Kategori: Yorum

  • Amatör kümenin yıldız futbolcusu

    Amatör kümenin yıldız futbolcusu

    Geçen ay 14 gün Fas turu yaptık. Orda burda konuşup Türk’üm dediğim her vatandaş istisnasız Erdoğan’ı tanıyordu. Hatta bir tanesi Türkiye’nin yerini yurdunu bilmiyordu ama Erdoğan’ı kendi başbakanı gibi takip edip seviyordu. Başka birisi de abartıp “keşke ben de Türk olsaydım” diyerek bize ne kadar imrendiğini söylemişti.

    Sırf Fas değil tabi. Öncesinde tanıştığım bir sürü Cezayir’li de Erdoğan’a hayranlığını dile getirmişti. Bu insanlar de “sokaktaki adam” değil, Fransa’da, İsviçre’de doktora yapan insanlar. Bunlardan da bir tanesi “keşke ben de Türk olsaydım” demişti.

    “Ezilen müslüman ülkelerin önderi” gibi bir imajı var Ertoğan’ın bu gariban ülkelerin gözünde. Yok biz çok şanslıymışız da böyle hem ülkeyi kalkındıran hem batıya kafa tutan bi liderimiz varmış da, yok Atatürk olmasaymış ne güzel biz de Arapça okur anlar mışız da, halifelik kalkmasaymış müslüman alemi hala tek vücut olurmuş da…

    Ak Parti işte tam olarak bu insanlara oynayarak bir nevi “2. Osmanlı” hedefine gidiyor. Bu iyi mi kötü mü tartışılır, sonuçta siyasi bir ideal ama hayatta genel prensip olarak kendinden ileride olan kişileri örnek almalı insan. Bizse “baş ol da istersen soğan başı ol” mantığıyla takılıyoruz. Sonra neymiş, “büyük Türkiye”… Avrupa Birliği, ilericilik, muasır medeniyet lafları bizim için amaç değil, birer araç. Asıl hedef olsa olsa geri kalmış ülkeler arasında göstermelik bir yıldız olmak.

    16 senelik futbol kariyerinde amatör kümenin yıldız futbolcusu olmaktan ileri geçmemiş bir kişinin başbakan olduğu ülkede zaten olacağı budur. Vizyonumuz, “amatör kümede çok süper oynardı, az daha Fenerbahçe’ye transfer oluyordu” cümlesiyle gurur duymakla sınırlı.

    basbakan-erdogan-kasimpasa3 cryptopharmacy.orgcpm advertising networks

  • Bize herşeyin hologramı yakışır

    Bize herşeyin hologramı yakışır

    Yol medeniyettir dedik. Duble yol yapalım ki trafik kazaları azalsın dedik. Her yere duble yol yaptık. Kazalarda en ufak bir azalma yok. Yunanistan’dan otobanla gelip bizim sınır kapısından girer girmez yarım saat sonra duble yola geçiyorsun. Yarım saat önce 160’la gitsen ruhun duymayacak yoldan geçmişsin, artık hız sınırının altında 100’le gitmeye korkuyorsun. Yollarda görüntü güzel, içi boş.

    Bu yurdu demir ağlarla asıl biz ördük dedik. Bakmayın yeni eklediğimiz rayların iki damla olduğuna, sonuçta hızlı treni Türkiye’ye biz getirmişiz. Yepyeni vagonlar almışız. Gel gör ki başta bir iki kaza yaptık. Duble yolda arabayla daha hızlı gidebiliyoruz. Geçen gün de bir kuş sürüsünü telef ettik. Yatırımda görüntü güzel, içi boş.

    Kriz bize teğet geçti çok şükür. Bakmayın Derviş paketini birebir uyguladığımıza, sonuçta istikrar olmasaydı olmazdı. Şimdi bütün dünya krizden çıkmış toparlanıyor, biz döviz neden artıyor diye şaşırıyoruz. Ama bugün açıkladık, hepsi Merkez Bankasının suçu dedik. Ekonomide görüntü güzel, içi boş.

    Eğitimde Finlandiya halt etmiş. İlkokullarda süt dağıttırdık bizim ahbaplara. Bakmayın bikaç çocuk zehirlendi. Onların alerjisi varmış. Bütün okullarda tablet dağıttırdık yine bizim ahbaplara. Bakmayın siz internetin iflahını kestiğimize. Bizim tabletler internet olmadan da çalışıyor. Bizden mucit çıkmaz biliyorsunuz, ara eleman ülkesiyiz biz. O yüzden bunlar aslında çok bile. Eğitimde görüntü güzel, içi boş.

    Teknoloji de bizden sorulur. Uydu, araba, telefon falan kasmayın. Dedik ya ara eleman ülkesiyiz. Montaj bizden sorulur. Ayrıca Facebook, Twitter falan da hep kötü teknoloji. Batının iyi yanlarını almak lazım malum. O yüzden holograma yatırım yapıyoruz biz. Sonuçta bize en çok yakışan teknoloji de budur. Görüntü güzel, içi boş. сероголубойгинекология частная клиника

  • Çok çalışmayın

    Çok çalışmayın

    İnsan gittiği her yerden gördükleri ve öğrendikleriyle değişmiş ve umuyorum ki gelişmiş olarak ayrılıyor. Bazen de ayrılamıyor. Avrupa’da yaşamanın bana öğrettiği sanırım en önemli şey ise artık klişeleşmiş “önemli olan nicelik değil niteliktir” sözünün önemi. (quality > quantity)

    Bunun çok örneğini yaşadık. İnsan gurbette ilk önce seçici olmamayı öğreniyor mecburen. O kültüre ait olmadığın için market alışverişinde bile aslında seçeneklerin azalmış oluyor. Çevreni geride bıraktığın için gittiğin yerde arkadaş çevresi potansiyelin azalıyor. Daha az iş imkanı, daha az insan, daha az televizyon kanalı içinden tercih yapmayı öğreniyorsun. Bu tercihler başta yadırgansa da sonunda insana neyin gerçekten kıymetli olduğunu farkettiriyor. Çünkü aradığınız herşey olmadığı için, elinizdeki az seçenek arasında cebelleşirken asıl önceliklerinizi daha net belirlemek zorunda kalıyorsunuz.

    Buna bir örnek de kişinin işine ve çalışmaya bakışı. Fransa’ya ilk gittiğimizde 6 haftadan başlayan yıllık izin, üzerine bizdeki kadar dini ve resmi tatil, haftalık 35-40 saat resmi çalışma sürelerini aklımız almamıştı. Meğer Avrupa’da racon buymuş. Amerika’dan ithal “modern kölelik” sistemine adapte olmuş biz Türk gençleri için bunu hazmetmek biraz zaman aldı.

    Başta çok anlamadık “bu adamlar nasıl hala batmıyor?” diye. Sonra Euro bölgesindeki Yunanistan ve Portekiz krizleri ile doğu Avrupa’nın sefaletini görerek bu durumu sorguladık. Halbuki şöyle bir tablo var:

    Dünya'da çalışma saatleri

    Bu tabloda bence açıkça görünüyor ki çok çalışmanın krizdeki ülkelere bir faydası yok. Fransa, Almanya, İsviçre başta olmak üzere birçok ülkeden çıkarttığım ders ise, asıl marifet çok çalışmak değil doğru çalışmak. Doğru ürünü doğru üretmek, doğru sistemi kurmak.

    Çok klişedir ama çok da haklıymış. Nicelik değil, nitelik önemli. Yemek yerken, eğlenirken, arkadaş seçerken, gezerken, konuşurken, okurken, uyurken, ve bence günün en büyük kısmını kapladığı için en önemlisi de çalışırken…

    Dolayısıyla çok çalışmayın, doğru çalışın. Verimli çalışın. Ya hakkını vererek çalışın ya da hiç çalışmayın.

    Eğer sürekli günde 10 saatten, haftada 6 günden fazla çalışıyorsanız MUTLAKA birşeyi yanlış yapıyorsunuz demektir, ya işinizde ya da özel hayatınızda… отследить международную посылку из китаятееграмм

  • Kim Haklı?

    Cumhuriyeti sokakta kutlamaya izin vermeyen mi yoksa kutlamayı politik eyleme dönüştüren mi?

    Cumhuriyeti ve daha kötüsü demokrasiyi %50 sanan mı, yoksa %50’nin Cumhuriyet’in bir parçası olduğunu kabul etmek istemeyen mi?

    İşine geldiği yere göre “bayram sokakta halkla kutlanır” ve “bayram askeri törende hipodromda kutlanır” cümlelerinin ikisini de söyleyebilen mi, yoksa milletin kutlama gazını sömürüp kutlamayı siyasi kampanya malzemesi yapmaya çalışan mı?

    Orhan Gencebay yanılmış, hepiniz haksızsınız. Mümkünse hepiniz dağılın, bi sakinleşip sonra gelin.

  • Perşembe pazarındaki Endonezyalı pizzacı teyze ve küreselleşme

    Perşembe pazarındaki Endonezyalı pizzacı teyze ve küreselleşme

    Martigny pazarı her perşembe meydana giden yolda kuruluyor. Pazar’da bizdeki gibi sebze meyve, peynir zeytin, kıyafetin yanısıra değişik stant veya kamyonlarda yiyecek de satılıyor. Asya yemekçisi, çörekçisi, pizzacısı, vs. Benim favorim pazarın pizza kamyonu.

    Buralarda normalde bir pizza 15-25 frank aralığında değişiyor. Pizza kamyonlarında ise bu fiyat genelde 10 frank civarına inebiliyor. Ve nereden alırsanız alın ne daha iyi ne daha kötü pizzalar. Yani bir Alex değil hiçbirisi tabi ama rezil de değiller. Neyse, bizim pazardaki teyzenin pizzası ise ne alırsan al 6 frank. Dolayısıyla fiyat performans olarak İsviçre’de rakipsiz.

    Fransa’da evimizin hemen yanında akşamları kamyon çekip pizza satan Jean-Philip ile kanka olmuş, yeni kamyonuna Türkiye’den nazar boncuğu bile hediye etmiştik. Fransa’dan ayrılırken bize telefon numarasını vermiş, “buraya tekrar gelirseniz kesin uğrayın” falan diye ısrarla tembihlemişti. İyi adamdı velhasılkelam. Onun hatırının da gazıyla, muhtemelen çoğu perşembe pizza alacağım bu pazarcı teyzeyle de muhabbeti ilerletmem kaçınılmazdı.

    Teyze, yanında kızı ve torunuyla çalışıyor. 3ünde de bariz bir Endonezyalı tipi var. Bugün nereli olduğunu sorduğumda da Endonezyalı olduğunu doğrulamış oldum. İnsan göçebe hayatı yaşadıkça bu tür köken tahminlerini yapmayı da geliştiriyor. İnsanları sınıflandırmak, yaftalamak, yargılamak asla doğru olmasa da belli tipleri, tavırları, bakış açılarını ayrıştırabiliyorsunuz.

    “Buralarda Endonezyalı gibi görünen çok kişi gördüm. Taa oradan buraya neden geliyor insanlar? Çok mu kolay gelmek?” diye sordum. Teyze histerik bir şekilde sesli güldü ve “hayır” dedi. Aslında beklediğim cevaptı bu. Türk olduğumu öğrenince biraz “göçmenin” zorluklarından, buralarda “yabancı”ları nasıl istemediklerinden bahsettik. Teyzeye “bizim Türkiye’den gelmek zor, sizin taa oradan gelmek nasıldır kim bilir” der demez şikayeti ortaya çıktı. Meğer 2 yıldır kızına oturma izni çıkartmaya çalışıyormuş. Avukatlar tutmuş, herşeyi denemiş. Muhtemelen zaten gıdım gıdım biriktirdiği paraları bürokrasiye ve avukatlara saçmış ama yok.

    Endonezyalı teyze müşterilerle Fransızca, kızıyla Endonezyaca, torunuyla İngilizce konuşuyor. Neden torununa İngilizce konuştuklarını sorduğumda klasik göçmen ebeveyn cevabını alıyorum: Ne kadar çok dil öğrenirse büyüdüğünde onun için o kadar kolay olur.

    Göçmenlerin derdi sadece istenmemeleri değil. Dil değil. Uyum değil. Para değil. Saymakla bitmiyor. Biz bile, ki biz göçmen değiliz, “fakir” değiliz, eğitimsiz değiliz, buralara gelmek zorunda bile değiliz, teorik olarak kağıt üzerinde eğitim ve altyapı olarak her milletin kendisi için çalışmasını isteyeceği insanlarız ama yine de ne zorluklar çekiyoruz. Göçmenlik bence dünya tarihinin her zaman en büyük sorunlarından birisiydi, bugün de hala öyle.

    En kötüsü de 80 yıldır artarak yayılan ekonomik düzen, kapitalizm ve son yan etkisi küreselleşme, bu sorunu iyiden iyiye büyütüyor. İsviçre yabancıları istemiyor. Çünkü gelenlerin düzeni bozmasından, kaynaklarını “boşa” tüketmesinden korkuyor. Endonezyalı teyze de torunu İsviçre’de büyüsün istiyor çünkü ülkesinde açlık var, işsizlik var. İş olsa bile üç kuruşa uzun mesailerde çalışmak var. Belki siyasi sorunlar var. Bütün bu sorunların bugünkü körükleyicisi ise “küreselleşme” denen meret.

    iPhone fabrikasında bir iPhone üretimi 3-5 dolara mal oluyor. Fabrika işçileri bilmem hangi Asya ülkesinde günde 10+ saat çalışıp ayda 30 dolar maaş alıyor. Amerika’da, Türkiye’de, tüm dünyada da bir iPhone bilmem kaç yüz dolara satılıyor. Onu alan vatandaş da bir güzel arkadaşlarına havasını atıyor. Gurur duyuyor teknolojiyi takip ettiği için.

    iPhone yalnızca bir örnek. Apple günümüzün en “karlı”, yani başka bir deyişle “en sömürgeci” şirketi olduğu için özel olarak bu örneği seçtim. Halbuki elektronikten çok önce petrol vardı. Ondan önce elmas vardı. Daha da önce altın vardı. Asya’dan gelen ipek vardı, Amazon’dan gelen ağaçlar vardı. En önce de insanlar kaynaklar üzerinden dolaylı değil, doğrudan köleydi. Düzen hep benzerdi, ama her seferinde adı başkaydı. Önce kölelik dediler, sonra sömürge oldular, ardından koloniler geldi. Bugün ise aynı şeye biz küreselleşme diyoruz.

    1000 yıl önce köle sayısıyla övünenler, 100 yıl önce ucuz elmaslarıyla övünüyordu. Bugün ise iPhone5 ve Samsung’un ekranlarını karşılaştırıyor, IKEA’dan alınmış yatakta huzurla uyutuluyoruz.

    Göçmenlik nedir ben asla perşembe pazarındaki Endonezyalı pizzacı teyze kadar bilmem, anlamam imkansız. Ama küreselleşmenin daha çok aileyi parçaladığını anlamak için bakmanın sadece bir adım ötesine geçip, görmek yetiyor.

    .

    edit: İndonezya değil Endonezya olacaktı (Çağlar’a teşekkür), hepsini düzelttim ama sayfa adresi maalesef aynı kalıverdi artık. home budget manager appsms-код