Kategori: Toplum

  • Bilgisayar Oynayarak Adam Öldürülmez

    Son dönemlerde artan bir hızla büyüne bilgisayar oyunu piyasasının en komik yan etkilerinden birisi de konu hakkında bilip bilmeden çıkan haberler. Bugün son örneğini görmüşken hemen değinmek istedim.

    Manşet: İşte Okul Saldırganının Oynadığı Savaş Oyunu! (Haber için tıklayın)

    Bu konuda ne lafı uzatmaya gerek var, ne de derinlemesine incelemeye. Görünen köy kılavuz istemez.

    Yıllar önce, intihar eden gençlerin sorumlusu olarak Murat Kekilli ve “Bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaz” sözleri sorumlu tutulmuştu.

    Ondan da birkaç sene önce, toplasan koca Türkiye’de bir avucu geçmeyecek sayıda olan satanist gençler dolayısıyla günlerce haberler yapılmış, aslen koyu katolik olan Iron Maiden grubu gibi satanistlikle yakından uzaktan alakası olmayan gruplar masum ve bihaber velilere “öcü” olarak gösterilmişti. O zamanlar çok yakın bir arkadaşımın çıkardığı müzik dergisi içeriğinde “öcü müzikler”den bahsettiği için toplatılmış, hatta Reha Muhtar tarafından canlı yayında ana haberde “İşte satanist dergiler gençlerimizi bunlarla zehirliyor!” gibi bir çığırma ile alenen gösterilmişti. Reha Muhtar’ı, o gün canlı yayında “korsan bayrağı” olan sayfayı açıp “satanist simge” olarak vatandaşa yutturduğu için hala sevemem…

    Bu yalnız bizde böyle değil elbette, insan her yerde insan… Geçen senelerden birisinde ABD’de eşi çok bilgisayar (World of Warcarft) oynadığı için eşinden boşanan bir kadının hikayesinde de zaten muhtemelen çürük olan ilişki değil, oyunun kendisi sorumlu tutulmuştu. Takip eden bilir, aynı oyun sayesinde tanışıp evlenenlerin sayısı ayrılanların sayısından kat kat fazladır.

    Bugün de Almanya’da okulda katliam yapan gencin durumunda, ne onu 3 kere atış talimine götüren babası, ne buna göz yuman annesi, ne de düzenin içerisinde onu dinleyecek bir Allah’ın kulu olmaması sorumlu tutuluyor. Son gece oynadığı bilgisayar oyunu manşete taşınıyor. Ne de olsa o oyun olmasaydı o çocuk asla bunları yapmazdı!

    Aman çocuklarınıza böyle “öcü oyunlar” oynatmayın! Onlara cici oyunlar oynatın, sonra atış talimi yapsalar, yapayalnız kalsalar bile efendi olurlar.

    Aman çocuklarınıza sevdiği müziği dinletmeyin. Sizin sevdiğiniz müziği dinlesinler, sizin sevdiğiniz işi yapsınlar. Aman çocuklarınızın yaptıklarından kendinizi sorumlu tutmayın, hemen suçu atacak bir şey buluverin!

    Aman ha böyle çok tehlikeli oyunları manşete taşımaktan çekinmeyin! Haberci olmak için bilgi, mantık ve adaleti değil, popülizmi takip etmek gerekir ne de olsa.

    .

    Aman, siz siz olun, beni dinlemeyin!

  • Ben Güzele Güzel Demem, Güzel Kendin Bilmeyince

    Karacoğlan’ın çok meşhur bir sözü vardır: “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”. İşin en acı yanı, bu sözün bu kadar bilinip de türkünün bilinmemesidir.

    Kabul ediyorum. Bu söz üzerinden sayısız espri yapılabilir. Benim şimdiye kadar en çok güldüğüm espri, sanırım 1995 yılında LeMan (veya o zamanki adı herneyse) dergisinde Met Üst’ün yazdığı haliydi: “Ben güzere güzer demen, güzer Türkçe bilmayinço.” O zamanlar hararetli tartışmalar yapıldığını hatırlıyorum Türkçe’nin korunması üzerine. Tartışmaların, barındırdıkları endişe konusunda haklı olduklarını, Türkçe’nin iyice yamultulmuş, harmanlama numarasıyla seyreltilmiş bugünkü halinden anlayabiliyoruz.

    Bugün lüzumsuz iş yapma kotamı doldurmak üzere Feysbuk’ta gezinirken bir arkadaşımın bir arkadaşının sayfasında bir yorum okudum. İsim veya gereksiz binbir ayrıntıya girmeden bugün okuduğum espriyi paylaşayım: “Ben güzele güzel demem, kafam güzel olmadıkça.”

    Önce çok güldüm. Ardından eskiden beri güldüğüm hali aklıma geldi sözün. Sonra aradaki farkı farkettim. Yıllar geçtikçe esprilerin genel olarak geçirmekte olduğu evrimi hissettim. Küçümsemeden, yok saymadan değişimin gittiği yönü düşündüm.

    Sonra silkindim ve ayıldım. Sözün özüne, kaynağına bakmaya karar verdiğimde, içine girdiğimiz ve muhtemelen uzun süre çıkmak için cebelleşeceğimiz toplumsal yozlaşma, körelme ve seyreltilme sürecinden çıkacağımız günlerin de elbet geleceğini farkettim. Karacoğlan’ın dediği gibi:

    Senin çağın geçer olur
    Bu dünyalar kime kalır
    Tomurcuk gül gazel olur
    Vaktında derilmeyince

    Her şeyin bir vakti olduğu gibi, başımıza gelen her musibetin de en az bir nasihatı ve nimeti olduğuna inandığımdan, bu türkünün tamamını paylaşmak, hayatımıza giren seyreltici tohumları, karşı hamle olarak Karacoğlan ile seyreltmek istedim.

    Karacoğlan der ki:

    Ben güzele güzel demem
    Güzel benim olmayınca
    Muhannetin kahrın çekmem
    Gel deyip de gelmeyince

    Gelirim amma döğerler
    Bizi bu ilden kovarlar
    Güzel olanı severler
    Ben ölürüm görmeyince

    Var ol yörü var ol yörü
    Kara bağrın yere sürü
    Döğün döğün ağla bari
    Benim gönlüm olmayınca

    Senin çağın geçer olur
    Bu dünyalar kime kalır
    Tomurcuk gül gazel olur
    Vaktında derilmeyince

    Karac’oğlan sözün haktır
    Düşmanın dostundan çoktur
    Bizimçin ayrılık yoktur
    Ya sen ya ben ölmeyince

  • Haberci Olmayan Gazeteler

    Habercilik bir meslek. Tüm meslekler gibi okulu olan, öğretilen yöntemlere ve ilkelere bağlı olarak uygulanması gereken bir meslek.

    Bir inşaat mühendisinin kurallara, meslek ilkelerine uymaması durumunda olabilecekleri bir düşünün. Bir doktorun yeminini tutmayarak keyfi olarak bir hastayı tedavi etmemesinin sonuçlarını düşünün. Bir milletvekilinin yeminini, meslek ilkelerini hiçe sayarak vatana ihanet etmesinin sonuçlarını düşünün… Bütün bunlar bu kadar kitlesel kötü sonuçlar doğururken bir habercinin, gazetecinin meslek ilke ve kurallarına uymamasının sonuçlarını gözünüzde canlandırın. Herhangi bir habercinin kaç kişiyi derinden etkileyeceğini, toplumu bu zihniyetin topyekün nasıl hızla çürütüp parçalayacağını zihninizde canlandırın.

    Yurtdışında yaşamanın getirdiği “herkese uzak, her fikre uzak” kalma etkisinden olsa gerek, Türkiye’deyken de çeşitli “kutuplardaki” gazeteleri birlikte takip etmeme rağmen aralarındaki uçurumun bu boyutta olduğunu farketmemiştim. Hangi gazete olursa olsun, hangi haber olursa olsun, “haberci”nin en temel ilkesi, toplumsal olarak hayati sayılan kuralı “tarafsız” olmaktır. Bir haber taraflı veriliyorsa, bir haber müdürü haberleri taraflı olarak ayıklıyorsa uzun vadede işini baştan savma yapan inşaat mühendisinden, adam kayıran doktordan farkı kalmaz.

    Takım tutmayı, taraf olmayı çok seven bizler ise en masum duygularımızla her ne kadar bu tür gazeteleri ve kanalları yaşatmaya devam etsek de ne kadar büyük bir yanlışa kendi kendimizi sürüklediğimizi görmemiş oluruz.

    Çoğunlukla kendimize yakın gördüğümüz kanalları ve gazeteleri takip eder, karşıt görüştekilere burun kıvırırız taraflılar diye. Aman bize dokunmayan yılan bin yaşasın. Bizim fikirlerimize sahip, onları savunan gazeteler bin yaşasın. Diğerleri kahrolsun…

    Gazetelerin amacı yaşamak değildir. Gazeteler bir yayılma yarışı içinde olmamalı, hizmet yarışı içinde olmalıdır. Gazetelerin haber vermeyi engellediği an, birilerinin bizleri parmağının ucuna takıp oynatmaya başladığı andır… Ve Türkiye’de neredeyse tüm gazeteler ve kanallar bu duruma geleli yıllar oluyor… Birileri bizi parmağında oynatmak için birbirini yiyor. Biz de en saf fikirlerimizle en azından bize yakın bulduklarımızın bizi oynatmasına razı olarak, dönen bu devasa dolaba bakakalıyoruz.

    Gazeteler ticari şirketler olmamalıdır. Tıpkı vakıflar ve dernekler gibi, haberi halka ulaştırmak için, kar amacından uzak, güç ve yetki amacından uzak, tarafsız olmalıdır. Bunun için seçtiği haberler eşit, atılan başlıklar yorumsuz, yazı dili tarafsız olmalıdır. Çoğu gazetede artık bunu görmesek de doğrusu budur.

    .

    not: Gazetelerdeki köşe yazarlarının tarafsız olmaması normaldir. Köşe yazarının görevi fikir vermektir. Yapılan en büyük yanlış, köşe yazılasından haber, gazeteden yorum almak olur. Tam tersi olması gerekirken, bizler ters yüz olmuş yapıya teslim oluyoruz…

  • Büyük Adam, Zaman Tanımaz

    “Büyük adam yoktur, doğru zaman vardır.” cümlesi aylar önce internette bir yerlerde birşeyler okurken gözüme takılmıştı. Tartışma sitelerinden birisinde birisi imza kısmına bu sözü iliştirmişti fakat ne kim olduğunu, ne nerede gördüğümü şimdi hatırlıyorum. Yalnızca bu sözün kafama kazındığını,geçen aylar içerisinde düşündükçe zaman zaman hak verdiğimi biliyorum. Bugünlerde tekrar aklıma geldikçe artık kısmen yanlış ve yetersiz olduğuna inandığım bu söze değinmek istedim.

    Elimdeki en büyük örnek, en çok bilgi sahibi olduğum fakat hakkında pek az şey bildiğimiz Atatürk. Bahsi geçen söz kulağa her ne kadar hoş ve mantıklı gelse de Atatürk örneğinde, özellikle son aylarda okuduklarım ve izlediklerim ile dönem hakkında daha fazla bilgi edindikçe görüyorum ki “büyük” olmak zaman ve mekan tanımıyor.

    Aylar önce, Osmanlı’nın Son üçyüz yılını anlatan yabancı kaynaklı bir tarih kitabını okumaya başlamadan önce o dönem, ardından gelen Kurtuluş Savaşı ve Atatürk hakkında aslında hepimizin azıcık bilgiye sahip olduğumuzun farkındaydım. Okudukça, izledikçe, inceledikçe bu bilgi yoksunluğu tokat gibi suratıma çarpmaya devam ediyor.

    Herhangi bir konuyu ciddi anlamda incelemeye başlamadan önce hepimiz yalnızca bize sunulan genel bilgiler ve dayatılan fikirler kadarını biliriz. Konu ne olursa olsun. En basidinden yemek tariflerini annemizden öğreniriz, kitabından değil. Gastronomi okumadan, kaynağından incelemeden bilemeyiz hangi yemek aslen nasıl yapılır, veya bizim yaptığımız yemek aslen nedir. En özelinden, anamızdan, babamızdan, çevremizden alırız temel inancımızı, sorgulayana, araştırana kadar onların bize verdiğidir bizim inancımız. Çoğu kimse için de bu hayat boyu aynen devam eder, nesilden nesile de çarpık bir evrim ile sürer gider. Tarih için de durum fen bilgilerine benzerdir. Okulda öğretildiğimiz haliyle birşeyler bildiğimizi sanar, ayrıntılardan uzak, son bilgilerle yontulmamış, son haline de televizyon ve biraz okuryazarsak gazeteler ve internet tarafından yönlendirilmişhaliyle ulaşılmış gerçeksiler bildiğimizi sanırız. Tıpkı Newton kurallarının fizik bilimindeki yetersizliği gibi, çoğu tarih bilgimiz de gerçek fikir yürütme ihtiyacı doğduğunda yetersizdir.

    Avrupa tarihi bilmeyiz, Osmanlı’nın çöküşünün örgüsünde bocalarız. Dünya ekonomi tarihi bilmeyiz, krizlerin sebebini anlayamayız. Dinleri bilmeyiz, bizimle aynı inançta olmayanları anlayamayız. Geleneklerin kökünü bilmeyiz, kültürel gelenekler ile din adetlerini birbirine karıştırırız… Örnekler uzar gider. Örneklere yerine göre kendim de dahil olduğum için içimi daha fazla acıtmadan bu öz yerme sürecini burada sonlandırıyorum.

    Özellikle Nutuk’u okumaya başladıktan sonra iyice oturan fikrim ile söyleyebilirim ki değişik kaynaklardan okumadan önce bildiğim hikaye aslından çok uzak bir hikayeymiş. Duyduğum bir çok fikrin gerçekdışılığına gitgide ikna olmaya devam ediyorum her yeni kaynakta. Yok “Atatürk yapacaklarını baştan planlamamış”, yok “doğru zamanda Dünya’ya geldiği için bu kadar herşey yolunda gitmiş”, yok “halk özgürlük değil din için savaşmış”… Küçümseyen bu fikirlerin aksine diğer yandan da uçuşan fikirler bir dolu… “Atatürk herşeyi tek başına yapmış”…

    Öğrenmenin yaşı yoktur derler. Umarım herkes, işin özünde bu uydurmaların hepsinin yanlış olduğunu öğrenir.

    Gerçekten en şaşırdığım bilgi, Atatürk’ün bütün bu süreci ısrarla ve azimle en başından itibaren tasarlamış olması. Daha en başından ne yapacağı, nereye gideceği, hangi adımları hangi sırayla atacağı belli. Bunlar da bilinen gerçekler olduğu için zaten ısrarla her türlü “zararlı kişi” listesinde ismi geçiyor istila kuvvetlerinin elinde. Bu ayrıntı yeterince vurgulanmıyor diye düşündüğüm için burada özel olarak bahsetmek istedim. Bunu da elbette ki yalnızca tek taraflı kaynaklardan değil, yabancı ve yerli kaynakların hepsinden çıkarttığım için korkusuzca belirtebilirim.

    Sonuç olarak en başa, bahsettiğim söze dönersek; nihai fikrim odur ki:

    “Büyük adam vardır. Zamanı ne olursa olsun yapacağını başarır.”
    Örnek olarak uygun koşullara rağmen yanlış hedeflerinden dolayı başarısız olan Jön Türkler, İttihat ve Terakki, 2 meşrutiyet meclisi ve benzeri topluluklar verilebilir. Diğer tarafa baktığımızca ise daha da vahim şartlara rağmen başarmış birisi. Eğer yalnızca doğru zaman yeterli olsaydı, Jön Türkler en kolay vaktinde başarılı olur, bozuk eğilimlerini başarıyla sonuçlandırırdı.

    “Doğru zaman da vardır.”
    Çok tartışmaya gerek yok, zamanı gelen toplumsal hareketler “akan su yolunu bulur” kuralına dahil olur. Toplumsal hareketlerde birileri elbet öne çıkacaktır. Bu durum onları da “Büyük Adam” saymamıza engel değildir. Fakat “en büyük adam”ların hakkını yememek için bu durumu yalnızca toplumsal ihtiyaç ve zaman ile açıklamamalı, yiğidi öldürsek de hakkına el koymamalıyız.

    .

    not: Rastgele birisinin yazmış olduğu rastgele bir söz üzerine bu kadar uzun bir yazıyla kafa yorduysam özür dilerim. Bu da herhalde internetin laneti… Her cümle, içi dolu da olsa boş da olsa çığ gibi yayılıyor…

  • 14 Şubat Aziz Valentin Bayramımız Mübarek Olsun!

    Aziz Valentin Bayramınız kutlu olsun!

    14 Şubat’ın benim için anlamı(!) bundan bile az. Diğer yandan doğal olarak, hayatı akışına bırakarak yaşayan çoğunluk için bu elbette ki böyle değil.

    Çoğu kimse “sevgililer günü” uydurmasının aslen Hristiyan geleneği veya bayramı olduğunu sansa da aslında birçok Hristiyan adetinde olduğu gibi Pagan geleneklerinden tırtıklanmış bir bayramdır.

    Çoğu kimse Aziz Valentin’in sevgilisi uğruna ölüp kalbini ona gönderdiği hikayesini duyguyla desteklemek istese de Hristiyan tarihindeki iki Valentin isimli aziz için de bu hikaye geçerli değildir. Hikayenin nereden nasıl üretildiği hakkında kesin kanıtlar yok. Acaba neden?

    Çoğu kimse Tüm Dünya’da kutlandığı için bizim de artık kutlamaya başladığımızı zannetse de aslında Dünya sandığımız Amerika ve anakara Avrupa dışında pek az kaale alınan bir gün. Hristiyan olan Galler’de bile kutlanmaması, yerine başka bir tarihte herkese yaydığı sevgisiyle Galler tarihine geçmiş başka isimli bir aziz için ayrı bir gün kutlanması da şaşırtıcı değil bu yanılsama yumağında.

    Bu bilgileri birleştirince ortaya çıkıyor ki, Noel Baba ne kadar gerçek, ne kadar kutsal bir kişi ise (Coca-Cola tarafından uydurulmuş bir reklam imgesi olduğunu hatırlayalım), “Sevgililer Günü” de bir o kadar gerçek ve kutsaldır.

    Noel’in kendisini ve altındaki anlamı ayrı tutarak Noel Baba ile Sevgililer Günü çok benzer kavramlar. Kullanılışları, Dünya’ya yayılışları ve ısrarla bilgisiz tüketim toplumları tarafından çeviride kaybolan deyimler gibi zaten çarpık olan anlamını iyiden iyiye yitirmiş durumda her ikisi de.

    Bir gözlem olarak incelenmesinde fayda olan bir gerçek, Amerikan ekonomisinin temelini oluşturan tüketim ihtiyacı (Bkz. Geçmiş ABD başkanlarının açıklamaları) için oldukça hayati olan kutlamalardan olmaları. Dikkatle incelendiğinde her 6-8 hafta aralığında kutlanacak bir bayram, alışverişe çıkılıp hediyeler ve kitlesel harcamalara yöneltecek günler var. Bu süreyi tamı tamına oturtan iki gün de Sevgililer Günü ile Cadılar Bayramı. Kasıt olduğunu düşünüyorum çünkü bu hem çok akıllıca (ekonominin yapısı itibariyle) hem de tesadüf olmak için çok düşük bir olasılık. Ayrıca Amerika’ya gidenler, orada bir süre yaşayanlar bilir. Bayramlara, özel günlere 1 ay kala her yer o gün için satışa hazırlanır, özel ürünler, süslü püslü şeyler vitrinlere dolar taşar, fiyatlar ona göre ayarlamaya girer. Bayramdan hemen sonra da 2-3 haftalık indirimler devreye girer, indirim ile satışlar tekrar canlandırılır. Ardından bir sonraki bayram için yeni ürünler vitrinlere dolar, döngü baştan başlar. 365 gün ya bayram alışverişi ya da indirim alışveriş yaptırılmış olur. Bu düzen, kendi içerisindeki tutarlılık ve tıkırda yürümesi açısından yalnızca takdir edilebilir. Ne kadar zekice tasarlanmış olduğundan dolayı takdir etsem de onaylamam, bu da benim tercihim olsun.

    Türkiye’de ise durum daha farklıdır. Çok farklıdır. Bambaşkadır. Bizim ne ekonomimiz tüketim üzerine kuruludur ne de kurulmalıdır. Bizim ne sanal sömürgelerimiz ne de fazla gelişmiş refah anlayışımız vardır bu kadar tüketimi kaldıracak. Bizim ne alışveriş geleneğimiz ne de kültürümüz vardır. Türk kültüründe fazla alışverişe “görgüsüzlük” veya “sonradan görmelik” denir… di bir zamanlar.

    Tüketim toplumlarında Sevgililer Günü ve benzeri günlere karşı hareketler de bir yandan düzen karşıtı yapıdan dolayı gelişmeye devam eder. Sırf Sevgililer Günü karşıtı 2 düzenli hareket bulunmakta. Bunlardan birisi çiftleri anan bu güne karşı eleştiri olarak gelişen yalnızların günü, diğeri de sevgililer günü gereği(!) uygulanan anlamsız tüketim akımı karşıtı alışveriş yapılmama günü. İkincisinde insanlar birbirini simgesel olarak el yapımı hediyeler verebiliyorlarmış bazı durumlarda. Bu sayede tüketimi de eleştirmiş hediye de vermiş oluyorlarmış.

    Türkiye’de yıllarca Sevgililer Günü kutlamamış bir çift olarak ise çoğunlukla garipser, küçümser bakışlara maruz kaldık eşimle. Bugüne kadar ne kadar kişinin beni bu “romantık olmayan” tavrımdan dolayı eleştirdiğini tahmin edemezsiniz. Bugüne kadar sevgililer gününü önemsememenin ilişki için ne kadar sağlıksız olduğunu bana nasihat edenlerin sayısını da kestiremezsiniz. Sadece sonucu değerlendirerek bir çıkarım yapabilir olsaydık eğer şu şekilde özetlenebilirdi: biz evlendik ve mutluyuz (tahtaya vuralım). Bana nasihat veren, ilişki bilgesi insanların çoğu ise yalnızlıktan bezmiş durumda. Her ne kadar sonuçtan çıkarım yapmak her zaman yanlış ve yersiz olsa da bu fütursuz örnek en azından bana öğütlenen kaygıların anlamsızlığını ufak da olsa işaret ediyor.

    Bırakalım sevgimiz sevgililer gününe alet olmasın, sevgililer günü sevgimizin aracısı olsun, tıpkı diğer 364 gün gibi. Bırakalım sevgimiz tüketim kültürsüzlüğünün aleti olmasın, hediyeler sevgimizin süsü olsun. Bırakalım sevgilimiz bir gün yaptıklarımız veya yapmadıklarımız ile değil, kim olduğumuzla, ne hissettiğimizle bizi sevsin.

    Bırakalım bu düzeni. Herkes mutlu olsun. Oh be!