Kategori: Siyaset

  • “Kutlamalar” 1: Kaynaşmak (Yerel Yönetimlerin Görevi)

    Geçen haftasonu, Fransa’nın Nis şehrinde 3 hafta kadar süren Mardi Gras (Şişman Salı) etkinliklerinin son iki gününe katıldık. Dünya’nın çeşitli yerlerinde Mardi Gras, Hristiyan geleneği olmaktan zamanla uzaklaşmış, ortak şenliğe dönüşmüş şekilde, genellikle hala tek gün olarak kutlanıyor. Nis ise bu kutlamaları tek gün olmaktan çıkartıp bir karnaval halinde yapan şehirlerden birisi.

    Tamamen kişisel tahminimce, ticari marka oluşturma amacının dışında ayrıca Fransa’nın katı laiklik ilkesi sebebiyle bu karnaval Mardi Gras olarak değil de “Carnaval de Nice”, yani “Nis Karnavalı” ismiyle kutlanıyor. Noel zamanında da asılan süslerde çoğunlukla “iyi bayramlar” deniyordu, ki buradaki bayram sözü kutlama anlamında. Bu sayede Noele özel değil, Noel, Hannukah ve yılbaşını kutlayan herkes için ortak bir kutlama mesajı yapılmış oluyordu. O süsler de yine 3 veya 4 hafta kalmıştı.

    Nis Karnavalı’nın içerisinde 3 değişik geçit yapılıyor. Gündüzleri “Çiçeklerin Savaşı” diye çevirebileceğimiz bol çiçekli geçit sırasında halk meydanlarda ve kutlamalar için kapatılmış ana yollarda toplanıyor, halkın arasından geçit arabaları ve maketleri geçiyor ve ortalıkta çiçekler uçuşuyor. Bir yandan da müzik çalıyor ve eğleniliyor. 2. geçit de gündüz geçen dev maketler. Maketlerin yüksekliği en az 3 veya 4 katlı bir bina kadar. Maketler hareketli ve o yılın temasına uygun olarak her sene farklı olarak hazırlanıyor. 3. geçit de özel ışıklandırma altında aynı maket geçitinin gece yapılan hali. Bu seneki tema “maskaralar kralı”ydı. Değişik ülkelerin kostümleri, değişik kültürlerin maskeleri ve sahne gelenekleri ile tasarlanmış dev maketler ve maketlerin arasındaki bando takımları, dansçılar vb. geçiti süslüyordu. Resimler için karnavalın resmi sitesine bakabilirsiniz.

    Bu girişten sonra tabi ki rahat durmayıp, “gözlemlerimi nasıl Türkiye’ye aktarabilirim” derdimden dolayı fikirlerime geçeyim.

    Karnaval alanında ilk etkilendiğimiz ayrıntı karnaval maketlerinin ve geçitteki kişilerin halkın içinden geçmesiydi. İçinden derken, sözlük anlamıyla içimizden. Maket gelince yana kayıyorduk ve dibimizden geçiyordu. Herkes maketlere dokunabiliyor, geçitteki kostümlü kişilerle resim çektiriyor, konfetileri ve sprey oyuncakları ile geçite musallat olabiliyordu. Hele bir de sprey ip vardı ki, zaten herkes baştan aşağı bu fosforlu iplerle kaplanmış oluyordu 15 dakika içerisinde. Bu ayrıntının önemi ise karnavala “dokunma” imkanını vatandaşa veriyor olması. İnsanların bir yere toplanması, geçiti izlemesi bile bir fayda ve kaynaşma ortamı yaratır elbette, fakat geçitle bir olmak, geçitin parçası olmak insana kendini karnavalın bir parçası olarak hissettiriyor. Stadyumda izlemekle yetindiğimiz bayram kutlamalarını düşününce halkı milli bayramlara katmanın sanırım en uygulanabilir yolu bu.

    İkincil önemli nokta da bu tür kutlamalara gördüğüm kadarıyla yerel yönetimler tarafından verilen önem. Çok da doğru bir hareket. Amerika’ya ağabeyimi ziyarete gittiğim 3 ayda gördüğüm, yerel belediyenin (ki nüfusu çok az olan bir öğrenci kasabasıydı orası) her haftasonu meydanda halka açık ve bedava yaptığı gösteriler, film gösterimleri ve eğlencelerden çok etkilemiştim. Bizde çok az belediye bunu yapıyor. Ben henüz bir tek İzmir’de Foça Belediyesi tarafından düzenli olarak yapılanlara şahit olmuştum.

    Yerel belediyelerin kutlamalarını düşününce aklıma yeni bir açılış için yapılan İbrahim Tatlıses veya Serdar Ortaç konserleri geliyor. Bunlar yine iyi örnekler. Bazı konserlerde adını sanını duymadığım “ünlü”ler bulunuyor. Halk konseri diye insanları bir meydana sıkıştırıp, vitrin mankeni gibi koydukları ünlüleri seyrettiriyorlar. Aslında neler yapılabilecek parayı şarkıcıya verip, insanları kutlamaya “dokundurtmadan”, uzaktan seyrettiriyorlar. Eminim ki eğer doğru düzgün kutlamalar yapılırsa, şarkıcılar sıraya girecektir sahne alabilmek için. Tıpkı eski İzmir Fuarı sahneleri gibi, belirli kutlamalarda sahneye çıkmak sanatçıların hedefi olacaktır.

    Yerel belediyelerin temel görevi yaşanabilirliği sürdürmektir. Yaşanabilirlik tanımını ise her kim yapmışsa bize, yanlış yapmış. Yaşanabilirlik yalnızca bir yerden bir yere gidebilmek, elektrik ve suya kavuşmak değildir. Bunlar zaten temel gereksinimler. İlkokulu hatırlayın: “İnsan, düşünen, sosyal bir hayvandır.” İnsanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliğinin temel tanımı bu değil miydi? Yaşanabilirlik tanımında da işte bu kapsamda halkı düşündürecek ve sosyalleştirecek etmenler barınmalıdır.

    Yerel yönetimlerin temel görevleri arasında halkı kaynaştırmak vardır. Değişik insanlar görmeyen kişi kendini “diğerleri” sandığı kişilerden soyutlar. Diğerlerinin aslında kendisiyle ne kadar aynı olduğunu asla farkedemez. Tanımadığı kişilerle aynı ortamda bulunmayan kişi yabanileşir. Yalnızca tanıdığı kişilere güvenmeye, tanımadıklarından çekinmeye başlar. Yine sonucunda birilerinden soyutlanır. Bunlar çok doğal süreçlerdir.

    Aslında insanları kaynaştırmak çok kolay. Tek eksiğimiz, çoğu zaman olduğu gibi, sabır. İnsan hızlı öğrenen, fakat yavaş değişen bir varlık. Değişik tatları, değişik insanları, değişik deneyimleri sunup, sabırla hazmedilmesini beklemek gerekir.

    .

    Muhtemelen devamı için 1 yazı daha gelecek…

  • “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?))

    Yaşadığımız en büyük yanılsamalar inançlarımızla ilgilidir. Çoğu zaman bilgi eksikliğinden vardığımız yanlış yargılarımız, konuya inancımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Çoğu zaman hayal kırıklığı yaşamamak için kabuğumuza çekilişimiz, “diğerleri”nden soyutlayışımız da inançlarımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Türkiye şartlarında çoğumuz için “Faiz” de aynen bu doğrultuda yetersiz bilinen, kendi kendimizi “ötekiler” sandığımız ötedekilerden soyutlamamıza yol açan bir kavram.

    Faiz sandığımızın aksine yalnızca müslümanlıkta değil, tüm sami dinlerde, sayısız filozofun dünya görüşünde ve devlet tanımında kötülenmiştir. Örnekleri çok aramaya gerek yok:

    “….Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır….” (Bkz. Kur’an-ı Kerim, Bakara:275)

    “Thou shalt not give him thy money upon interest, nor give him thy victuals for increase.” (Bkz. İncil, Leviticus:37)

    Kabaca çevirisi:

    “Ona paranı faizle verme (insanlara asla faizle para verme), veya yiyecek ve tahıllarını.”

    Benzer örnekler Yahudilik’te (her örneğin değişik yorumları olduğundan burada bir örnek vermiyorum), değişik peygamberlerin hadislerinin yanısıra Plato, Aristo gibi ünlü ilkçağ filozoflarının da sözleri arasında faize ve sonuçlarına karşı uyarılara rastlamak mümkün. Ahlak açısından baktığımızda da tartışmaya, zorlamaya bile gerek yok zaten. Aklın yolu birdir, faiz adaletsiz ve yersiz bir kazançtır.

    Peki ceza olarak ödediğimiz faiz bugünkü haline nasıl geldi? Bankadan “kazanç” olarak aldığımız faizin tam karşılığı nedir? Neden ben parasal düzenin temel 2 sorunundan birisi olarak faizi gösteriyorum? Sırayla bu soruların cevaplarını inceleyelim.

    Faiz bugünkü yaygın tanımıyla, daha doğrusu birinci dereceden canımızı acıtan şekliyle, bankaların bizden fazladan aldığı paradır. Faizin bu kullanım şekli aslında ilk bankacılar tarafından geliştirilmiş bir çeşit “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı” idi. Zamanla bankacıların zarara uğramamak için geliştirdiği bu ödenek sistemin değişmesi ve kağıt para basımı yaygınlaşıp, enflasyon canavarının da halka karışmasıyla bugünkü haline evrimleşti. Bu hikayenin değişik örneklerle anlatıldığı basitleştirilmiş (maalesef İngilizce) bağımsız belgeseller internet üzerinde rahatlıkla bulunabilir (Bkz. En basitlerinden bir örnek).

    Faizin canımızı acıtmayan, aksine içimizi hoş eden şekli de bizim bankaya bir miktar para yatırıp, karşılığında daha fazla para almamızdır. Bu yanılsama da zaten “faiz haramdır” tartışmalarının odak noktasıdır. Acaba gerçekten bankaya bir miktar para yatırdığımızda daha fazla para mı kazanıyoruz? Bu sorunun cevabı basit olsa da uygulamada karşılığı biraz daha karmaşık. Teorik olarak eğer aldığımız faiz, geçen süre içerisindeki enflasyondan* daha fazlaysa, gerçekten bir şeyler kazanmış olmamız gerekir. Tartışmalar da zaten bu konu üzerinde döner. Açıklanan resmi enflasyon faizlerden düşük olduğundan dolayı varsayılır ki bankaya faizle borç ödeyen mağdurların parası bizlere kar olarak dağıtılır. Öncelikle bu yanlış bir bilgidir (Bankalar gerçekten para kazanır, bunun kaynağı da faizler değil, düzenin kendisidir. Bu konuya da bir sonraki, dizinin son yazısında geleceğim.), fakat yine de faizli alacakların da payı oldukça ufak da olsa vardır. Konu dışına çıkmama adına bu tartışmayı başka bir yazıya erteleyerek sıyrılmak istiyorum. Bu durumda mantık olarak ilk çıkış noktasında bankaların bize faiz olarak verdiği varanın bir kısmı bizim paramızın değerini koruması için yapılan artış, bir kısmı da paramızı bankaya emanet edip kullanmasına izin verdiğimiz için bankanın bize ödediği “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı”dır. Yani ilk çıkış noktasında iki yönde de faiz birbirinden farksızdır. Burada değinilmesi gereken nokta, herhangi bir şekilde miktarı artmayan, yaygın tabiri ile yastıkaltı yapılmış olan paranın zamanla eriyeceğidir. Yani biz faizli kredi alıp faiz ödemesek bile, oturduğumuz yerde paramızın değerinin azalması ile bir yerlere bir şeyler ödemiş oluyoruz. Enflasyona “gizli vergi” denmesinin sebebi de budur.

    Faiz, düzenin içerisinde herkesin bir yandan alıp diğer yana artırarak geçirdiği bir bela. Merkez Bankası ilk çıkış noktası olarak devlete ve bankalara belli bir faizle para aktarma hakkına sahip. Sıkça duymuşsunuzdur: “Merkez Bankası faiz indirimine gitti”. düzen içerisinde Merkez Bankası paranın asıl dağıtıcısı ve üreticisi olarak faiz indirimine gittiğinde bankaların gözleri parlar. Daha az faizle alabilecekleri paraya heyecanla atlar, piyasaya yeni para katarlar. Dürüst olmak gerekirse bu kadar yalın olmasa da, yapı kabaca bu şekilde işler. Bankalar aldıkları faizli borcun acısını kendi kredilerinde bize biraz da kendilerine kar katarak geçirirler. Bu sırada piyasada artan para miktarı, artan ürün miktarından fazlaysa enflasyon da oluşur, bir tokat da oradan yeriz. İşte o zaman deymeyin keyfimize.

    Dahil olduğumuz parasal düzen, ki hemen belirteyim tüm Dünya dahil değildir bu düzene, çarpık, karmaşık gösterilmeye çalışılan, vatandaşın ve hatta devletlerin değil, bankaların, bankacıların, uluslararası para kuruluşlarının çıkarını en üstte tutan bir düzendir. Faiz, bizim tartışabileceğimiz, enflasyon gibi, krizler gibi, düzenin iğrenç yüzünü saklamak için kullanılan maske parçalarıdır. Bu yapı oldukça işlevseldir. Düzeneğin görünen ve hissedilen ucunda sorgulanacak bir kaç öğe barındığı sürece, sorgulanma sırası asla temele gelmeyecek, düzen toptan sorgulanmayacaktır. Bu düzenekte de faiz temelden bir önceki adım olduğu için, parasal düzenimizin en büyük 2 yanlışından birisidir.

    Parasal düzenin görünen sorunları aslında düzenin yalnızca nispeten ufak sorunlarıdır. Buzdağı gibi, derine indikçe büyüyen bir düzenekle karşı karşıyayız. Denize açılmış, rüzgarın savurduğu yönde masumca ilerliyor, buzdağının görünen kısmı üzerine tartışıp, kendi kendimize onu alt etme hesapları yapıyoruz.

    Halbuki;

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda iki seçeneğimiz vardır: Buzdağının görünmeyen kökünü parçalamak veya fuzuli çırpınışları bırakıp yön değiştirmek.

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda bir tek ölümcül hata vardır: Buzdağının yalnızca görünen kısmı ile uğraşıp, altında gizlenen dev tarafından batırılmak.

    .

    Kriz, buzdağının görünen kısmıdır.

    Sonu geldi: “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

  • Ümüğümüzü Teslim Etmiyoruz

    Başbakan’ın haftalar önce yaptığı “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” açıklamasının ardından çok espri yapılmıştı. Yapılan esprilerin en başında, IMF ile yapılan herhangi bir anlaşma sonucunda uzun vadede her hâlükârda ümüğümüzün sıkılmış olacak olması geliyordu. Bu sebeple bu söylem kendi içinde çelişen fakat yine de bizleri tam anlamıyla gaza getiren bir söylemdi.

    Şu anda ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir tartışma sırasında birisi AKP yönetim kadrosunun sadece iktisatçılar ve tüccarlardan oluştuğundan dolayı bütün ekonomik yatırım ve geliştirmelerin bu yönde yapılmasının normal olduğunu söylemişti. Fikre göre; AKP kadrolarında sanayiciler, üreticiler veya akademisyenler olmadığı için, temel adımların hep ekonomik paketler ve batı ekonomisinin Türkiye’deki uygulamasının genişletilmesi yönünde olması aslında beklenen bir sonuç olmalıymış. Zaman geçtikçe bu tespitin ne kadar yerinde olduğunu görüyoruz. Bunun geçmişteki en güzel örneği de DSİ kökenli Demirel’in barajlarıyla ünlenmesini hatırlatabilirim.

    AKP yönetimi barındırdığı iktisatçı/tüccar genleri dolayısıyla bu işi oldukça iyi, hatta bazen aşırıya kaçacak şekilde (Bkz. özelleştirmeler) yaptı. Üretimde artışın yetersiz olması, tarımın gerileme sürecine girmesi de bu kadro yapısının olağan yan etkileri sanırım.

    Kadroların dışında bakarsak da Başbakan’ın kendisi ve çevresi yerel yönetimler konusunda bilgili ve tecrübeli. Şahsi fikrimce AKP’nin en büyük başarısı yerel birimlere hakettiği önemi vermeleri. Tepeden inme bir şeyin olmayacağı gerçeğini çoktan farketmiş olmaları. İşte bu sebepledir ki IMF’ye ümüğü sıktırıp sıktırmama konusunda bir çelişki yaşanmış.

    Haber İçin Tıklayın

    Bana göre günün açıklaması bu haberde gizli. Başbakan 3 şart üzerinde anlaşılamadığı için ümüğümüzü IMF’ye teslim etmeme yoluna gitmiş. Bu şartların hiçbirisi de katıksız iktisadi şartlar değil.

    Bu açıklamada kesinlikle Tayyip Erdoğan’ı haklı buluyorum. Eğer ısrarla bu söylediklerinin arkasında durmayı başarabilirse sonunda IMF’ye ümüğümüzü elden teslim etmemiş olacağız. Bu gidişle illa ki bir gün sıktıracağız, ama en azından ümük hala bizim ümüğümüz olarak kalmış olacak.

    Haberde bahsi geçen 3 zor şart hakkında şunları söyleyebilirim:

    Gelir iradesinin özerk olması liberalleri çok sevindirecek fakat bizim şartlarımız için tehlikeleri olan bir öneri. Ayrıntısına girmeye gerek yok, Başbakan zaten doğru yorumlamış.

    “Nereden Buldun” sorusu ise teoride harika bir düzeltme olsa da birincisi AKP politikalarına çelişen, sermayeyi ürkütecek bir hamle. Henüz şartlar uygun görünmüyor (şu anki politikalar gereği). Ayrıca AKP’ye  yakın yatırımcılarının ve özellikle kayıt dışı ekonominin en büyük gücü olan cemaatlerin de kayıt altına girmesini sağlayabilecek bu düzeltmenin AKP tarafından yapılmayacağını ben zaten sorsanız söylerdim. Şahsen vergi yapısının kökten değişmesi yanlısı birisi olarak bu öneri zaten benim için “ha var ha yok” kapsamında kaldığından es geçiyorum.

    Yerel yönetimlerin gelirlerinin kendi yerel halkları tarafından karşılanması fikri hakkında da biraz kafa patlatırsak şu sonuca varırız: Yerel yönetimlerin liberalleşmesi anlamını taşıyan bu yapı, fakir illeri geriye, zengin illeri ileriye taşıyacaktır. Dünya ekonomik düzeninin en büyük yan etkisi olan bu uçurumun büyümesi sonucunda hiçkimse bir kazanç elde etmez, edemez. Özellikle Türkiye gibi iller arasında ve köy-kent karşılaştırmasında uçurum barındıran bir yapı içerisinde bu yaklaşımdan külliyen uzak durmak gerekir.

    “Yiğidi öldür, hakkını yeme” demiş atalarımız. Başbakan’ın bahsi geçen itirazları haklı. Bahsi geçmeyen tavizleri bilemediğimiz için o kısmını yorumsuz bırakıyorum.

  • “Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

    (Önceki Yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2: İstikrar ve Asli Önemi)

    “Her Türk asker doğar!”

    “Her Türk borçlu doğar…”

    “Her Türk 2 canavarı tanıyarak doğar: Trafik ve Enflasyon.”

    “Trafik Canavarı” bizden birisidir. Onu biliriz, bilmemize rağmen severiz. Sıklıkla arada sırada hepimiz birer trafik canavarı oluveririz. Sonra kendimize gelir, sakinleşiriz… “Enflasyon Canavarı” için ise durum tam tersidir.

    Enflasyon nedir tam olarak bilmeyiz. Bildiğimiz kadarıyla enflasyonun nasıl oluştuğunu bilmeyiz. Enflasyonu tanımayız. Enflasyon bizden birisi değildir, bizim erişim menzilimizde veya etkimiz altında da değildir. Enflasyon bir yerlerde yetişir, büyür, bize musallat olur. Enflasyon Canavarı’nı sevmeyiz…

    En bilinen tanımıyla enflasyon, fiyatların artmasıdır. Aslında enflasyonun gerçek tanımı bu olmasa da halk için birincil göstergesi ve asli önemi budur. Biz enflasyonu yalnızca artan fiyatlardan takip edebiliriz. İşte bu tanım farkı yüzündendir ki açıklanan enflasyon ile bizim hissettiğimiz enflasyon biraz farklıdır. Tıpkı hava sıcaklığı ile nemden dolayı değişik bir değere denk gelen “hissedilen sıcaklık” gibi.

    Enflasyon, kelime olarak tüm Dünya’da İngilizce “inflation” kelimesinden alıntı yapılarak kullanılır. “Inflation” “şişme” demektir. Ekonomideki enflasyon da bu durumda aslen “elimizde tuttuğumuz paranın miktarındaki şişme” demektir. İktisat terimleriyle bakarsak, para arzının (basılmış para miktarı), para talebine (alınabilecek ürünler) oranla daha fazla artmasıdır. Enflasyon, üretim artmadan paranın artması, dolayısıyla paranın alım gücünün azalması demektir. Örnekle birazdan açıklayacağım.

    Enflasyon hakkında bilmediklerimizin yanısıra, yanlış bildiklerimiz de hiç küçümsenir cinsten değildir. Örneğin, Enflasyon her para basıldığında elimiz mahkum olan bir şey değildir. Her krizde enflasyon olur diye bir kural da yoktur. Türk Lirası’nın Döviz karşısında değer kaybetmesi de aynı oranda enflasyon olarak bize yansıyacak anlamına da kesinlikle gelmez.

    Özetleyecek olursak, biz aslında enflasyonu tanımayız. Aslına bakarsanız, bizim tanımamıza da gerek yoktur, çünkü çarkların nasıl işlediğine bakıldığında enflasyon canavarın kendisi değildir!

    Enflasyon, gerçek canavarın yalnızca ufak bir aynadan yansımasıdır. İşte bu yüzden ne anlaşılabilir, ne ele avuca sığabilir. Enflasyon yalnızca asıl canavarın, perde arkasındaki düzeneğinin iyice kavranıp dizginlenmesi ile hakimiyet altına alınabilir.

    Bizi ilgilendiren ilk enflasyon örneği Osmanlı Devleti’nin bastığı gümüş akçelerin içindeki gümüş miktarını azaltması ile ortaya çıktı. Önceleri saf gümüş akçeler basan darphane, savaş masraflarını eldeki paradan karşılayamayacağı için basılan paraların içindeki gümüş miktarını azalttı. Bu sayede henüz fiyatlar bu gümüş miktarına ayarlanmadığı için ihtiyaçlar karşılanabildi. Halk açısından bakıldığında ise gümüşün fiyatı neredeyse hep aynı kaldığı için aynı boyuttaki bir akçenin içindeki azalan gümüş miktarıyla akçenin değeri de azalmış oldu.

    Bugün yaşanan enflasyon da aynen bu şekilde gelişir.

    Aslında üretim artmadığı sürece, piyasadaki ürünlerin miktarı değişmediği sürece toplam alınabilir mal değeri sabittir. Dolayısıyla yeni basılan her para eski paraların payına ortak olur, azaltır.

    Örnekle basitleştirecek olursak; varsayalım 10 milyon nüfuslu bir ülkede, piyasada 10 milyon ürün var ve dolaşımdaki paranın miktarı da 10 milyon TL. Bu durumda herkese ortalama 1 birim alışveriş düşecek ve 1 TL harcayacak. Bu durumda diyelim 100bin TL basıldı. Nüfus aynı, alınabilecek ürünler aynı olduğundan ürünlerin ortalama değeri piyasadaki paraya oranla artmış olacak. Teorik olarak 10% enflasyon yaşanacak. Tersi şekilde para miktarı sabit, üretim artar ve 100bin yeni ürün satışa sunulursa da bu defa 10milyon TL ile 11milyon ürün alınabilir, yani ürünlerin değeri düşmüş olacak. Bu da bildiğimiz üzere deflasyon oluyor.

    Kişi başına düşen mal ve para oranı sabit olduğu sürece enflasyon yaşanmaz. Burada bahsettiğim mal, gerçek, somut değere sahip ürünlerdir. Dizinin 1. yazısında açıkladığım gibi “para” bir aslen bir değer taşımadığı için mal olarak kabul edilemez.

    Peki bütün bu konular neden bu kadar karmaşıklaştırılmış? Neden ilk örnekleri gibi yalnızca bir alışveriş aracı değil para? Neden kimse bu işlerin ayrıntılarını halka anlatmıyor? Anlatılanlar neden bir işe yaramıyor, neden sürekli bir yerlerde ekonomik sorunlar ve küresel krizler başgösteriyor?

    Bütün bu soruların cevabı düzenin kendinden kaynaklanıyor. Gerçek sorun, asıl canavarın iç yüzü ve çarkların dişleri arasına aldıklarını nasıl parçalayıverdiğine de sonraki yazılarda geleceğim.

    Sıkın dişinizi, 2 yazı daha kaldı…

    .

    Devamı İçin:

    “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

  • Adalet Bakanı’ndan Büyük Adalet Ayıbı

    Seçime doğru yaklaştıkça, geçen 2 genel seçim ve son belediye seçmine oranla AKP’li adayların işlerinin biraz daha zor olacağı fikri yayılmaya devam ediyor. Her ne kadar oy oranında muhtemelen azalma olacak, bazı bölgelerde zorlanacak olsalar da benim tahminimce AKP sonunda yine büyük bir fark ile Türkiye’nin tamamına yakınını alacaktır. Fakat bazı bölgelerde çok şaşırtıcı ve bir sonraki genel seçimler için işleri arapsaçına çevirecek değişimler bekliyorum. Örneğin İzmir ve İstanbul’un el değiştirmesi olasılığında yıllardır kısırlaşan sanal tartışmalar, olması gereken şekilde rayına oturma yoluna girecektir. Artık hiçbir ilin hiçbir siyasi partinin “kalesi” olmaması gereken bir dönemdeyiz. Aynı şekilde İstanbul’un Türkiye’nin aynası olduğu kanısının da yıkılması siyasi geleceğimiz için çok faydalı bir değişim olur. Benzer şekilde doğu ve güneydoğuda ırk temelli oyların da erimesi çok umut verici olacaktır, ki son genel seçimlerde işaretlerini görmeye başladık.

    Bu kaçınılmaz büyük değişim ortamında iktidar ve güç sahibi AKP’nin elindeki kozları kaybetmeme uğruna değişik bir söylemde bulunmadığını görüyoruz. Önceki seçimlerde hizmet ve istikrar söylemlerini zaten kullanmışlardı. “Durmak yok, hizmete devam” bu açıdan değişimi andırmıyor ve sanki 10 sene geçse hala aynı söylemle devam edecekler havası uyandırıyor. Eminim bugün için yine yeterli olacaktır, fakat uzun vadede AKP’nin bu söylemden arınması, yeni bir koz üretmesi gerekecek.

    Karşısında CHP, AKP’nin yolsuzluk dosyalarını ortaya çıkartıyor, AKP’nin köşe bucak kaçtığı Deniz Feneri davasını gündeme oturtmaya çalışıyor ve AKP’nin hizmet edemediğini değil, kendilerinin daha iyi ve dürüst hizmet vereceğini savunuyor. Her ne kadar yapabileceklerinin muhtemelen en iyisi bu olsa bile, haklı olsalar da olmasalar da, halkın oyları bu kadar hızlı kitlesel olarak kayacak durumda değil bugün şartları altında. Bu sebeple genel oylarda ufak kayma kendini gösterse de yine de CHP’nin İstanbul’u alması, kazanabileceği en iyi sonuç olacaktır. Genel seçimlerde de fazlasıyla işlerine yarayacak bir sıçrama olur.

    MHP bu sırada daha sakin bir yükselişin peşinde. Tabanlarının AKP ile çoğu konuda çakışıyor olmasından dolayı AKP seçmenini kırmamak için olsa gerek, daha pasif duruyorlar. Muhtemelen sabırla doğru anı bekliyorlar bir patlama için.

    Bütün bunlar gözönüne alındığında AKP’nin en büyük hedefi 3 büyük şehri almak olmalı. Bu uğurda ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. AKP’ye yakın basında sürekli karşımıza çıkan ve beni her gördüğümde üzen ve biraz sinirlendiren tehditkar söylem de bunun için sürekli tekrarlanıyor: “Hükümet ile ters düşen belediyeler iş yapamaz.”

    İşin en acı yanı, seçim söylemi “ayrımcılık yapmadan, herkese hizmet” olan bir hükümetin kendilerinden olmayan belediyelere kaynak vermeyeceği fikrinin alttan alta vurgulanıyor olması. Bu fikir her ne hikmetse kimseleri rahatsız etmiyor… Eğer asıl derdin hizmet ise, kim olursa olsun, belediye doğru iş yapıyorsa ona kaynak aktarılmalıdır. Eğer gerçekten herkesi kucaklamak niyetindeysen ne bu şekil açıklamalar yaparsın, ne de bunlara izin verirsin.

    Basın bir yere kadar bu konuda es geçilebilir. Taraf olduğu zaten alenen bilinen kuruluşlar kendilerince doğru bildikleri yorumları yapmakta özgürdürler. Her ne kadar taraflı yayın yapmak adil ve ahlaki olmasa da, bu özgürlükleri elbette vardır. Fakat bugünkü haber bütün bunların üzerine tuz biber oldu. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin bir açıklamada hükümet ile zıtlaşan belediyenin iş yapamayacağını söyledi (Haber için tıklayın).

    Adalet Bakanı olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında en adil olması gereken kişiden, başbakan yardımcısı olarak söylediği her kelimenin hükümet adına geçerli olacağının farkında olması gereken bir kişiden bu yorum gelmişse benim varsayımım bunun kasıtlı olduğudur. 8 yıldır ülkeyi yöneten bir kişiden bu denli derin bir açıklamayı yanlışlıkla yapmış olması beklenemez.

    Bir vatandaş olarak, haklı veya değil, ülkemdeki adaletin temsilcisi, savunucusu olan kişiden bu şekilde, adeta karşıt seçmenlere “tehdit” içeren bir açıklama duymak beni endişelendiriyor. Hani hizmet için oy vermeliydik? Hani eşitlik, kardeşlik için oy vermeliydik? Hani hepimiz bir aileydik? Benim bildiğim bizim kültürümüzde ailede ayrı gayrı olmaz, olamaz.

    Buna benzer bir açıklamayı bir baba yapsaydı ne hissederdiniz?
    “Beni daha çok seven çocuğuma daha çok yemek veririm, yeni kıyafetler alırım. Benimle zıtlaşan çocuklarıma daha az yemek veririm, yeni kıyafetler almam. Bu maalesef böyle.”

    Sonra aynı baba çıkıp “ben bütün çocuklarımı eşit seiyorum, hepsini kucaklıyorum” diyebilir mi?

    AKP’nin işi bu kadar zor olmamalı. Çok daha rahat kazanabilecekleri bir seçimde kendi kendilerini yakma yolunda ilerliyorlar. Bu seçimde olmasa da, uzun vadede bu tutarsız tavırlar başlarını yakacaktır.

    “Adalet” adına, yakışmadı.