Kategori: Toplum

  • Sen, Ben Derken Biz Nereye?

    Türkiye’de siyasetin her geçen gün daha da kızıştığı ve sertleştiği son 15 ayın tümünü yurtdışında geçirmiş olmamın bir şans olduğuna inanıyorum. Bu sayede sanırım bir nebze de olsa daha tarafsız görme imkanım oluyor haberleri, yaşanan krizleri.

    Türkiye’deki akrabalarım, arkadaşlarım, görüştüğüm kim olursa hepsinin bu konuda yorumu az çok aynı:

    Artık haberler sadece sinirlerimi bozuyor.

    Türkiye’de durumun bu olmasının sanırım en büyük sebebi basın tarafından pompalanan yoğun “kutuplaşma” akımı. Her konuda illa bir “onlar” yaratılıyor. Halbuki ülke bizim, sorunlar bizim, ve kim ne derse desin siyasetçiler de bizim. Kimsenin ülkenin kötülüğünü düşündüğünü sanmıyorum. Yanılsalar da, yanlış yollara veya sapa yöntemlere başvursalar da buna inanıyorum. Belki de inanmak zorundayım.

    Bu “birbirimize yabancılaşma” akımını patlatan ilk büyük dalga Ergenekon davasıydı. Dava halen çözülmedi ama artık kimin ne düşündüğü önemini yitirdi, “onlar” damgalarından başka akıllı mantıklı bakış neredeyse kalmadı.

    Tam olarak da bunları sık sık düşündüğüm son günlerde Fatih Altaylı dünkü “Size yapılsaydı ne derdiniz?” yazısıyla bu konuya benzer bir yaklaşımla basındaki “empati” ihtiyacına değindi. Bugün de yazısına gelen bir cevabı yayınladı.

    Eminim bu iki yazı ve yayınlanan mektup bazılarını rahatsız edecektir. Fakat “sen – ben” döngüsünden çıkıp “biz”e çözüm bulmak için sanırım hepimizin artık kendimizi sorgulayıp, gerekiyorsa azıcık acı çekmemiz gerek. O yüzden siz de okuyun, ve sorgulayın. Kendinizi veya “onları” değil. Bizi…

  • Ben Güzele Güzel Demem, Güzel Gerçek Olmayınca

    Yıllar önce bir haber okumuştum, yıllar geçtikçe nüfusun kilo ortalaması artmasına rağmen, güzellik yarışmalarında seçilen güzellerin ortalaması azalıyor diye. Güzellik konusunda herkes bu çarpık gidişata karşı konuşsa da eyleme geçen, bu gidiş karşısında tavır takınan yok.

    Dergiler, televizyon, internet sahte veya yapay güzelliklerle dolu. Sahte güzellik yaratmak artık bütün dergi ve televizyonların yaptığı bir şey. Bakın bu ve şu videoda işin içinden insanların bu işi ne seviyede ve sıklıkla yaptıkları anlatılıyor. Amerika’da photoshopçılık mesleğinin önde gelen kişilerindenmiş kendisi. Herhangi bir dergide yayınlanan resimlerin söylenene göre HEPSİ photoshoplanırmış. Yani aslında gördüğümüz bütün resimler sahteymiş!

    Bu ilk başta o kadar çarpıcı gelmiyor insana. Hatta zamanla sahteliğe insanlar alışıyor olsa gerek ki estetik cerrahlık geleceğin en zengin mesleği haline gelme yolunda ilerliyor.

    Bu gidişatı çok önemsemeyen kişilerin ise bunun nereye kadar varacağını sorgulaması gerekir. Bir fikir vermesi açısından bugünkü habere dikkat çekmek gerek: Hindistan’da ten beyazlatıcı krem satışları patlamış.

    Güzellik tanımını sahte, imkansız ve hatta sağlıksız kavramlara yönlendiren yaygın bir medya dayatması söz konusu. Milyonlarca insanı ten renginden bile soğutacak kadar özgüven yıkımı yaratabilen bu zehirli yaklaşıma lanet olsun!

  • Korunan Türk Spermi, Yüzde Kaç Türk? Hangi Türk?

    “Türk Soyunun Korunması” için, yurtdışından sperm ithaline hapis cezası verilmeye başlanması haberinin aslında tartışılacak çok yönü var. Yasanın kendisini mi, sperm bankalarını mı yoksa gerekçesini mi tartışmalı bilemiyorum… Fakat bütünün içinde sanırım en can alıcı ve onyıllardır çözüme varmayan konu “Türk soyu” meselesi.

    Ömer’in eleştirdiği kadar sert olmasa da “Türk soyu”nun sperm ve kan ile baside indirgenmesini ve bu şekilde koruma çabalarına anlam vermek güç. Bazıları görmezden gelse de Türkiye Türk’ü olarak da yansıtılan Anadolu insanı, genetik olarak asla safkan Orta Asya Türk’ü olmadı. Bu yıllardır tartışılan konuyla ilgili bundan yalnızca birkaç sene önce nihayet ilk defa bu kadar kapsamlı olan bir araştırma makalesi yayınlandı (bkz. Makalenin bizzat kendisi).

    Bu ve benzeri BİLİMSEL araştırmalar sonucunda bakın Anadolu insanı ne kadar “Türk”, ne kadar “kimlerden”:

    "Anadolu Gen Haritası" (kaynak: Vikipedi)

    En yüksek oranlı olan genlere bakınca sıralama şöyle çıkıyor:

    1. 24% – Yakın doğu ve batı Asya’da yaygın gen. (Sanırım bu bildiğimiz anlamda Orta Asya TÜRK soyunun oranı).
    2. 14.7% – Orta Asya ve Batı Avrupa’da yaygın gen
    3. 11.3% – Balkanlarda yaygın gen
    4. 10.9% – Kafkaslarda yaygın gen
    5. 9% – Arap yarımadasındaki yaygın gen

    Orta Asya ve Kafkasların dışında Büyük Selçuklu dönemindeki harmandan kalma Fars genleri, Sibirya, Altay dağları ve hatta Horasan bölgesi (Hint/Afgan Türkleri) de “bizden” sayılsa bile “Türki Soy Geni” oranı en fazla %60 civarında seyrediyor. Bu oranı “Kayı boyu”na indirgersek %30’u geçmediği kesin.

    İşte bu hesapla bile ortaya çıkıyor ki, bu “Türk soyu”nun sperm ve gen ile hesaplanması yaklaşımı baştan mantıksızlık üzerine kurulu.

    Halbuki Türk soyu dendiğinde büyük Türk kültürü akla gelmeli. Hitler tavrıyla safkan kalma hevesi yerine tarihindeki diğer kültürlerle alışverişinden kazandığı zenginlik vurgulanmalı. “Türk spermini korumak” yerine “Türk Kültürünü yaşatmak” hedeflenmeli.

    En nihayetinde beni Türk yapan damarlarımdaki kan değil, kalbimdeki sevgi ve beynimdeki kültürüdür.

  • Zaman'ın Tirajını Meşrulaştırma Mücadelesi

    Zaman gazetesi yıllardır bir tiraj ispatlama derdinde. Bunu Zaman’ı takip edenler hissetmişlerdir. Zaman gazetesi editörü Ekrem Dumanlı yıllardır en az haftada bir Zaman’ın ne kadar çok büyüdüğünden, demokrasi (?!) ve eşitlik için ne kadar hayati bir gazete olduğundan bahseder. Her gün o en gözönündeki yazının sonuna tirajlar iliştirilir. Bu tavırla Zaman, Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’i en büyük gösterme çabasını bile sollamıştır.

    Boş teneke çın çın öter derler. Bu sözün haklılığını şu kısacık ömrümde yüzlerce defa gördüğüm için kendini övmeye çalışan adamdan da aynı sebepten şüphelenmek gerektiğine inanırım.

    Bu şüphem aslında belli bir bilgi ve gözlem birikimine dayanıyor. Artık Zaman’ın Gülen Cemaati ile olan kan bağını bilmeyen kalmamıştır. Gülen Cemaatinin tüm yayın ve eğitim kurumlarındaki bu “kendini büyük gösterme” gayreti Zaman gazetesinde hat safhaya çıkıyor.

    Bu noktada “tiraj” kelimesinin tanımını yapmak gerek.

    Eğer tiraj, “basılıp parası alınan gazete sayısı” demekse, Zaman gerçekten iddia ettiği kadar büyük bir gazete bu açıdan. Zaten Gülen cemaati üyelerinden hepsi EN AZ 1 Zaman abonesiyken aksi beklenmemeli.

    Eğer tiraj, “gazeteyi okuyan kişi sayısı” olarak yorumlanacaksa Zaman gerçekten bugünkü haberlerindeki gibi yapay tartışmalara muhtaç demektir…

    Zaman gazetesini, severek ve gerçekten onu seçtiği için okuyan küçümsenmeyecek bir kitle var. Bunu kabul etmek gerek. Fakat Zaman tirajlarının kabaca sallarsam en az yarısının cemaat içi “mahalle baskısıyla” satılmış abonelikler olduğunu tahmin ediyorum.

    Bu yorumlarımda daha ılımlı yazmış olmak isterdim fakat biliyorum ki o iyi niyetli masum cemaat üyeleri “hayır işi”, “derneklere bağış” veya “öğrencilere burs” niyetine bu aboneliklere girmeye yönlendirilirken, cemaat patronları onlara “daha fazla abonelik getirin” baskısı yapmaya devam ediyor. Sonuç ise bir çekirdek aileden alınan 3-4 abonelik sayesinde sağa sola dağıtılan gazeteler.

    Bu şekilde parası toplanıp sonra apartman girişlerine bırakılan gazeteleri tirajdan saymak ise benim iyi niyet sınırlarımın kaldıramayacağı bir durum.

  • Batı Usulü Demokrasi İle Yeni Ermeni Kararı

    Ardı arkasına 1915 olayları ile ilgili haberler gelmeye devam ediyor. Amerika temsilciler meclisinden sonra İsveç meclisi de yaşananları “Soykırım” olarak tanımlama kararı aldı. Hatta hazır elimizi kirletmişken Pontus’tan başlayıp bir kaç azınlığı da işe katalım demiş olacaklar ki, hesabımızı oldukça kabarttılar. İşin acı yanı kararın 131’e 130 oyla alınmış olması ve meclis konuşmasında “hayır oyu verin” çağrısı yapan Türk kökenli milletvekilinin oylamaya katılmamasıydı. Belki katılsa da “evet” diyecekti fakat şu anki durumda da adı bizim açımızdan pek temiz kalmamış oldu.

    Türkiye olarak ise bu olayın hemen ardından Amerika’ya yaptığımız gibi büyükelçimizi geri çektik, Davos’taki gibi Erdoğan “Daha da İsveç’e gitmem” dedi. Ancak sonuçta bir şey değişecek mi zamanla göreceğiz.

    Olayın özüne dönmek gerekirse mesele apaçık ki tamamen siyasi bir küresel oyunun parçası. Bu küresel oyunların Türkiye’de en iyi oyunbozanlarından Banu Avar’ın herbiri eşsiz belgesellerinden birisindeki İsveç ile ilgili aşağıdaki alıntıyı konuyla ilgili izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. 5.15 dakikasından sonrasını izlemeniz yeterli olacaktır.

    Bu kararın ardından Ermenistan da elbette gaza gelmiş olsa gerek, şimdi de İngiltere’yi gözlerine kestirdiler. “Demokrasi” kavramının bugünkü çarpık tanımının kaynağı olan bu ülkelerden bu tür kararların çıkması elbet daha kolay olacaktır.

    Yalnız bu sorunu sadece Ermeni meselesi olarak görmemek gerekir. Özellikle Avrupa’da aynı yaklaşım ve köşeye sıkıştırma siyaseti PKK üzerinden de uygulanıyor. Bence maalesef bu sorunun çözümü de “Terör ve Avrupa” yazısında Ovgutto’nun yazdığı gibi Avrupa’yı bu konularda uyandırmak için daha fazla çaba sarfetmekten değil, Dünya’daki baskın düzenin kirli çamaşırlarının halka gösterilmesinden, toplu bir uyanıştan geçiyor.

    Banu Avar’ın dediği gibi, “sadece kendi gibi olanları ödüllendiren” bu düzenekten bir kendimizi kurtarsak da yarın başka ülkelerin de başı yanacak ve çember genişleyecek. Uzun vadeli kurtuluş ise ancak toplu bir aydınlanma ile olabilir.