Kategori: Toplum

  • İkinci Kurtuluş Savaşı’na Kalmadan

    Az gittik uz gittik… Dere tepe düz gittik. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık ki, ne görelim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişiz!..

    Anonim de olsa, masal da olsa aslında geçen 70 yıl 2 ayda başımıza gelenin özeti bu sayılır. Ülke olarak konmuş hedefleri o ilk on yıldaki hızdan çok uzak, sanki az zamanda çok işler başaran biz değilmişiz gibi, sanki demir ağlarla yurdu ören biz değilmişiz gibi, olağan hızımızla ilelebet yavaşlayarak başarmaya devam ediyoruz. İlelelebet muhafaza ve müdafaa etmemiz gereken şey sanki bilmeden, görmeden aynı yöne doğru gitmekmiş gibi, önümüzdeki dev duvarı artık iyice dibine girmiş olmamıza rağmen hala inadına görmeyişimiz, gösterilmeyişimiz marifetmiş gibi, bunca yıldır yapılan herşey sanki “devrin gerekleri” imiş gibi aldanarak geçti işte bir 70 yıl, ve 2 ay.

    Düzen kurulmuş, düzeni kuran kişi bize başarısının sırlarını açık açık anlatmış, çeşitli yerlerde mesajları, püf noktaları vermiş. Biz gitmişiz her zaman yaptığımızı yapmışız. Kendini herhangi bir konuda inançlı sanmanın masum saflığına yenik düşmüşüz. Ne açıp kaynağını okumuşuz, ne de olayların gelişimine bakmışız. Bize söylenenle yetinip, o çok sevdiğimiz, çok değer verdiğimiz inancımızı korumak için dost bildiğimiz fikir güvelerimize zarar verebilecek gerçekleri irdelemekten korkmuşuz. Üstüne üstlük bu acı durum yalnızca devlet işlerinde değil, inançlarımızdan yeme alışkanlıklarımıza, ekonomimizden futbolumuza kadar işlemiş. Değer verdiğimiz kavramlara en ufak şüphe konmasın diye öyle güzel alışmışız ki birilerinin bizi oyalamasına, yönlendirmesine, uyutmasına…

    “Sovyetler Birliği bugün dostumuzdur, müttefikimizdir. Onun bu dostluğuna bugün ihtiyarcımız vardır. Ama bir gün Sovyetler Birliği de Osmanlı gibi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanacaktır. Sovyetler Birliği içinden bizimle dini bir, dili bir, tarihi bir olan kardeşlerimiz vardır. Biz, o günlere hazır olmalıyız! Hazır olmak oturup beklemek değildir. Onlar bize gelemezler, biz onlara gitmeliyiz. Köprüler kurmak gerekir. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, kültür bir köprüdür” – Mustafa Kemal ATATÜRK (29 Ekim 1933).

    Sovyetler Birliği 1991 yılında parçalandı. Çoğu insanın ilk tepkisi 58 yıl önce bunu söylediği için, 58 yıl sonrasını öngörebildiği için, 58 yıl kimsenin o an gelene kadar inananamadığını o daha ortada ne fol ne yumurta varken söylediği için Atatürk’e hayranlık duymak oluyor. Hemen ardından yanılsamamız yine başlıyor. Hayranız, ona saygı duyuyoruz, dalıp gidiyoruz. Asıl anlatılmak isteneni, söylenenleri kaçırıyoruz.

    Atatürk’ün asıl vasiyeti maneviydi, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının iyiliği için verdiği öğütler, açıkça dile getirdiği isteklerdi. Biz bugün çoğunlukla “Nutuk” isimli yegane kaynağın yalnızca son sayfasını okullarda görüyor, ciltlere sığmayacak yorumlar çıkabilecek bir kitabı es geçiyoruz.

    Birleşmiş Milletler gibi en üst düzey uluslararası birlik için bile “Başvurmayı düşünmüyoruz fakat davet ederlerse katılırız” diyebilmek için Dünya’nın en gelişmiş devleti olmak gerekmiyor aslında. Vaktinde Atatürk bunu yaptığında Türkiye Cumhuriyeti topu topu 10 yıllık bir devletti ve az zamanda ne kadar çok işler başarmış olsa da yine de çağa yetişme telaşı sürüyordu. Atatürk, ne devleti gelişsin ve kalkınsın diye böyle bir birliğe başvurdu ne de Türk halkının kendi başaramadığı bir şeyi birlik yardımıyla başartılmayı kabul etti. Gerek görmedi, yoktu da.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugün “medeni” ve “gelişmiş” bilinen çoğu ülkeden önce bazı adımları attığını hatırlamak gerek. Dünya üzerinde hiçbir devlet her konuda önder olmamıştır fakat 10 yılda çoğu ilki gerçekleştirebilen de olamamıştır. Önemli olan asla çağı yakalamak değildir, önemli olan çağın önüne geçmek, ona şekil vermektir. Aksi takdirde olsa olsa kaderimiz kuklalık, kölelik veya sömürgelik olacaktır, ki yerine göre hepsi halihazırda barındırdığımız özelliklerdir.

    Düştüğümüz yanılsama, seçim yapmak zorunda olduğumuzu zannetmemiz. Yapmamız gereken ne sağa ne sola bakmak. İleriye gitmek için ne sağdan ne soldan kopya çekmemiz gerekmediği gibi, başkalarının “ileri” tarifini de kendimiz için kabullenmemiz cehaletten başka bir şey olamaz. Bunun en güzel örneklerini de bize dünyadaki yaygın parasal yapı sık sık veriyor. Burada da en başa dönüp her zamanki gibi sevdiceğimize bir dokunan olmasın diye görmezden geliyoruz.

    Bu gidişle önümüzde iki ihtimal var; ya bir gün takılıp düşeceğiz ve başımızı taşa vurunca farkedeceğiz ki takıldığımız bize çelme takanlardan başkası değilmiş, ya da takılmadan hemen önce farkedeceğiz. Her iki durumda da ne yapacağımız o an oluşacak toplumsal tepkilerden başka şekilde belirlenmeyecek. Ya ikinci bir kurtuluş savaşını parasal ve manevi olarak vereceğiz ya da ilkinde devrin manda ve sömürge baskısında boğulmuş Osmanlı’nın hasta vücudunun ağırlığı altında savaşarak kazandığımız özgürlüğümüzü çağdaş mandacılara geri teslim edeceğiz.

    Bugün ise yapabileceğimiz tek şey var, o da farkındalığımızı arttırmak. Kendi kendimize aslında büyük resim içerisinde hiçbir önemi olmayan konularda tartışarak değil, yapay savaşlar vererek değil, şişirme kahramanlar ve sahte düşmanların peşine düşerek değil… yalnızca bilgiyi arama dürtüsünü yayarak bizi bekleyen tehlikeden kurtulabiliriz. Bilgi değişken ve devingendir, tarih her zaman taraflıdır, haberler çoğu zaman eksik ve yetersizdir. Kalıcı olan tek kurtarıcı, aklımız, mantığımız ve araştırma dürtümüzdür. En hakiki mürşit yine ve her zaman yalnızca ilim*dir…

    İlk adımı hepimiz zaten bilmiyor muyuz?

    “İkra **.”

    .

    .

    .

    * İlim: Bilgi, ayrıntı, özellik, nitelik, hassasiyet anlamında kullanılmıştır.

    ** İkra : Arapça’da, okumak, tekrar etmek, yaymak, ilan etmek, yaklaşmak/yakınlaşmak anlamlarına gelen Qara’a sözcüğünden türemiş emir kipi içeren sözcük. Hz. Muhammed’e inen ilk vahiydir. Genel olarak sadece “oku” anlamıyla bilinir.

  • Keskin Sirke

    Dün gece “Man on the Moon” filmini Nesli ile tekrar izledim. Filmin etkileyici olduğunu hatırlıyordum fakat ayrıntılardan hiçbirisini hatırlamadığım için bir kez daha filmin yaşattıklarından nasibimi alabildim. Jim Carrey’in anlaşılmayan bir “komedyen”i canlandırması hem ironikti hem de “herhalde bu işi ondan başkası da yapamazdı” diye düşündürüyordu.

    Film içerisinden en içime işleyen (ya da halihazırda içimden bir parçayı yakalayabilen) an, Andy Kaufman’ın, transandantal meditasyon grubu yetkililerinden gelen hiçbir şeyi ciddiye almamasının müşteriler üzerinde olumsuz etki yaratması ile alakalı (müşteri?!) bir eleştiriye yine aslında ironik şekilde verdiği cevaptı. Çevirisi kabaca şu: “Ben hayatı bir yansıma olarak görüyorum ve insanların bu yansımayı bu kadar ciddiye almalarını anlayamıyorum.”

    Hayatı ciddiye almak ile hayat içerisinde bulunan öğeleri ciddiye almak arasında sanırım ince bir çizgi bulunuyor. Hayatın çok ciddi bir mesele olan kendisini ve onu oluşturan öğeler ile sanal ve edilgen olan yansıma parçalarının birbirinden ayrılması gerekiyor. Burada her zamanki iyimser yaklaşımımdan bağımsız olarak hayatımız sandığımız bize dayatılan hiçbir zoraki sürecin aslında bizim hayatımız olmadığını vurgulamak gerekir. Zorla yaptığımız iş bizim işimiz değil, başkası veya başka bir şey için yaptığımız iştir, başkasının hayatı için yaşadığımız andır. Sevmeyerek beraber olduğumuz kişi, istemeyerek birlikte birşeyler yaptığımız insanlar o kişilerin hayatıdır, bizim ise maskemiz. Hayatımın şu an içinde bulunduğum kısacık geçiş evresinde bu saydıklarımdan hiçbirisine sahip olmadığım için kendime konuyu deşme yetkisini henüz vermiyorum fakat üzerinde düşünmeye değer bir mesele olarak aklımızın bir köşesinde bulunmasında da bir o kadar fayda görüyorum.

    Hayatın, bu dünyanın, evrenin bir yansıma olduğu fikri başka şekillerde tartışılması gereken konular olsa da, bu fikre karşı çıkanların bile savunacağı üzere, hayat eninde sonunda bitecek. İster yansıma olsun ister gerçek, ister tekrar gelecek olalım benzer bir hayata ister tek sıkımlık canımız olsun, ister rahat bir hayatımız olsun ister ardı arkası kesilmeyen sınavlarımız… Sonunda elimizdeki küpün değerini kırmadan da anlayabilmemiz gerekir. Keskin sirke olmaktansa su olmaya çalışmalı. Berrak ve saf. Küpünü delmektense yolunu bulan, ağzı yakmaktansa arındıran.

    Söylemesi ne de kolay…
    .
    .

    Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
    Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
    Şu durmadan kurulup dağılan evrende
    Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!

    Ömer Hayyam

  • Tarih-i Yalan

    Tarih taraflı ve göreceli bir “bilim”dir. Bilim olmak için her ne kadar tarafsızlık ve evrensellik kavramlarını barındırmasa da, tarih de bir noktada gerçekleri barındırır. Yorumları ise, tarihin doğası gereği taraflı ve görelidir.

    Tarih büyük imparatorları anlatır, yenilenlerin hükümdarlarını ise değinmekten öte anmaz. Tarih kazananların doğrularını şişirir, yenilenlerin hatalarından dersler üretmez. Tarih “kalan sağlar” için “bizimdir”, geride bırakılanlar için ise çoğunlukla utanç tablosu.

    Tarihte “büyük” adledilen liderler nedense hep zamana direnebilenlerin tarafındakilerdendir. Tarihte “önemli” hareketler her nasılsa hep günümüze en yakın hareketlerdir. Tarihte her nasılsa hep en çok kişinin kabul ettiği doğru sayılmıştır. Halbuki bilimsellik, herkes Dünya’yı düz bir levha sanırken aslında onun yuvarlak olduğunu ısrarla söyleyebilmektir. Bilimsellik, herkes büyücülükte, cadılıkta, azizlikte cevabı ararken maddeyi kullanarak kutsal güzelliğin sırlarını çözmeye çalışmaktır. Bilim, tarafsız, evrensel ve yanılabilmiş olduğunu kabul edebilenlerin eseridir.

    Tarih taraflıdır, değişkendir, (söz meclisten dışarı) biraz da dalkavuktur.

    Tarih günden güne değişir ve zaman ve mekana bağlı olarak kim baskın çıkarsa onun tarafındadır. Tarih kişiye ve amaca göre yoğrularak, aynı olaydan belirli bir amaç doğrultusunda her defasında değişik anlamlar çıkartabilir. Tarih, yorumlayanın bilgisine, bakış açısına ve biraz da içgüdülerine göre şekillenebilir. Değişkenliği gerçektir. Tarih, gerçek değildir!

    Tarih, Amerika’yı Kolomb’un keşfettiğidir. Ne Amerika’yı aslında Viking denizcilerin keşfettiği gerçeğinden bahsedilir, ne de Kolomb’un aslında Amerika’ya değil, bir adaya çıktığından. Bu örnekte tarih, baskın olan kültürün emrindedir.

    Tarih, medeniyetin Avrupa’da doğduğudur. Ne Asya’da biriken bilimsel hazineden bahsedilir, ne Mısır’daki uygarlıktan, ne de Güney Amerika’daki gelişmiş toplum yaşamından. Medeniyet her nasılsa bugünkü baskın medeniyetlerin atalarından doğma büyümedir.

    Tarih, örnekleri sayısız aldatmaca ile süslenmiş, kitleleri istenen kıvama indirgemek için şişirilip çarpıtılmış hikayelerle doludur. Gerçek ise çoğu zaman, yalnızca kimseye dokunmadığı takdirde tarihteki yerini alabilmiştir.

    Örneklerden yola çıkarak farkına varmamızı öngördüğüm şey “bize anlatılan herşeyin uydurma olduğu” asla değildir. Belki de Dünya üzerinde tarih kültürü açısından en şanslı toplumlardan birisiyiz. Elimizdeki kaynak ve köken çeşitliliği, köklü tarih bilinci ile uygarlıklar ötesi Anadolu birikimi ve bütün bunların üzerine dönemsel olarak coğrafi konumumuzun önemi ile sayılı “tarih” yorumlama kaynaklarından birisiyiz. Dileğim, bu birikimin yardımı ile, nadiren toplumlar tarafından yorumlanabilecek bir gerçeği farkederek, “Dünya’ya dayatılan tarihin yorumlar ile kirletilmiş olduğu”nun farkına varmamızdır. Tek yapmamız gereken saf ve temiz duygularımızı bir kenara bırakıp, içinde bulunduğumuz resme biraz daha uzaktan bakarak ayrıntıları yakından incelemekten korkmamamızdır.

    Tarih, gerçekler ve aldatmacaların harmanlanıp, süslenerek anlatıldığı bir efsanedir. Her efsanede olduğu gibi gerçeklik payını aradan süzmeden olan bitenin özünü kavramamız mümkün olmayacaktır.
    .
    .
    Not: Elinden geldiğince tarafsız çalışan ve bilgi birikimleri ile, bahsettiğim “gerçeğin yolu”nu hepimiz için zar zor da olsa aydınlatmaya gayret eden tarihçileri saygıyla eleştirinin dışında tutmalıyız.

  • Darwin’in Ankara’sı.

    Ankara trafiği hakettiği şöhrete ulaşamamış bir doğa harikasıdır. Doğa harikası derken kastım, sönmüş ama eskiden çok canlar yakmış bir yanardağın söndükten sonra turistik hale dönümesidir. Ankara trafiği, yaşarken ölümcül ve Dünya üzerinde en uzak durmanız gereken şeylerden birisiyken, ölüyken veya uyurken sohbetlere, esprilere ve insanların kaynaşmasına vesile olabilecek bir yapıdadır. Yabancı olanlar bilmeyecektir; Ankara, saat 10 olduğunda yatar, uyur.

    Ankara trafiği İstanbul’dan gelen İstanbul habitatında yetişmiş bıçkın şöförlerin, ödlerinin aslında ne kadar da ince olduğunu farketmesini sağlayan bir canavardır. Trafik canavarı olarak da bilinen eleman da aslen bir Ankara “bebesi”dir (Ankara’da sıkça kullanılan bir tabirdir “bebe”).

    Ankara’da şöförler İstanbul’daki gibi trafiğin ruhuna ayak uydurmaz. Ankara’da trafik ruhsuz olduğundan neye uyulacağı bilinemez ve bu sebeple orman kanunları geçerlidir. Yola çıkanlar arasında “güçlü olan hayatta kalır.” (Darwin amcamıza selam olsun!) Darwin’in teorisinden zaman içerisinde evrim teorisi üretilmesinden yola çıkarak ekleyebilirim ki, Ankara trafiğinde de bir süre hayatta kalmayı başarabilen seçilmiş kişiler, bu ortama göre evrim geçirir, diğer şehirlere dağılıp bu kültürü aşılarlar.

    Ankara’da şeritler İzmir gibi ortalama araba genişliğinin bir karış fazlası değildir. Ankara’da şerit genişliği ölçü birimi zaten araba değildir. Ortalama şeritler kamyon, dolmuş, otobüs gibi birimlerle hesaplanır. Bu kuralla birlikte ortalama şerit genişliği Ankara’da İzmir’e oranla 30-50% fazladır.

    Ankara’da şerit sayısı ne İstanbul ne de İzmir gibi 3 ile sınırlıdır. Ankara’da ortalama bir yol zaten 3 şeritlidir. Şerit genişlikleri ile ilgili gerçek korunur ve buna rağmen yollar bol bol şerit alacak kadar da geniştir. İşin ilginç yanı şöförler şerit mantığını asla kavramamış olduğundan, şeritleri takip etmezler. Çizgilerden yürüyen çocuklar gibi şeritleri ortalayarak ilerlenir Ankara’da. Burada biraz görmemişlik de söz konusu olabilir. Hani çocukların oyuncağı olmazsa ilk oyuncak bulduğu yerde suyunu çıkartana kadar oynarlar da üstünden inmezler ya; işte öyle bir bilinçaltı gerekçesi de olabilir Ankara yollarında. Bir Ankara’lı şöför için şeritlerin gereksizliği belediye tarafından da bilindiğinden çoğu yolda zaten şeritler silinmiştir ve yenilenme gereği duyulmaz. E bu durumda şöförler bir işe yaramasa da şeritlere hasret kaldığından ilk buldukları yerde üstüne çıkarlar ve yolun sonuna kadar olabildiğince şeridin üzerinden giderler. Onlara da hak vermek lazım…

    Ankara’ya ilk kez gelen İzmir ve İstanbul’lu şöförler kıskanırlar. Yolların genişliği hayret uyandırıcıdır.

    Ankara’da bir kış geçiren İzmir ve İstanbul’lu şöförler şaşırırlar. Herhalde Türkiye’de hiçbir yerde her sene aynı yollar defalarca yama yapılmıyordur. Zannedilir ki, yollar bir kere adam gibi yapılır, sonra bir daha bozulmaz. Burada yanılırlar işte İzmir ve İstanbul’lular. Ankara bir krallıktır ve mümkün mertebe kralın çevresi para kazanmaya devam etsin diye uydurma ihaleler ile çatlak patlak yamalar yapılır ki sürekli yeniden birilerine asfalt döktürülsün.

    Ankara’da bir sene geçiren İzmir ve İstanbul’lular artık buranın kurallarını öğrenmeye başlarlar. Burada özel kurallar vardır ve maalesef bu kurallar bir yerde yazmaz, ancak yaşayarak öğrenilir. Ben bir kaç örnek vereceğim ama yaşamadan anlaşılması yine de imkansız olacaktır.

    Ankara’da kırmızı ışık “DUR” anlamına gelmez. Kırmızı ışık, yandan gelen yolda da başka bir ışık olduğunu hatırlatmak için konmuştur. Dolayısıyla gidilen yol üzerindeki lambada kırmızı dışındaki herhangi bir renk önemsizdir. Kırmızı ile yan yoldaki ışık hatırlatılmıştır, diğer renkler (sarı ve yeşil sanırım ?!) ortama renk ve canlılık katmak için eklenmiştir. Kırmızı ışık görüldüğünde yandan gelen yolun ışığı takibe alınmalıdır. Eğer her iki yolda da kırmızı yanmışsa artık geçebilirsiniz! Farkındaysanız size yeşil veya sarı yanması bile önemsizdir. Burada “GEÇ” işareti yandan gelen yoldaki lambada kırmızı yanmasıdır. E tabi yan yoldan gelenler de kendine has kurallara sahip olduğundan bol miktarda çakışma olur. O kadar kusur kadı kızında da var. Zaten “güçlü olan hayatta kalır” kuralı gereği bir çatışma ortamı da gereklidir.

    Ankara’da hızını arttıran sol şeritlere doğru geçmez. “En hızlı giden en soldan, en yavaş giden en sağdan gidecek” diye bir kural asla yoktur. Zaten Ankara’da şeritler ile ilgili tüm kurallar bir muamma olduğundan bu durum da şaşırtıcı olmamalıdır. Burada benim size verebileceğim en önemli bilgi, yılların tecrübesi ile doğrulanmış, 90% oranla tutacak bir kuraldır: “Ankara’da en hızlı akan şerit her zaman orta şerittir.”

    Ankara’ya dışarıdan gelenlerin garipsediği, Ankara’lı olmanın ise şartlarından birisi olan “makas atma” becerisi de gizli bir işarettir. Bazı kesimlerin merhabalaşırken öpüşmek yerine kafaları değdirmesi (tokuşturma da dendiği olur), bazı akımların el işaretleri olması gibi, Ankara’da şöför olmanın da bir nevi işaretidir “makas atmak”. “Makas atmak” nedir diyenlere tek tavsiyem, bu sorunun cevabını asla yaşayarak öğrenmemek için dua etmeleridir.

    Trafik akışı dışında değişik yapılarla bu doğal ortam beslenir. Örneğin Ankara’da geçmek isteyeceğiniz bir ara sokak büyük olasılıkla tek yöndür ve siz ters yöndesinizdir. Bu gibi durumlarda büyük ihtimalle olmayan veya okunmayan tabelayı göremeyerek dönüşünüzü kaçırmışsınız demektir. Ankara’da dönüş kaçırırsanız en az 3 kilometre fazladan gideceksiniz demektir.

    Akmayan trafik ile ilgili de değişik kurallar mevcuttur. Örneğin Ankara’da otoparklar zenginler içindir. Halk, kaldırımları, kaldırım kenarlarını, en sağ şeridi ve bazı bölgelerde en sol şeridi kullanır. En sol şeride park etme geleneği Ankara’lılar için yeni yeni oturan bir gelenektir. Sağ şeridin dolmuş olması şartı aranmaz. Aranan özellik, gidilecek yerin yolun öteki tarafında olmasıdır. Yolların geniş olduğundan bahsetmiştik. Bu tip park ediş genellikle geniş ve çift yönlü yollarda tercih edilir. Kişi karşıdan karşıya 2 yolu geçmek yerine ortadaki kısma yakında hemen sola çekiverir. Böylece 2 yerine 1 yolu karşıdan karşıya geçer. Zaten ne şerit genişliği ne de sayısı gibi kavramlar önemli olduğundan ha sağda park etmişsiniz ha solda. İnsanlar zaten ortadan bir yerden gidiverir.

    Ankara’da yollarda belirli bir ast üst ilişkisi mevcuttur. İstanbul’da yakınılanın aksine taksiler Ankara’nın hakimi değildir. Ankara halkın şehridir ve bu yüzden yolların hakimi otobüsler ve dolmuşlardır. 3 şeritli (Şerit?! 3?!) bir yolda yanyana 2 otobüs ve onları sollayan 2 dolmuşu aynı anda görmek çok olasıdır Ankara’da. Ast üst ilişkisinde tabi ki en alt tabaka da motorsikletlerdir. Ankara yollarında 3 yıl ufak bir motorsiklet (paket servis yapılan “scooter”lar tarzında bir araç) kullanmış birisi olarak Ankara trafiğine buradan şükranlarımı iletmek istiyorum. Onun sayesinde içgüdülerim gelişerek, Örümcek Adam misali tehlikeyi önceden anlar ve 2 kilometreden karakter tahlili yapar seviyeye ulaştı.

    Sonuç olarak dileğim, Ankara trafiğinin hakettiği üne ve tanınmışlığa kavuşmasıdır. Artık Ankara “memur şehri” sıfatı, başkent olması ve zehirli suları ile değil, doğal afetlere taş çıkartan olgularıyla, halkının yaşam mucizeleriyle ve kendine özgü duruşuyla tanınsın.