Kategori: Siyaset

  • Ateist – Yobaz Karşılaşması

    Binyıllardır süregelen savaşlarımızın ne kadarı din bağlantılı olarak bize gösterildi hiç düşündünüz mü? Eğer bunu düşündüyseniz, bu savaşların ne kadarı gerçekten din uğruna yapıldı hiç okudunuz mu? Özellikle asırlardır insanlar ne kadar kandırıldı hiç farkettiniz mi? Bırakın değişik dinleri, aynı dinin içinden çıkan alt birimler bile hakimiyet kaygıları içinde birbirine sayısız kere düşürülerek savaşlara yönlendirilmedi mi? En büyük savaşlar hep “din” kaygısıyla ateşlenmedi mi? Bardağı taşıran son damla hep “din” diye gösterilip bahanelerin tükendiği anda hakimiyet kaygıları savaşa dönüşmedi mi?

    Bütün bu soruların ardından tarih boyunca bazı insanların “din” kurumuyla, hangi din olursa olsun bölgesindeki tutarsız ve çoğu zaman mantıksız dini uygulamalar ve baskılar sonucunda yavaş yavaş “din” karşıtı olduğunu yadsıyamayız. Yüzyılları kapsayan bu “kurumsal din” karşıtı hareketin büyümesinden dolayı ne yobazların yaptığı gibi “şeytan” suçlanmalı, ne de dinsizlerin yaptığı gibi dinin kendisi kötülenmeli. Tarih boyunca dini kurumların kendine münhasır bir yaşam ve hakimiyet mücadelesi içinde toplumları kullandığı, kandırdığı alenen bilinen bir gerçek. Tarih boyunca sırf bu kurumlara karşı olma yolunda topyekün “inanç” karşıtı olma yoluna sapanların sayısı da azımsanmayacak seviyede. İşte tam da bu süreç aralıksız, ve hatta büyüyerek, ilerlemesini sürdürürken artık gün geliyor ki, ufak bir dini kurum haline gelen ateizm ile diğer dini kurumlar arasındaki çatışmanın geleceğe şekil vereceği kendini belli ediyor.

    Bugün yalnızca İngiltede’den gelen bir haber (Haber için tıklayın), aslında onyıllardır Dünya’da yayılan “kurumsallaşmış din”lere karşı biriken hareketin de kendi içinde kurumsallaşmışlığının bir işareti. Acaba ne demeye çalıştım bu uzun cümlede? Kafamdaki yumağı açmaya çalışıp ortalığı iyice karıştırmadan hemen belirtmek istediğim bir şey daha var. Biliyorum ki ateistlerin asıl kavgası inananlar ile değil, yobazlar ile.

    Bazıları hemen bu haberi okur okumaz dehşete kapılıp “tü tü kafirlere bak” diyecektir. Bir yandan en azından azıcık okumuş “ılımlı” bir grup, Kur’an’da onların da yeri olduğundan bahsedecek, inançsızlıklarından dolayı onlar için üzülecektir. Bir başka kesim ateistlere hak verecek “cehalete karşı harekete geçmenin vakti gelmişti” diye düşünerek, tüm Dünya’yı sarmış olan, inananıyla ve inançsızıyla herkesin içinde alet olduğu, dinin özünü bilmeme durumundan dolayı kendince bir gurura yönelecektir. Bir kısım da bu habere, aynen benim yazıma vereceği tepki gibi “bunlar bizden değil, geberip gitsinler” manasına yakın küfürlerle nefret püskürteceklerdir. Her ne olursa olsun bu haber, asırlardır süren din temelli kavgalara bir yenisinin de resmen eklenmiş olduğunun haberidir.

    .

    İnanç ilginç bir kavram. Kişinin kendi içinde yaşaması, hissetmesi, yargılaması gereken bir duygu. Dünya üzerindeki hiçbir kutsal kitap veya yazıt da aksini iddia etmiyor. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız (Kaf Suresi, 16)” ayeti de zaten kendiliğinden hacıyı, hocayı ve hatta şah damarımızın üzerine astığımız muskayı devreden çıkartmamızı buyuruyor. Asırlar boyunca bu ve benzeri temel bilgiler unutturularak insanlar önce önderler ve bilgelerin yoluna, ardından da bilgenin bilgisini takip ettiklerini unutarak putlaştırdıkları isimlere köle yapılıp uyuşturularak tarikatlar ve kurumlaştırılmış mezhepler yardımıyla birbirine düşürüldü. İşte bu noktada Ateistler dini kurumlara karşı olmakta sonuna kadar haklıdır. Haksız oldukları nokta, dinlerin kendisini kurumlaştırılmış inançlar ile eş tutmalarıdır.

    Dünya’nın en ileri medeniyetini 300 yıl geriden takip eden Osmanlı’nın son yıllarında Atatürk’ün devrimleri ile arayı her ne kadar olabildiğince kapatmış olsak da bazı konularda henüz tam olarak olmamız gereken yere, medeniyetin ilerisine varamadık. Dünya 100 yılı aşkın süre önce mezhepler arası kavgaları bırakmış, dinler arası ve din dışı kavgalara geçmişken biz hala kendi içimizde bırakın mezhepleri, cemaatler arası kavgalarla ufalandıkça ufalanmaya devam ediyoruz. Bu kavgalara dalmış bizler için ateist bir topluluğun çıkıp bu şekilde “saygısız” ilanlar vermiş olması bizim henüz hazmedemeyeceğimiz bir hareket. Bunu zaten bundan seneler önce güzelim Sivas’ımın hazin Madımak Katliamı’nda yaşadık (Belgeseli için tıklayın). Koskoca adamların, bir kişinin inançsız olduğunu belirtmesi üzerine nasıl güdülerek, yönlendirilerek, birleştirilip katliama yol açtığının en hazin örneklerinden birisidir. Sivas hala bu günü dehşetle anar. O gün oraya şenliğe şehir dışından gelenlerin ne şenlik ne de huzur için geldiğini bilmelerine rağmen dertlerini anlatamaz, bu yabancıların şehirlerine bıraktığı lekeyi taşımak zorunda kalırlar. Bizler de bir kişi “inançsızım” dedi diye bir otel dolusu insanın nasıl yakılmış olacağını anlamaya çalışırız. Bütün bu olay da aslında bize ateistlerin kurumsallaşan, örgütleşen yobaz din yaklaşımına karşı olmakta ne kadar haklı olduğunu ispatlar.

    Tarihte inançları dolayısıyla inançsız kimseler tarafından öldürülen kimseler yoktur, varsa da öne çıkmaz. Öteki tarafta maalesef inançsızlıkları veya başka türden inanca sahip oldukları için katledilen, sürülen, işkence edilenlerin sayısı şaşılacak derecede fazladır. En ünlü hikayeler bu olaylar üzerine kurulmuştur. Gelmiş geçmiş en ünlü bilim adamlarından Galile bile kurumsal hristiyanlık tarafından kabul edilemeyecek bilgileri günışığına çıkarmasından dolayı idama mahkum edilmiş, tarihin en önemli hareketlerinden Rönesans devrimleri kurumsal hristiyan dünyasına karşı gerçekleştirilmiştir. Sadece Orta Çağ değil, Eski Mısır’da Firavunlar dini liderlik yetkilerini sömürmeye başladıktan kısa süre sonra toplu idamlar artmış, bugüne yaklaşırsak da Dünya’yı fikriyle saran Müslüman Terörü (Batıdaki adıyla “Cihat”) kavramının özünü de aynı kurumsallaşmış yanlış yönlendirmeler doğurmuştur.

    Bir tarafında inançsızların diğer tarafında da yobaz kurumların olduğu bu savaş yıllar içerisinde mutlaka büyüyecek, yepyeni tartışmalar doğuracaktır. Ben de illa bir tarafa sürüklenmem gerekirse, kendimi çok derin inançlı sayan bir akıl ve mantık adamı olarak, kendi çelişkimi hangi yöne destek vereceğini bilemez halde bulup dualarımı hayırlısına ermemiz için edeceğim. Ancak elimizdeki örneklem gösteriyor ki, insanoğluna yobazların bırakmış olduğu tahribatın boyutları ve sürekliliği karşısında ateistlerin kavgası boşuna değil.

  • Amen!

    (Eleştirmek taraf olmak değildir. Lütfen bunu hatırlayarak okuyun.)

    AKP kadrosunda en eğlenceli iki kişi tartışmasız Melih Gökçek ve Kemal Unakıtan. Aslında sıralama yapmam gerekirse, 8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak Melih Bey’in o muhteşem gülüşünü (hangi estetik cerrah oraya yerleştirmişse ben de yaptırmak istiyorum kendime bir tane) düşünerek, Melih Gökçek’i tek geçerim. Yine de sayın Bakan’ı da muhteşem bakışlarından ve bakış açısından dolayı sık sık kutluyoruz içimizden.

    İşte bugün “ne yazsam?” derdine düşmüştüm ki, sağolsun bu iki büyüğmüz, hizmette sınır tanımayan yapıları gereği olsa gerek, bana bu yazıyı da yazma imkanı sundular. Aynı gün içerisinde birer haber ile beni bahtiyar eylediler.

    Gökçek: “İktidar biziz, parayı nerden bulucan?”

    Melih Gökçek alenen ve çekinmeden, başta Çankaya belediyesi olmak üzere sayısız CHP ve MHP belediyesinin şikayetini doğrulayarak, ne ilk ne son defa, bir kez daha ağzıyla acı gerçekleri haykırdı. Yıllardır hayıflanan belediyelerin derdi merkezden kaynak ve ödenek alamamaktı. AKP ise sürekli ayrım yapmadıklarını, herkese eşit mesafede olduklarını vurguluyordu. Ah bir de Melih Gökçek yerine başka birisini aday göstermeye cesaret edebilselerdi… O riski alamadılar. Ankara’yı kaybetme ihtimaline karşı kendilerine karşı yönelen güvenden feda ettiler. Olsun varsın. Bu seçimde de Melih Gökçek nasılsa seçilecektir. Biz de daha çok güleriz, gülmekten katılana dek…

    Unakıtan tedavi için ABD’ye gitti!

    Yıllar önce başka bir Kemal “Beni Türk doktorlarına emanet edin!” diye bir söz mü söylemişti? Yok artık! Herhalde yanılıyorum… Yoksa benim örnek bakanım da bize örnek olmak için bunu tekrarlardı. Herşeyi boşverip düşünüyorum da, demek ki koskoca Bakan bile Türkiye’de By-Pass ameliyatı olamıyorsa vatandaş aman kalp sorunu yaşamasın. Bakan bile iyileştirilemiyorsa biz ne yapalım? En iyi Türk doktor Cleveland’lı Amerikalı’nın yapacağını yapamıyorsa vatandaş olarak biz ne yapalım Devlet hastanelerinde?

    En güzeli de Kemal Unakıtan’ın uçağa binerkenki açıklaması:

    ”Gördüğünüz gibi sağlığım gayet iyi. Lüzumsuz yere haberler yapılmasın.”

    Daha ne diyeyim? Sayın Unakıtan sanırım buradaki asıl haberin, bir şeyi olmamasına rağmen taa Amerika’lara ameliyata gitmesi olduğunun farkında değil. Benim bildiğim, Amerika’ya ameliyata gideceksen en azından Türkiye’de tedavisinin olmadığı yalanını uydurursun. Örnekleri de var bir sürü önümüzde. Ne bileyim, koskoca bakan, bunu düşünemedi mi? Sanırım anlıyorum. “Hastayım, tedavisi burada yok” derse Türk doktorlarına güveni sarsmış olacak. O yüzden “hasta değilim” diyor, Amerika’ya ameliyat için gittiğini söylüyor. Alenen tutarsız ve bir ihtimal yanlış bir açıklama yapıyor ve kendine olan güveni tekrar sarsıyor. Vay be, doktorlarımıza güvenimizi korumak için kendini feda etmiş! Gerçekten kamil bir tavır, adı üstünde.

    Allah ABD’li doktorlar gıyabında ABD’yi başlarından eksik etmesin, sayın Gökçek’in güler yüzü hiç solmasın (sanırım bu son dediğim zaten genetik olarak imkansız).

    Amen!*

    .

    * Amen: İngilizce’de Amin.

  • Maskelerin Arkasından Gülenler

    Bilgi ilginç bir kavram. Ne kadar az olursa o kadar zehirli, çoğaldıkça zararsızlaşan bir ilaç gibi. Ters etkili bir aşı, başka bir deyişle bir anti-panzehir. Tarafsız olma arzum da çoğu zaman bilginin bu yapısını hatırlamamdan kaynaklanıyor. Biliyorum ki daha çok öğrendikçe anlayışım ve tarafsız olabilme özelliğim artacak. Gel gör ki bazı konularda şaşkınlıkla ve ısrarla gerçekler insanı akıl almaz taraflara ayırmaya itiyor, teorileri haklı çıkartıyor.

    Çoğu konuda ne kadar işin içinde olsam da, ne kadar ayrıntısına kadar çoğunluktan daha kapsamlı incelemiş olsam da mütevazı olmayı doğru biliyor, Dünya tarihinin en bilinen ve takdir edilen sözlerinden birisini sürekli kendime hatırlatıyorum. Bildiğim bir şey varsa o da hala ve ısrarla hiçbir şey bilmediğim diyorum kendi kendime. Mevlana’dan tutun da Konfiçyus’a kadar sayısız kültüre dahil olmuş sayısız bilgenin de doğruladığı, peygamberlerin bile yerine göre “Allah bilir” demeyi seçtiği bir alemde ben de aynı yolu izlemeyi akıllı buluyorum. Bu sebeptendir ki yalnızca yandaşları tarafından “bilge” veya “dahi” diye adlandırılan bir kişinin kapısına “Burada her suale cevap verilir, her müşkül hallolunur;…”(1) yazmış olduğunu öğrendiğimde tarafsız olmaya kendini zorlayan zihnim bir örnekle daha bir tarafa doğru dürtüldü. Hangi bilge bu cüreti kendinde görebilmiş olabilir? Hangi dahi bunu kendine yakıştırabilir? Herşeyi geçtim, kimse alınmasın, sırf bu tavır bile bir kişiyi bilge veya dahi olarak kabul etmeme bir engeldir.

    Aynı “dahi”nin varisi olan “bilge” de, onursal başkanı olduğu dernek (2) ve benzeri örgütlenmeler ile evrensel barışa katkı sağlama yolunu seçtiğini vurgulasa da, bahsi geçen dernek bu seneki “demokrasi” tartışmasını “Kürt sorunu” üzerine yapmayı uygun görmüş, ilgili toplantıyı da her ne hikmetse Türkiye’de değil, Erbil’de düzenlemiş. Hemen eklemem gerekir ki bu toplantının yapılması çok doğru bir adımdır fakat tarafsız ve demokratik olması için ustalıkla planlanmış olmalıdır, yoksa siyasi oyunlara alet olur veya çoktan alet olmuş olduğunu gösterir. Keza gösterdi de. Çağrılan konukların taraflılığı ve hatta tek taraflılığı, derneğin ve toplantının internet sitesinden manşet olarak verilen açıklamaların tek yönlülüğü gösterdi ki bu toplantı sonucunda sanki tek bir ortak vurgu ortaya çıkmış: Batı denetimli fakat her ne hikmetse bağımsız bir Kürt devleti kurulması ihtiyacı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin buna nedense bir türlü izin vermiyor olması (3). Bu fikre tarafsız hiçbir ciddi toplantı sonucu ulaşılamayacağı gibi hem geçmişteki yönetimleri suçlayan hem de gelecek nesilleri kışkırtan açıklamalar ile bu sonuca varılması ayrıca üzücü. Tarafsız toplantılarda bu tür ortak çıkarımlar yapılamaz. Tarafsız ve gerçekten demokratik tartışmalar bir oturumda sonuç çıkartmaz, çıkartamaz, demokrasinin gerekleri gereği de çıkartmamalıdır.

    Aynı toplantının konuşmacılarından birisinin “Kürt sorunu” adıyla bahsi geçen meseleyi Osmanlı sonrası bir sorun olarak adlandırması da Ermenilerin herhalde akıl edemediği bir cinlik olsa gerek (4). Bu sayede bundan 20 sene sonra birileri sözde Kürt katliamı için lobi çalışmaları ile tazminat istemlerinde bulunurken kaçış yolu bırakmamış olmayı umuyor olmalılar.

    Bu konuda daha fazla kafa karıştırmak istemiyorum. Açıkçası tek yazıda çok bilgiyi paylaşmak imkansız olduğundan yalnızca birleştirdiğim noktaları gözönüne çıkararak ilgilenenlerin de farketmesini sağlamak asıl amacım. Bahsi geçen maddelerde ilgili bağlantıyı kurar, ilgili kişilerin hayat hikayelerini, içerisinde bulunduğu eylemleri ve hareketleri inceler, kimler ile ilişkili olduklarını dikkatle takip ederseniz eminim göstermek istediklerime ulaşacaksınız.

    Bugün yanılıyor olabiliriz, başkaları yanlış işler peşindeyken biz doğru da olabiliriz. Önemli olan, gelecekte doğruluğun zaten er veya geç ele geçireceği hakimiyetine en kısa zamanda ulaşmasına yardımcı olmaktır. Bunun yolu da bilgidir, takiptir, adaletle ve saygıyla paylaşmaktır. Yanlışsak doğru yola bilgiyle elbet gireriz. Başkaları yanlış yoldaysa da bunu ancak bilgi ile farkedebiliriz.

    Hepimizin gözümüzün ve yolumuzun açık olması dileğimle…

  • Davos Üzerinden

    Üzerinden birkaç gün geçtikten sonra, memleketimin kendi iç heyecanından ve nispeten tek taraflı bakış açısını hissetme imkanından uzaklarda, gurbette olmanın verdiği özerklik ile daha çabuk etkisinden kurtuldum son Davos gelişmelerinin. Biraz durulmuş ve sakinleşmiş kafayla dün Can Dündar’ın yazısını (bağlantı için tıklayın) da okuyarak Davos videosunu kendi kaynağından (bağlantı için tıklayın), İngilizce olarak izledim ve kısmen Can Dündar’a katılarak yeni bir ekleme yapmak istedim.

    Ben de, her ne kadar tavır ve çevirmen etkisi ile birleşince yurtdışından görünüş olarak duygusal ve hakimiyetsiz gözükse de, Tayyip Erdoğan’ın vermek istediği mesajı doğru bulanlardanım. Burada yapılan hareketin ne kadar doğru, ne kadar sert veya ne kadar yerinde olduğunu tartışmanın artık anlamı kalmadı. Yapılan yapıldı, bundan sonra taşların yerine yerleşme sürecini iyi izleyerek, gidişata daha hakim olmak gerekiyor. Sonuç olarak bence Başbakan’ın çıkışı da hakimiyet sağlama isteğinden kaynaklanıyordu bir bakıma. Yıllardır kendimizi Ortadoğu barış sürecinde tutkal zannederek yaptıklarımızın, dışarıdan asıl tutkalın Mısır, bizim de ince bir cila olarak görülmemiz sonucu önceden tasarlanmış bir hamleydi bana göre. Bence hareketin asıl amacı Orta Doğu’dan yoğun destek aldığımızı göstermek ve batıya bölgedeki duygusal önemimizi göstermekti. Bu amaçla bir hamle yapmanın vakti çoktan gelmişti zaten. Hatırlarsak ne Gürcistan’a ne de Filistin’e girildiğinde Dünya Türkiye’yi dinlememişti. Özellikle Filistin olayında Cumhurbaşkanı’nın görüşmeye çağırılmaması ve arabuluculuk önceliklerin hep Mısır’a verilmesi, zaten bizim ortamdan silinme harekatımızın dahilindeydi. Ne de olsa Orta Doğu’da henüz resmen batı kaynaklı şekilde yerleştirilmiş yönetime sahip olmayan (bir fikre göre İran da dahil) tek ülke biziz .

    Davos’un geneline baktığımızda ise ancak Can Dündar’ın yazısında okuduğumda farkettiğim bir ayrıntıyı vurgulamak gerekli. Gazze gibi bir konuda yalnızca 1 saat ayrılmış olması baştan sürenin yetersiz olacağını garantilemiş. Tartışma gidişatı olarak Tayyip Erdoğan’ın da haklı olarak isyan etmesini sağlayan cevap hakkı verilmemesi durumu da olayı tartışma oturumundan çok reklam sahnesine çevirmiş. Herkes tek tur söz aldıktan sonra oturumun bitmesi planlanmışsa zaten aksi beklenemezdi. Bu ve oturumu tekrar izlerken farkettiğim bir kaç ayrıntı ile artık rahatlıkla söyleyebilirim ki Tayyip Erdoğan’ın salonu terketmesi kadar uç bir olay olmasa da, bir olay olmasını bekleyerek tasarlanmış bir oturum bana göre. En azından olay olmasa bile son söz İsrail’e verilerek yaratılan ortam tam bir “İsrail’e de yazık, bırakalım kendilerini savunsunlar, biraz da onlara hak verelim” oyununa dönüyor.

    Davos’u düzenleyen özel kuruluşun kar amaçlı olması, Dünya iktisadi düzenine özünde yatan anlam dolayısıyla bağlı ve muhtaç olması, oturumun kimin tarafını tutabileceğini tahmin etmemizi zorlaştırmıyor. Bunun dışında en ilginç nokta, ki biz bunu Başbakan salonu terkettikten sonra gerçekleştiği için kaçırıyoruz, oturumun sonunda ABD temsilcisinin söz alması ve bir konuşma yapmasıydı. Oturumdan bağımsız, tartışmada kim ne derse desin, son söz ABD’nin mesajını alenen veren bu hareket ve konuşmanın içeriği bence oturumun önceden tasarlanmış yapısını vurgulayan en açık örnek. Temsilci konuşmasında Davos ile ilişkili 20 değişik dinin liderinden ortak bir açılamayı sundu. Davos ile ilişkili dini lider demek Dünya Kapitalist düzenine dahil herhangi 20 dini temsilci demektir. Özellikle “herhangi” 20 temsilci diyorum çünkü Dünya üzerinde Papa veya Dalay Lama hariç dini lider kavramı büyük oranda yalnızca bölgesel veya kurumsal olarak desteklenen din adamları anlamına geliyor, ki bu da kim tarafından desteklenirlerse onların tarafı olduklarını gösterir bir bakıma.

    Davos ile ilişkili 20 liderin ortak açıklamasında ise Dünya üzerindeki herhangi bir savaşın, sebebi ne olursa olsun “dinler arası iletişim, hoşgörü ve anlayış” ile çözüme ulaşabileceği söylenmiş. Her ne kadar kulağa hoş gelse de bu ayrıntının altında yatan bazı tehlikeler bulunuyor:

      1. Yapılan herhangi bir savaş dini anlayış ile çözülür açıklaması, Dünya gidişatının din başlığı altına tekrar alınması anlamına geliyor. Sorunlar diplomasi veya anlaşmalar ile değil, ancak dini hoşgörü ile çözülecekse bunun Ortaçağ Avrupası düzeninden pek farkı kalmıyor. Uzun vadede olasılık olarak  “hoşgeldin feodalizm” diyebiliriz. Ufak bir ihtimal olsa da, bu tür açıklamaların kitleler üzerine etkisi kestirilemez olduğundan dikkate alınması gerekir.
      2. Yapılan savaşlar, konusu ne olursa olsun dini uzlaşma ile çözülüyorsa, içten içe savaşlara dini anlam yüklenir. “Dinler arası çatışma olmazsa savaş olmaz, demek ki savaşlar dinler arasındaki çatışmalar ile çıkar, demek ki savaşlar dinler arasındadır” şeklinde bir dizi duygusal sürece girilebilir.
      3. Açıklamayı hazırladığı iddia edilen dini liderlerin yalnızca Davos ile ilişkili kişiler olması, Davos diye özetlediğimiz Dünya Ekonomik Forumu’nun aslında Dünya’daki kapitalist ekonominin sürdürülegelmesi için hazırlanan bir sahne, pazar, panayır olması, açıklamayı hazırlayan dini liderlerin “din”den çok “ekonomik” etkileri olduğunu gösterir. Eğer bu şekilde bir açıklama gerçekten “dini” bir uzlaşma sonucu olsaydı bu ne bir ekonomik sahnede ne de özel bir kuruluşun çatısı altında olurdu.
      4. Yapılan onca tartışmadan (1 saat ne kadar olabilirse) son sözü çıkıp ABD temsilcisinin söylemesi de yerine göre “siz istediğiniz kadar konuşun, tartışın… Son sözün kimde olduğunu unutmayın.” mesajını verir. Mesajın içeriğinde de dini öğelerin kullanılarak popülist duyguların istismar edilmesi de yüzyıllardır alışılagelmiş bir taktik olduğundan ayrıntısına girmeye gerek bile görmüyorum.

        Sonuç olarak her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı haklı bir tepki de vermiş olsa, her ne kadar yapılan uygulamada sorunlar olduğu için bu sonuç ortaya çıkmış gibi gözükse de, bana göre baştan tezgahlanmış bir oyuna alet olmuş olduk. En azından bu oyunda beklenmedik bir hamle yaptığımız için biraz zaman kazanmış olduğumuzu umuyorum, elbette ki yarattığımız bu beklenmedik(?!) etkiyi iyi değerlendirmemiz gerektiğini unutmadan.

      1. Fight Club – Tüketim Kavgası

        Uzun zamandır aklımda olan bir saygı duruşu olacak bu yazı. Şahsen “sanat insanlar için yapılır” diyenlerdenim. Bu tartışmaya şu an girmenin faydası yok ancak sanatı sanat için yapanlara da ayrı bir saygı duymamak elde değil çünkü sanatın insanlar için yapılması fikrimin temelinde sanatın sanat için yapılmasını savunanların savunmasına benzer bir yaklaşım yatıyor. Sanat insanlar için, insanlık ve gelişimi için kullanılmalıdır.

        Herhangi bir sanat eseri sırf insanlar beğensin, eğlensin diye yapılmamalıdır. Sanatçının temel özelliği fikir belirtmesidir. Fikirsiz sanat olmadığı gibi, etkisiz kalan eser de sanat olmamış olur. Sanatın toplumsal ve dönemsel olaylar ile evrimini sürdürmesi de bunun bir göstergesidir. Bu temel sebepler ile bakıldığında yaygın kullanım şekli ile “pop” (kelime anlamı gereği kullan-at ürünler) herhangi bir müzik, film veya akım aslen sanat olmamış oluyor benim gözümde. Sanat olmamak güzelliklerinden bir şey kaybettirmese de, değerlerini düşürüyor.

        Değindiğim saygı duruşumu bu yazıda “Fight Club” (Dövüş Klübü) filmine adamak istiyorum. Yönetmen David Fincher’ın sinematik başarısından ziyade selamlarımı filmin senaryolaştırıldığı kitaba ve kitabın yazarı Chuck Palahniuk’a göndermek istiyorum. Kitabı okumamış olsam da okumuş kadar olduğumu hissettiren Fincher’a yine de ayrı bir teşekkür etmek şart elbette.

        ÖNEMLİ NOT: Yazının bundan sonrası filmi henüz izlememiş olanlar için seyir keyfini kaçırabilecek yorumlar içerir. Sonuç olarak filmin sonu veya belirli ayrıntıları önceden bilinmek istenmeyebilir. Eğer öyleyse okumayın…

        .

        Bazıları filmi hayatlarından bezen insanların takıldığı anarşist bir kavga topluluğunu ve bu topluluğun şizofren lideri olan kahramanımız ile ilgili, karanlık, vurdu kırdılı bir film olarak hatırlayabilir. Halbuki aslında öykünün konusu, vermek istediği mesaj ve içerisinde geçen ayrıntılar şiirsel ve en az şiirsel olduğu kadar düşündürücüdür. Bir yazıda bütün filmin veya hikayenin üzerinden geçmek okunabilirlik açısından internet ruhuna aykırı olacağından elimden geldiğince kısa ve öz varmak istediğim noktaya ulaşmaya çalışacağım.

        Film içerisinde en güzel esprilerden birisi kahramanımızın isminin asla bilinmemesi. İsmi aslen verilmeyen kahramanımız bu sayede herhangi birisi, sensin, belki de benim.

        Kahramanın uyuyamama (insomnia) hastalığına bulduğu çözümün haftanın her günü değişik bir ölümcül hastalık dayanışma grubuna gitmek olması düşündürücü. İnsanların kanser gibi tedavisi olmayan, ölümcül hastalıkları ile mücadele etmesini ve rahatlamasını sağlama amaçlı bu toplantılar kahramanımızın tedavisi oluyor. Gel gör ki onun ne kanseri var ne de somut bir hastalığı… Kahramanın asıl ölümcül hastalığı aslında tüketim toplumunda kaybolmuş olan hayatı.

        “We have no Great War. No Great Depression. Our great war is a spiritual war. Our great depression is our lives.”

        “Bizim Büyük Savaş’ımız (1. Dünya Savaşı) yok. Büyük Buhran’ımız (1910lardaki ekonomik kriz) yok. Büyük savaşımız ruhani bir savaş. Büyük buhranımız hayatlarımız.”

        Kahramanın şizofreni ile yaşadığı Tyler Durden her ne hikmetse doğruları gözümüze sokan, biraz isyankar ve anarşist olsa da yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle hatırlanması gereken kişilerden…

        “We are by-products of a lifestyle obsession. Murder, crime, poverty, these things don’t concern me. What concerns me are celebrity magazines, television with 500 channels, some guy’s name on my underwear.”

        “Bizler bir yaşam biçimi saplantısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk, bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlüler ile ilgili dergiler, 500 kanallı televizyon, iç çamaşırımda yazan adamın birinin ismi.”

        Öykünün gelişiminde tüketim toplumunun temizlenmesi için geliştirilen hareketin isminden tutalım da (Project Mayhem – Kuraldışı) temel üretilen malzemenin ve filmin işareti olarak kullanılan nesnenin sabun (en temel temizlik malzemesi) olmasına kadar zekice tasarlanmış bir örgü bulunuyor. Ayrıca filmin en güzel esprilerinden birisi de bu kitlesel temizlik projesi kapsamında üretilen sabunların, yağ aldırma (liposuction) işlemi sonucunda atılan insan yağları ile üretilmesi. Çürümüş tüketim anlayışı ile daha belirgin bir simge bulunarak dalga geçilebilir mi bilemiyorum.

        “It was beautiful: we were selling rich women their own fat asses back to them.”

        “Çok güzeldi: zengin kadınlara kendi şişman kıçlarını geri satıyorduk.”

        Bir noktada belki de kendi çıkarımımı yapmış olmak için zorlamış olabilirim fakat yaygın kanıya göre günümüz tüketim toplumu ve dünya iktisadi düzeninin temelinde gelecekte sahip olunabilecekler üzerine yaşattığımız umut yatar. Bir gün zengin olma umudu, bir gün daha büyük bir ev, daha iyi bir araba alma umudu. Eşyaları güzelleştirme, daha güzel olma umudu… Bu umutlar da bizi tüketime bağlayan prangalardan başka bir şey değil aslında.

        “This was freedom. Losing all hope was freedom.”

        “Özgürlük buydu. Özgürlük bütün umudu kaybetmekti.”

        Büyük bir taşınma ile birinci dereceden yaşayarak doğruladım ki eşya kelepçedir. Eşya tüketim dünyasında araç değil amaçtır. İnsan doğası içerisinde ise yalnızca anlamsız bir tuzak. Film içerisinde en değer verdiğim iki bölümden birisi de bununla ilgili basit bir özet.

        “You buy furniture.  You tell yourself, this is the last sofa I will ever need in my life.  Buy the sofa, then for a couple years you’re satisfied that no matter what goes wrong, at least you’ve got your sofa issue handled.  Then the right set of dishes.  Then the perfect bed.  The drapes.  The rug.  Then you’re trapped in your lovely nest, and the things you used to own, now they own you. It’s only after you lose everything that you’re free to do anything.”

        “Mobilya alırsın. Kendine dersin ki, bu koltuk hayatım boyunca ihtiyacım olacak tek koltuk. Koltuğu alırsın, sonra birkaç yıl ne olursa olsun tatmin olmuşsundur, en azından koltuk meselesini hallettin. Ardından doğru yemek takımı. Ardından mükemmel yatak. Perdeler. Halı. Sonunda güzel yuvanda hapsolmuşsundur, ve sahip olduğun şeyler, artık senin sahibindir. Yalnızca herşeyi kaybettikten sonra herhangi bir şey yapmakta özgürsündür.”

        Film içerisinde verilen mesajların, kullanılan simgelerin tümüne yakınının altına imzamı atarım fakat yine de kafamı kurcalayan bir nokta hala cevap bekliyor benim için. Film içerisinde sıklıkla değinilen çürümüş yapı için bir noktada açıkça kadınlar suçlansa da, öykü içerisindeki tek kadın, kahraman tarafından kendi sorununun özü olarak gösterilse de, film genelinde bu iki nokta haricinde erkek egemen yapı sıklıkla vurgulanıyor, dövüşlerde erkekler birbirini paralıyor ve sonucunda sorunlardan da çözümlerden de bahsedilirken erkekler kullanılıyor.

        “We’re a generation of men raised by women. I’m wondering if another woman is really the answer we need.”

        “Bizler kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz. Başka bir kadının gerçekten ihtiyacımız olan cevap olduğundan şüpheliyim.”

        Benim bu konudaki fikrim, biraz iyimser olarak yaklaştığımdan olsa gerek, ironik bir yaklaşım sunulmaya çalışılmış olduğu. Sonuçta insanlık temel davranış olarak suçunu başkasının üzerine atmayı yeğlememiş midir çoğu yanlışta?

        .

        Bunlar ve çok, çok daha fazlası için “Fight Club” herkesin izlemesi, mümkünse tartışması, irdelemesi gereken bir film. Tıpkı benzer amaçla önereceğim, belgesel olarak hazırlanmış Zeitgeist serisi gibi. Zeitgeist için de ayrı bir saygı duruşu yapacağım kesin.

        Bazen eserleri keyif almak için, bazen de ilerlemek için takip etmek gerekir. Bazen sanatı keyif vermek için, bazen de ilerlemek için kullanmak gerekir.

        Bazen keyif almak gerekir fakat her zaman ileriye gitmek gerekir.