Kategori: Siyaset

  • PKK Neden Bir “Terör Örgütü”dür?

    Halen dünya çapında yaygın olarak kabul edilmiş bir tanımı olmayan bir kavram olan “terör”ün bu kadar sık kullanılıyor olması, konuya açıklık getirilmesi ihtiyacı doğuruyor olabilir. Terör için yapılan tanımlar genellikle düzenin dışından gelen, şiddet veya şiddet tehdidi içeren, çoğu zaman can ve mal kaybına yol açan eylemleri örnek alarak yapılmakta. Peki bu tanım iki taraflı yorumlanabilen bir tanım mıdır? Her can ve mal kaybına yol açan eylem “terör eylemi” midir? Her şiddet “terör” unsuru mudur? Her düzen karşıtı hareket “terörist hareketi” midir?

    İnsanlık tarihi savaşlarla başlamış, savaşlarla anılarak sürmektedir. Tarih yanılsamasında kazananların kahraman, kaybedenlerin başarısız ilan edildiği bir süreçte dökülen kanların, yıkılan ulusların, parçalanan milletlerin hesabını kimse yapamaz. Bu kadar kan dökülmüş bir tarih için de genel yargı her zaman geniş kitlelere hitap edecek bir “fayda” uğruna bu canlara kıyılmış olmasıdır. Tarihte neredeyse hiçbir savaş sebepsiz yere başlamamıştır. Her nasıl oluyorsa insanlar birbirlerini çok mühim sebeplerden veya çok önemli kitlesel kazançlardan dolayı öldürmüştür. Bir çok örgüt “özgürlük” adına savaşarak kitleleri öldürmüş, bir o kadarı da “özgürlüklerini tehdit altından kurtarmak için” karşıt “güç”leri katletmiştir. İki “özgür” ulus çok defa “daha özgür” olmak için birbirine girmiş, çok zaman insanlık kaybetmiştir.

    Cana kıymak, kitleleri öldürmek, savaşa sebebiyet vermek bugün neredeyse kimse tarafından tek başına “terör” tanımı olarak kabul edilmez. Örneğin IRA, bir çok can ve mal kaybına yol açan eylemlerde bulunmuş, büyük bir destek görerek varlığını sürdürmüş ve bir nebze de olsa terörist damgasını üzerinden hafifçe silmeyi başarmıştır. IRA, daha önceleri “kendilerinin” olan bir vatanı geri kazanma, sömürgeden kurtulma mücadelesi verdiği iddiasını Dünya’ya duyurmuştur. IRA yalnızca, can ve mal kaybına yol açan, planlı eylemler gerçekleştiren bir örgütün bile bir kesim tarafından “terör” olarak adlandırılmayabileceğinin yaşayan örneğidir.

    Kitlesel şiddet eylemleri ve tehditler tarih boyunca yaşanmıştır. Meşru zeminlere dayandırılmasına rağmen insanlık ayıbı olan bu tür eylemler çok zaman devletler tarafından planlanmış olduğu iddiasıyla karşı karşıya kalmıştır. En masum örneği ile, orta çağ ve yeni çağda yakılan veya zindanlara kapatılan hasta insanlar bile kitlesel şiddete mağruz kalmıştır denebilir. Fransız İhtilali, niyeti ne olursa olsun muhtemelen gelmiş geçmiş en kanlı şiddet eylemlerinden birisidir. Sonuçları muhteşem olsa bile, Kurtuluş Savaşı, en azından o dönem için “Hasta Adam”’ın başına gelebilecek en şiddetli tehdit unsurudur.

    Kitlesel şiddet, düzeni tehdit etmek veya kitlesel hareketler, istisnai olarak da olsa kötü sonuç vermeyebileceği gibi, bir ihtimal meşru ve haklı dayanaklara sahip bile olabilir. Maalesef bu ihtimal, çoğu örgüt tarafından da sömürü malzemesi ve duygusal tuzak olarak kullanılmaktadır.

    Bizim için bu konunun özü, sağ ayak topuğumuzdan dadanmış bir parazittir. PKK ve türevi birçok değişik isim ve örgütsel uzantı ile otuz yılı aşkın süredir bölgedeki tüm halkların duygularını ve kaynaklarını emerek çoğalmakla cebelleşen bu mahluk için tek bir tanım yapılmıştır: “Terör”. Bu tanım kabul edilmeli ve masumlar tuzaktan kendini kurtarmalıdır.

    PKK bir terör örgütüdür. Davaları “özgürlük” değildir, çünkü daha önce asla varolmamış bir devlettir hedeflenen. “Adalet” söylemi inandırıcı değildir, sağlanmış huzuru bozmak ne adalettir ne de adil bir insanın eylemidir. “Eşitlik” ve “refah” tuzaktır, vaadedilen refah kölelik, bahsi geçen şartlarda eşitlik cinayettir. Eylemleri isyan veya direniş değil, cinayettir.

    PKK, kıydıkları canlardan dolayı değil; verilen zarardan, insanları kandırmasından değil; amaçlarından , düzene karşı olmalarından hiç değil… Hepsini birden yaptığından dolayı bir “terör örgütü”dür. Eylemlerin ayrı ayrı isimleri ve cezaları ağırdır fakat hepsi birlikte olduğunda, bu kez adı “terör”dür. Bu saatten sonra da bu ne değişecektir, ne de değişme çabaları inandırıcı olacaktır.

  • Tarih-i Yalan

    Tarih taraflı ve göreceli bir “bilim”dir. Bilim olmak için her ne kadar tarafsızlık ve evrensellik kavramlarını barındırmasa da, tarih de bir noktada gerçekleri barındırır. Yorumları ise, tarihin doğası gereği taraflı ve görelidir.

    Tarih büyük imparatorları anlatır, yenilenlerin hükümdarlarını ise değinmekten öte anmaz. Tarih kazananların doğrularını şişirir, yenilenlerin hatalarından dersler üretmez. Tarih “kalan sağlar” için “bizimdir”, geride bırakılanlar için ise çoğunlukla utanç tablosu.

    Tarihte “büyük” adledilen liderler nedense hep zamana direnebilenlerin tarafındakilerdendir. Tarihte “önemli” hareketler her nasılsa hep günümüze en yakın hareketlerdir. Tarihte her nasılsa hep en çok kişinin kabul ettiği doğru sayılmıştır. Halbuki bilimsellik, herkes Dünya’yı düz bir levha sanırken aslında onun yuvarlak olduğunu ısrarla söyleyebilmektir. Bilimsellik, herkes büyücülükte, cadılıkta, azizlikte cevabı ararken maddeyi kullanarak kutsal güzelliğin sırlarını çözmeye çalışmaktır. Bilim, tarafsız, evrensel ve yanılabilmiş olduğunu kabul edebilenlerin eseridir.

    Tarih taraflıdır, değişkendir, (söz meclisten dışarı) biraz da dalkavuktur.

    Tarih günden güne değişir ve zaman ve mekana bağlı olarak kim baskın çıkarsa onun tarafındadır. Tarih kişiye ve amaca göre yoğrularak, aynı olaydan belirli bir amaç doğrultusunda her defasında değişik anlamlar çıkartabilir. Tarih, yorumlayanın bilgisine, bakış açısına ve biraz da içgüdülerine göre şekillenebilir. Değişkenliği gerçektir. Tarih, gerçek değildir!

    Tarih, Amerika’yı Kolomb’un keşfettiğidir. Ne Amerika’yı aslında Viking denizcilerin keşfettiği gerçeğinden bahsedilir, ne de Kolomb’un aslında Amerika’ya değil, bir adaya çıktığından. Bu örnekte tarih, baskın olan kültürün emrindedir.

    Tarih, medeniyetin Avrupa’da doğduğudur. Ne Asya’da biriken bilimsel hazineden bahsedilir, ne Mısır’daki uygarlıktan, ne de Güney Amerika’daki gelişmiş toplum yaşamından. Medeniyet her nasılsa bugünkü baskın medeniyetlerin atalarından doğma büyümedir.

    Tarih, örnekleri sayısız aldatmaca ile süslenmiş, kitleleri istenen kıvama indirgemek için şişirilip çarpıtılmış hikayelerle doludur. Gerçek ise çoğu zaman, yalnızca kimseye dokunmadığı takdirde tarihteki yerini alabilmiştir.

    Örneklerden yola çıkarak farkına varmamızı öngördüğüm şey “bize anlatılan herşeyin uydurma olduğu” asla değildir. Belki de Dünya üzerinde tarih kültürü açısından en şanslı toplumlardan birisiyiz. Elimizdeki kaynak ve köken çeşitliliği, köklü tarih bilinci ile uygarlıklar ötesi Anadolu birikimi ve bütün bunların üzerine dönemsel olarak coğrafi konumumuzun önemi ile sayılı “tarih” yorumlama kaynaklarından birisiyiz. Dileğim, bu birikimin yardımı ile, nadiren toplumlar tarafından yorumlanabilecek bir gerçeği farkederek, “Dünya’ya dayatılan tarihin yorumlar ile kirletilmiş olduğu”nun farkına varmamızdır. Tek yapmamız gereken saf ve temiz duygularımızı bir kenara bırakıp, içinde bulunduğumuz resme biraz daha uzaktan bakarak ayrıntıları yakından incelemekten korkmamamızdır.

    Tarih, gerçekler ve aldatmacaların harmanlanıp, süslenerek anlatıldığı bir efsanedir. Her efsanede olduğu gibi gerçeklik payını aradan süzmeden olan bitenin özünü kavramamız mümkün olmayacaktır.
    .
    .
    Not: Elinden geldiğince tarafsız çalışan ve bilgi birikimleri ile, bahsettiğim “gerçeğin yolu”nu hepimiz için zar zor da olsa aydınlatmaya gayret eden tarihçileri saygıyla eleştirinin dışında tutmalıyız.

  • Yine Yeni Yeniden “Türk Lirası”

    Yıllar öncesinde altı sıfır atılırken de planlandığı üzere Yeni Türk Lirası’ndan “Yeni” sıfatı kaldırılarak yine yeni yeniden “Türk Lirası” dönemine dönüş yapılacak. Altı sıfır atma projesinin ikinci ayağı olan bu süreç için 2009 yılı seçilmiş ve bir kez daha eski para, yeni para, yepyeni para tartışmalarının yaşanacağı bir döneme girilmesine ramak kalmıştır. Bu tartışmalardan sonra elbette ki bir de 2010 başlarında yaşanacak “eski yeni” paraların tedavülden kalkması ile mağdur olacak bir kısım vatandaşımız olacak.

    Öncelikle Altı sıfır atılmasının ne getirisi oldu onu tartışmak gerekir. Getirisi olmadığını söylemek anlamsız bir inatlaşmadan öteye gitmeyecektir. Devlet yine aynı paraları basmış, hiç olmazsa hesap kitap işlerinden yaptığı tasarrufla arayı kapatmış, dünya borsalarında getirdiği saygınlık da cabası olmuştur. Bunların dışında halk gözünde yaratılan ekonomik güven ortamı ve şişirilen ekonomik istikrar paketinin de tutundurulması için zemini pekleştirmede önemli rol oynamıştır. İşin komik yanı da, bu projenin de o dönemki hükümete, bir önceki koalisyondan kalma bir proje olmasıdır. Yani hem ekonomik paket, hem AB üyelik görüşmeleri hem de altı sıfırın atılması süreçleri başladıktan sonra başa gelen hükümet, döneminde bu fırsatı tepmeyerek, gerekli ilgi ve alakayı bu önemli süreçlere vererek hedeflenen ekonomik başarıyı o kısa dönem için yakalamıştır. (“Kısa” tabirimden kimse alınmasın, bir kaç yıl asla “kısa”dan başka şekilde tanımlanmamalı bir ülke ekonomisi için.)

    Altı sıfır atılmasının getirilerinden en önemlisi de bana göre 1 kuruş döneminin geri dönmesi olmuştur. Her ne kadar yönetim bunu idare edememiş olsa da 1 kuruşlar birkaç ay kendini kullandırtmıştır. Basit bir söz vardır: “Büyük ekonomilerde küçük paralar döner.” Çok kısa bir süre en küçük paramız piyasada dönmeyi başardı, ta ki halk fiilen 1 kuruşları tedavülden kaldırana dek. Bugün her ne kadar yepyeni “Türk Lirası” basımlarında tekrar 1 kuruşlar basılacak haberi çıkmış olsa da biz yine biliyoruz ki halk maalesef bu kadar küçük paraları kullanacak kadar nakit akışı yaşayamayacak.

    Yepyeni “Türk Lirası” döneminin en önemli gelişmesi bana göre 200TL banknotların basılacak olmasıdır. 1 kuruşların şeklen kullanımda olmasına rağmen, 200TL basılarak en azından resmen değer kaybının belirtileri kabul edilmiş olacaktır.

    “Bu gidişin sonu nereye varacak?” diye sormak gerekir. Para birimimiz ne olursa olsun, halk için asıl önemli olan ne sıfırların sayısı, ne paranın arkasında basılı olan Yunus Emre, ne önünde orada olmasının tarihinin bile sorgulanmadığı Atatürk resmi*, ne de paranın adıdır. Halk için önemli olan tek şey alım gücüdür, değer kaybıdır. Tek kabahatlerinin yanlış politikalar üreten yöneticilere oy vermiş olmaları sonucu, maaşlarının ve gelirlerinin değer kaybederek eriyip gitmesidir.

    200TL banknotların üzerinde Yunus Emre resmi olacağı haberini okuyan bazı vatandaşlar hemen içlerinde depolanmış hırsı ve öfkeyi dışarı vurarak bazı internet sitelerinde yorum olarak Atatürk resminin yerine bu resmin gelmesine sitem etmişler. Düşünmemişler bile bu resimlerin paranın arka yüzüne geleceğini. Toplumun bu kadar peşin fikirli bir şekilde öfkeyle doldurulmuş olması da elbette ki yönetim kabahatidir. Burada hemen eklemek gerekir ki yönetim hükümet demek değildir. Ülkeyi yönetenler aslında TBMM çatısı altına seçerek gönderdiğimiz herkestir. Güzelim Türk kahvesine tuz katan da suçludur, kattıran da.

    Yepyeni “Türk Lirası” vatana millete hayırlı olsun. Umarız ki 200TL bastığımız son çeşit Türk parası olur ve umarız herkes biraz silkinir de bazı şeylerin farkına varır.
    .
    .
    *Atatürk resmi paralardan Atatürk döneminde alınan bir karar ile kaldırılmıştır. Atatürk döneminde alınan bu kararda, paralara Reis-i Cumhur’un (Cumhurbaşkanı’nın) resminin basılması emredilir. Atatürk’ün vefatının ardından, İsmet İnönü üzerinde halihazırda varolan siyasi baskı ile İsmet İnönü’nün resminin paralara basılınması birleşince, bu karardan CHP tek parti iktidarı vazgeçer ve Atatürk’ün hayat boyu asla istemediği bir şekilde, bir nevi putlaştırılması yolundaki kararı geri getirir. Bu tartışma da evrim geçirerek günümüze kadar uzanmıştır. Bu saatten sonra değişmesi ne makuldür, ne de mantıklı bir zemine dayandırılabilir. Yalnızca bilinmelidir ki bazen Atatürk ve fikirlerini savunmak, onun heykellerini ve resimlerini savunmaktan daha çetrefilli bir iştir, hatta bazen bilgi ve açık görüşlülük gerektiren bir meziyettir.

  • İsyan-ı Tercih

    Eşcinsellik hakkında konuşmak, hatta konuşulan ortamlarda ona karşı değilmiş gibi yapmak veya konuşulan konudan rahatsız olmuyormuş gibi davranmak bizim toplumumuzda ayıp karşılanır. “Ayıp” nedir diye sormadan, okuma üşengeci bazı insanlar tarafından mimlenmeyi göze alarak bu tabunun üzerine kafa yormak istiyorum.

    Eşcinsellik sanılanın aksine yalnızca bizim kültürümüze yabancı, yalnızca bizim toplum yapımızda sivri bir olgu değil. Dünya’nın her kültüründe eşcinselliğe karşı bir kalabalık cephe var. Çoğu ülkede eşcinsellik ile ilgili tartışma açıklığını gösteren, eşcinsel haklarını savunan kişiler de gözlemlediğim kadarıyla çoğunlukla bu eylemlerini genel bir özgürlük anlayışı çatısı altında gerçekleştiriyorlar. Lafı gevelemeden fikrimi açıklamak istiyorum: Eşcinsellik de bir haktır.

    İşte şimdi çok ayıp ettim. Çok kişiyi kendimden süresiz olarak uzaklaştırdım ve çok kişi tarafından hor görülmeye hazırmışçasına itirafta bulundum. Durun durun, hemen sonuca varmayın.

    Eşcinsellik ile ilgili fikir beyan etmede kendimi yetkin görüyorum. Burada ne olursa olsun ailesinden hala eşcinsel olduğunu saklayan, çok yakın arkadaşım dolayısıyla örneklemim için ne isim verebiliyorum ne de yakınlık derecemden bahsedebiliyorum ama en sade şekliyle söyleyebilirim ki hayatımın bir döneminde bana en yakın olan kişi yıllar süren bir süreçte yanıbaşımda “normal” olmaktan çıkarak “eşcinsel” olma yoluna girdi. Geçirdiği süreci onunla birlikte yaşayan (bende bir değişiklik yok, yanlış anlaşılmasın) birisi olarak bir çıkarımımı daha açık yüreklilikle söyleyebilirim: Herkes eşcinsel olabilir.

    İşte şimdi çok ileri gittim… Biliyorum biraz sivri oldu. Durun durun, hemen sonuca varmayın.

    Kendi kendimi hedef haline getirdikten sonra fazla uzatmadan sonuca bağlamalı diye düşündüğümden; eşcinsellik ile ilgili gerek birinci dereceden gerekse şehir hayatı, kısa yurtdışı tecrübem ve medya aracılığıyla edindiğim kendimce gayet kesinleşmiş olan asıl teşhisimi açıklamalıyım sanırım: Eşcinsellik bir tercihtir.

    “Tercih” nedir?

    Saç kazıtmak bir tercihtir. Hem erkeklerde hem kadınlarda değişik çapta tepki toplayan bir tercih. Saç uzatmak da bir tercihtir. Erkeklerde belirli mahallere girişi kendiliğinden yasaklayan bir tercih. Küpe takmak, namaz kılmak, dövme yaptırmak, başörtüsü, içki içmek, yerli dizileri takip etmek, yerli dizileri asla takip etmiyor gibi yapmak… Tercihlerimiz toplumda kendimizi ulaştırmak istediğimiz noktaya bizi toplumun yönlendirmesini sağlamak için verdiğimiz kararlardır. “Bundan sonra kırmızı et yemeyeceğim” ne kadar normal bir tercihse “bundan sonra eşcinsel olacağım” da o kadar verilebilir bir karardır. Hayatınızda kaç tane et yemeyen insan tanıyorsanız muhtemelen o kadar eşcinsel insan tanıyorsunuzdur. Yalnızca, eşcinseller yemek masasında kendilerini hemen belli etmezler. Hatta çoğu, asla belli etmezler.

    Eşcinsellerin kendini savunma yollarının başında tercihlerinin bilimselliğini ispatlamaya çalışmaktır. Kırmızı et yemeyen kişilerin proteinleri sebzelerden alabileceklerini ısrarla vurgulamaları gibi, eşcinseller de hayvanlardan, “bilimsel” araştırmalardan, tarihteki ünlü eşcinsellerden örnekler verirler. Burada can sıkıcı olan, yapılmış olan tercihin doğru veya yanlış olmasının sorgulamadan, beşer doğası gereği kendi kararlarının yanlışlığının ispatından çekindikleri için, genel bir kabul gördürme girişimine girilmesidir. İspatlanmak istenen, herkesin eşcinsel olabilirliği ve hatta bu kararın genlerimize işlenmiş olabilir olmasıdır. Bu sebeple yargılanma gerekçesi ortadan kalkacaktır.

    Her ne kadar herkesin eşcinselliği seçebileceğini kabul edilse bile, bunu doğal bulmak imkansız. Kendi örneklemimden yaklaşırsam net bir şekilde söyleyebilirim ki; tanıdığım ve bildiğim tüm eşcinseller hayatlarının bir yerinde asla bu tercihi vermeyecek şekilde değişebilirlerdi. Bu tercihlerini, evden kaçan bir çocuğun belirli bir konuda geçmişini yakıp, yeni umutlarla, kimliğini gizleyerek yaşam mücadelesi vermesine benzetebiliriz.

    Eşcinsellik konusunda yazanların çoğunun savunduğunun aksine, eşcinselliğin bir psikolojik sorun yığınının arkasından seçilmiş bir yangın çıkışı olduğuna inanıyorum. Toplum da bu kişilere karşı adeta “Neden siz de bizim gibi normal yollardan, merdivenden inmiyorsunuz da yangın çıkışından çıkıyorsunuz?” dercesine nereden ve neden kaçtıklarını bilmeden yargılama sürecine giriyor. Burada fikrimin arkasını psikolojiye dayamış olmam ne eşcinselleri “deli” yapar ne de aslına o kişilerin sorunlarının başka yollarla da çözülebilir olabileceğini gösterir. Bu noktada yapılabilecekler de sınırlıdır. İnsanoğlu olarak bu tercihin olasılığını kabul ederek, diğer tercihelere gösterilen mesafeyi aynen korumamız, saldırıya geçmememiz gerekirken, eşcinsellerin de tercihlerinin tamamen kendi ellerinde olduğunu kabul ederek topluma kaldırdıkları kalkanlarını indirip, çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekir.

    .

    *Blog ortamı gereği net bir açıklamayı not düşmek istiyorum: Eşcinselliğe inanmam ve tabu koruyucusu toplum kesimleri kadar olmasa da karşıyım. Ancak karşı olmak anlayışlı olmaya engel değildir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da karşılıklı anlayış ile toplum huzuru sağlanmalı, bireyler de kendi tercihleri konusunda yalnızca danışıldığında fikir verilerek yönlendirilmeli. Ne dayatma ne de baskı ile bir sorunun kalıcı çözüme ulaştığı görülmemiştir.