Kategori: Siyaset

  • Kılıçdaroğlu CHP'ye Ne Yapıyor?

    Kılıçdaroğlu başkanlığa geldikten sonra yaptığı bazı açıklamalar, AK Parti alışkanlığı olsa gerek “açılım” şeklinde yorumlandı hep. Malum, AK Parti oy oranını arttırmak için, oy oranının az olduğu kesime “açılım” yapar, güzel sözler ile “biraz oradan biraz da buradan oy eklersek ne ala” mantığıyla oylarını arttırmaya çalışır sıklıkla. Bunda gocunacak bir şey yok, popülist siyasetin gereği zaten bu dengeyi kurmaktır.

    Kılıçdaroğlu Sav’ı CHP’den savdıktan sonra, başkanlığa geldiğinden beri ara ara yaptığı “solcu” göndermelerin dozunu arttırma fırsatı nihayet yakaladı. CHP’nin son 5 yılda içine saplandığı “statükocu, milliyetçi, eski kafalı” damgalarından sıyrılmak için sanıyorum ki Kılıçdaroğlu’nun aradığı çıkış yolu, CHP’yi (olması gereken şekilde) sol kanada kaydırmak.

    Yapılan başörtüsü açıklamaları başta “oy koparmak” için gibi gözüktüyse de, Ecevit’i anmaları, Nazım Hikmet göndermeleri, bugünkü Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney’in mezarına ziyareti ve diğer ufak değişim göndermeleri birleşince görüyoruz ki Kılıçdaroğlu bunları “oy koparmak” için değil, CHP’nin sol geleneğini geri getirmek için yapıyor. Bu da “iktidar olmak için” yapılan bir hesap olamaz, keza herkes biliyor ki Türkiye’de “sol oy potansiyeli” iktidar olmaya asla yetmez. Belli ki bütün bu “solcu göndermeler” aslında CHP’nin kendi iç dengeleri için yapılıyor.

    Kılıçdaroğlu iktidar olur mu, olmalı mı bilmem ama Türkiye’nin siyasi geleceği için birisi gerçek anlamda “solcu” olmalı. Orası kesin. Dolayısıyla henüz yalnızca görüntüde kalan bu değişim çabasının gerçekten yerleşmesini ve başarılı olmasını umuyorum.

  • "Yandaş Medya" Şimdi Ne Yapacak?

    Yıllardır AK Parti’ye verdiği destekten çok muhalefete yüklenen nam-ı diğer “yandaş medya”, son gelişmeler sonrasında CHP’ye nasıl yaklaşacak merakla bekliyorum.

    Önder Sav’ı tartışmaya gerek yok. CHP içinde duyulan saygı, harcadığı emek falan biz vatandaşı ilgilendirmez. İstatistikler yalan söylemez. Fatih Altaylı’nın geçenlerde yazdığı gibi Önder Sav 53 yıldır CHP’deyim diye gururla söylüyor ama CHP de 53 yıldır iktidar olamıyor. Tesadüf olabilir mi?

    CHP’yi hedef alan haber ve yazılarda bugüne kadar hep “CHP zihniyeti” diye bir yafta ve “Kılıçdaroğlu’dan lider olmaz” teziyle sayısız yorum yayımlandı. Ama ayrıntılara baktığımızda “CHP zihniyeti” diye tanımladıkları şeyin en katı temsilcisi de, Kılıçdaroğlu’ya yöneltilen eleştirilerin temelinde de Önder Sav ve ekibi vardı her zaman…

    Örneğin Zaman, Türkçe yayınlarının aksine İngilizce yayınlarında genellemelerden uzak, doğrudan Önder Sav’ın hegemonyası olduğunu ve iplerin onun elinde olduğunu belirten haberler yaptı. Yani Türkçe yayınlarında (siyasi mecburiyetten olsa gerek) CHP’yi topyekün bombalayan gazete, İngilizce yayınında CHP’yi değil, onu rahat bırakmayan Önder Sav’ı suçluyordu.

    Bugün ise Zaman’da ufak da olsa “CHP’de Önder Sav dönemi kapandı” manşetiyle son gelişmeler verildi. Acaba “yandaş medya” başından beri CHP’ye değil, Önder Sav’ın temsil ettiği gruba mı karşıydı?

    “Yandaş medya” da yeni CHP‘de bir umut görüyor olabilir mi, yoksa ben mi hayal kuruyorum?

  • CHP Ya Evrilecek, Ya Devrilecek

    Kılıçdaroğlu ile CHP geç de olsa belki de Deniz Baykal dönemi oluşmuş anti-CHP nefret bloğunu kırma şansını yakaladı. Halkın büyük bölümü zaten yıllardır Deniz Baykal ve Önder Sav’ı CHP’ye oy vermeme nedenlerinin başında gösteriyordu. Belirli medya kurumları “CHP zihniyeti” vurgusu yaparken de aslında benzer kişilerin kadrolarının yaklaşımlarından bahsediyordu.

    CHP, yıllardır statükocu olmakla suçlanırken aslında kendi içinde de görüyoruz ki ayrı bir statüko ile mücadele sürüyormuş. Bunun ilk örneği Sarıgül-Baykal kurultayında ortaya çıkmıştı. İkinci örneği ise bugün yaşanıyor. CHP, kendi içindeki duvarları, Kılıçdaroğlu’nun tabiriyle “korku imparatorluğunu” yıkma mücadelesinde. Ancak eminim bu defa Sarıgül’ün yerinde ismi şaibelere karışmamış, sol söyleme daha yakın birisi olduğu için başarılı olacaklardır.

    Şahsen CHP’nin sürekli laiklik üzerinden oy kovalamasını kısır ve aciz bulanlardanım. Bunun üzerine Türkiye’deki partilerin hemen hepsinin serbest piyasa ekonomisi ve küreselleşme yanlısı olduğu ve kimse sosyal devletin “S”sinden bile bahsetmediği için Türkiye’de ekonomik olarak somut bir muhalefetten söz edilemiyordu. Bu yüzden laiklik ve cumhuriyet gibi muallak söylemler sunan “eski” CHP yaklaşımının yıkılması pek olumlu bir gelişmedir. Darısı MHP’nin başına…

    CHP ve MHP gibi köklü partiler AK Parti’nin sahip olduğu şansa sahip değiller. Bölünerek arkalarına rüzgar alıp 2 senede iktidara koşamazlar. Bölünenler her zaman eski partinin duygusal bağıyla birlikte belirli bir kesim seçmeni de geride bırakmak zorundadır. Ecevit bunu iki defa göstermiştir. Bugünkü güçlü AK Parti karşısında da bu ince hesaplar hayati duruma gelir. Dolayısıyla CHP kendi içinde dönüşümünü bölünmeden, fakat aynı güçle yaşamalıdır.

    Bunu başarmadan da zaten ne iktidar olabilirler, ne de eskisinden iyi bir muhalefet.

  • Durmak Yok, Döşemeye Devam!

    Ankara’da yaşamış herkes Melih Gökçek konusunda mutlak bir fikre sahiptir. Ankara’lıların %35-40 kadarı kendisine oy vermeye devam eder. Bunların azımsanmayacak kısmı, “çalıyor” iddialarına “Kim çalmıyor ki? Gökçek en azından çalışıyor da!” şeklinde teslimiyetçi yorumlar yapar.

    Ankara’lıların yarısından fazlası ise kendisini şaibeli ihalelerle yaptırdığı katil köprülü kavşaklar, ortağı olduğu Armada alışveriş merkeziyle ilgili aniden değişen imar planları, malum elektrik sayacı olayları ile anar.

    Son seçimlerde ise Melih Gökçek “Ankara’ya DisneyLand” vaat etmiş, borcu bir türlü ödenmeyen metro inşaatını da Başbakan’la anlaşıp devlete aktarmayı önermişti. Yıllardır belediyenin borçları yüzünden bitmeyen bu metro inşaatı her Ankara’lının ruhuna işlemiştir.

    Melih Gökçek’e göre belediyeler metro inşaatlarını karşılayacak güce sahip değildir! O yüzden 16 km uzunluğundaki Kızılay-Çayyolu metrosunun 2002 yılından beri yalnızca 8km kısmını tamamlayabilmiştir.

    Halbuki bugünkü haberde gördük ki bazı belediyeler, hükümet desteği görmeden, yalnızca kendi bütçeleriyle 57 km uzunluğunda 21 duraklık metro hattını 4 yılda tamamlayabiliyormuş…

    Ne trajiktir ki aynı gün çıkan bir başka habere göre hükümet, Melih Gökçek’in bir türlü kapatamadığı metro inşaatı borçlarını hepimize pay etmeyi uygun görmüş olsa gerek ki Ulaştırma Bakanlığı’na projeyi devredecekmiş.

    Bu tür olayların her iki tarafını da takip etmeyen vatandaş ise sonra sevinecek “Melih Gökçek metromuzu tamamlattı” diye…

    Koçumsun Melih Gökçek! Halkın gerçekten arkasındasın; yol olsun, metro olsun… durmak yok döşemeye devam!

  • Diktaların Biri Gider Öbürü Gelir…

    Referandum öncesi harıl harıl demokrasi çığlıkları atanlar zafer sarhoşluklarını anca atlatıyolar herhalde ki HSYK seçimlerinde dönen olayları yavaş yavaş görüp uyanıyorlar.

    Bundan haftalar önce söylentiler başlamıştı, AK Parti kendi listesini Anadolu’da dağıtıyor, dayatıyor diye. Dedikodu dedik, geçtik…

    Ardından Yüksek Seçim Kurulu hakimlere kendilerini tanıtma, seçim için çalışma yapmayı yasakları. Görmedik, duymadık…

    Bugün ise referandumda “özgürleşeceğiz”, “yargıya demokrasi gelecek”, “yargıdaki dikta gidecek” diye uman ve referandumda “Evet” diyen gerçekten tarafsız yargıçlar tek tek pişman olmaya başlıyorlar.

    Geçen hafta Fatih Altaylı’nın bir örneğini yazdığı bu “uyanma” dizisi yayılarak büyüyor. Bugün ise artık şaibeler muhabbet arasında değil, açıktan açığa tartışılıyor.

    Hükümetten ses yok. Olmayacaktır da.

    AK Parti’yi azıcık tanıdıysam aha şuraya yazıyorum ki HSYK seçimleri yaklaştıkça gündemi bastıracak duygusal bir hamle yaparlar. Ne bileyim işte, türban olur, İsrail’le sataşma olur, IMF’ye laf atma olur. Maksat Müslüman-Türk gururu okşansın, aylarca “demokrasi” diye haykıranların gözleri başka yere çevrilsin.

    Referandum için “hayır”ı desteklediğimi bilen yakın çevremdeki bazı “evet”çi dostlarımdan bile oy veremediğimi öğrenince “oh iyi olmuş” diyenler oldu. Nasıl bir demokrasi aşkı ama!

    Bugün ise “evet” cephesinde “yargıdaki dikta kalksın” diyenler söylemlerini değiştiriyor: “yargıdaki Kemalist dikta kalksın” diyor. Yerine de emin adımlarla yeni bir dikta geliyor. Biri gider biri gelir, diktalar daim kalır anlaşılan… Nasıl bir demokrasi anlayışı ama!

    Çoğunluğun borusunun ötmesine demokrasi denmez, onun adı başkadır.

    Gerçek anlamda demokrasi, herkesin sesini duyurabilmesidir. Evet, imkansızdır; ancak bu amaca ne kadar yaklaşılırsa o kadar “gerçek” demokrat olunur.