbuki birebir kendi yaşamımdan biriktirdiğim gözlem ve anılarıma dayanarak bile Türkiye’de her iki yöne de kuvvetli mahalle baskılarının olduğunu biliyorum. Fakat insanlar değişir, toplumlar gelişir. Sorun, yönetimden gelen baskılardır, tepeden gelen yasaklardır.

    Toplumu en çok ve derinden etkileyen kanal medya. Medyayı elinde tutanlar, medyayı kontrol edenler eninde sonunda her türlü mahalle baskısından, siyasi örgütlenmeden daha güçlü bir silaha sahip oluyor. Dolayısıyla yandaş basın, yoldaş basın bir yana dursun, bu konudaki devletin elindeki en büyük baskı organı RTÜK.

    RTÜK beşi iktidar partisi veya partilerinin, dördü muhalefet partilerinin göstereceği adaylar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce seçilen 9 üyeden oluşur. Dolayısıyla doğrudan hükümetin sözünün geçtiği bir kurumdur.

    Hükümet ile yakınlığı bilinen Zaman’da çıkan habere göre de:

    (RTÜK Başkanı) Dursun, Kanal D’de yayınlanan ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ ile atv’de yayınlanan ‘Kılıç Günü’ adlı dizilerin daha ilk bölümleriyle şikâyet rekorları kırmalarının RTÜK’ün sabrını taşırdığını söyledi.

    Bu haberden 1 gün önce ise NTVMSNBC, “Manşetin Gölgesinde” bölümünde “Kılıç Günü” dizisindeki eşcinsel erkeklerin aynı yatakta göründüğü aşağıdaki sahneye değinmiş, yönetmen Osman Sınav’ın sahneyle ilgili yorumunu yayınlamıştı:

    Görünen o ki, RTÜK’ün sabrını taşıran şeyler arasında eşcinsellik de geliyor.

    Hal böyle olunca eşcinsel olduğu için dayak yiyenler, gündüz vakti sokak ortasında boğazı kesilen travestilerle ilgili haberlere de inanmıyor herhalde Başbakan. Onlar ikna olacak mı “mahalle baskısı olmadığı”na?

    Onların yaşamı ve yaşam tarzı da 73 milyon gibi hükümetin teminatı altında mıydı?