Kategori: Siyaset

  • “Para” Yazı Dizisi 2: İstikrar ve Asli Önemi

    (Önceki yazı: “Para” Yazı Dizisi 1: Para Nedir?)

    Türkiye’de son dönemde daha çok siyasi bir söylem olarak karşımıza çıkmasından dolayı bazıları için güven veren, karşıtları için ise rahatsızlık uyandıran bir terime, “para” ile ilgili çarkların aslen nasıl döndüğü konusuna girmeden değinmek istedim. İstikrar’ın derinlerine inelim.

    Günümüzde Türkiye’nin de dahil olduğu “Çağdaş Para Mekaniği/Çarkı” (Asıl adı “Modern Money Mechnanics”) kuralları ile doğmuş ve IMF’ye bağlı tüm ekonomilerde benzeri uygulanan yapıdan daha sonraki yazılarda bahsedeceğim. “İstikrar”ın herhalde dünyayı en çok etkileyen kullanım alanı da daha sonra ayrıntısına gireceğim bu “Modern” parasal düzenin ta kendisi.

    Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu bir grup ülkece kullanılan bu “modern” parasal düzenin temel yakıtı ekonomik istikrar (consistency), ve bunun en temel göstergesi olan sabit büyüme (growth). Çağımız şirketleri için sıkça duyulan bir söylem vardır. Kabaca karşılığı “ya büyüyeceksin, ya da batacaksın” olan bu söylem aslında yalnızca özel şirketler için değil, dahil olduğumuz ekonomik yapının kendisi için de birebir geçerlidir. “Modern” ekonomik düzende ekonomi istikrarlı bir şekilde büyümezse, sürekli krizlere ve sonunda çöküşe mahkumdur. Hemen değineyim, istikrarlı büyüme sonucunda da krizler ve çöküş olabilir elbette, fakat yıllara yayılan bu süreç sanki ani bir krizmiş hissi uyandıracağından sistemin kendi iç hataları göze batmaz (Bkz. bugünkü küresel kriz).

    Örnekleri uzaklarda aramaya gerek yok. Büyüme ve istikrarın olduğu dönemlerde ne krizlere ne de çöküntülere rastlamadık milletçe. Enflasyonu bu denklemin dışında tutuyorum, çünkü onun da kendi içinde bağımsız etmenleri var. Büyüme ve istikrarın olması, enflasyonun düşük olacağı anlamına gelmiyor. Arkası yarın diyerek bunu da sonraya bırakıyorum.

    Henüz nasıl çalıştığından bile bahsetmediğimiz, bilmediğimiz ve asla sorgulattırılmadığımız fakat birebir içerisinde debelendiğimiz bu “modern” ekonomik düzeneğin ayrıntılarına girmeden, özellikle “istikrar” hakkında farketmediğimiz önemli bir noktaya değinmek istedim. Eğer bu yazıların devamını okursanız arada sırada değinmek için öncelikle gerçek bir istikrarın yerine göre hem iyi hem de kötü yönde ne kadar etkili olabileceğini anlatmak istedim.

    Haberlerde istikrar sayesinde yapılan tahminleri manşetlere taşıyış şekline göre gazeteler bizi yönlendirebilir. İşin aslına bakıldığında ise istikrar ve matematiksel etkisiyle bakıldığında gerçek bir istikrarın eksponansiyel (üstel veya üslü de denebiliyor) etkileri ile göreceğimiz uzun vadeli etki bambaşka olabilir. Farazi olarak örnekleyecek olursak;

    “Yıllık Enflasyon 5 senedir %7” manşetini gördüğümüz anda seviniriz. %7 çok az gelir, tek haneli enflasyon çok iyidir! Fakat istikrar kelimesinin matematiksel karşılığı eksponansiyel (katlanarak artan) bir artıştır. %7 yıllık enflasyon ile sağlanacak bir istikrar demek, 10 sene içinde bütün fiyatların 2’ye katlanması, 10 sene içerisinde elimizdeki paranın değerinin yarıya inmesi demektir. Manşetlerde “Son 5 yıllık göstergelere göre 10 yıl içerisinde fiyatlar ikiye katlanacak” denirse panikleriz… Halbuki ikisi aynı şeydir.

    Tersi de aynen geçerlidir. İyi veya kötü olarak gelişmelerin etkisini arttırmak için tersten sonuçlar çıkartılabilir. “Geçen yıl ülke ekonomisi %7 büyüdü” demek yerine “Bu seneki istikrar devam ederse 10 yıl içerisinde ekonomimizin büyüklüğü 2 katına çıkacak” şeklinde bir manşet ile %7lik büyüme (ki aslında oldukça iyidir) uzun vadeli etkisi değinilerek vurgulanmış olur.

    Günümüzde Türkiye’nin de dahil olduğu “modern” ekonomik sistemin ayrıntılarına girmeden önce, bu düzenek içerisinde en önemli etmen ve bilhassa asıl amaç olan istikrarın uzun süreli etkilerinin ne kadar büyük olabileceğini olayları ve göstergeleri yorumlarken hatırlamamız gerekir.

    Devamı için:

    “Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

    “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    .

    Herhangi bir düzenli (istikrarlı) artış için pratik bir formül olarak kabaca (70/yüzde değişim) iki katına çıkma süresini verecektir (Hızlı bilgi için bkz. YouTube videosu). %7 artış için 70/7=10 sene, %2 artış için 70/2=35 sene gibi.

  • “Para” Yazı Dizisi 1: Para Nedir?

    Para nedir?

    Bu sorunun tabulaştırılmışlığı üzerine sayısız yazıyı, eleştiriyi ve tartışmayı bulabilirsiniz. Tüm bu tartışmaların ortak noktasının “para” kavramının en kutsal, en büyük tabulardan bile daha az değinilir olması.

    Okullarda “para” nereden gelir, “para” kim tarafından basılır, “para” neye karşılık gelir anlatılmaz. Televizyonda dinozorlarla veya böceklerle ilgili belgesele rastlarsınız, kara delikler veya astral seyahat ile ilgili belgesele rastlarsınız, felsefi veya politik tarih içeren belgeselleri bulabilirsiniz… Ama hiçbir yerde “‘para’ nedir?”, “nereden gelmiştir?”, “nasıl bugünkü haline ulaşmıştır?” sorularına cevap bulamazsınız. Bize “para” ile ilgili bilgi asla sunulmaz.

    En büyük yanılsamamız “para” dendiği zaman bahsedilen olguyu, Anadolu’da ilk kullanılmaya başlandığı zamanki haliyle aynen kullandığımızı sanmamız. Terimlerin birbirine geçmesi veya geçirilmesi ile öyle güzel kafamız karışmış ki, “para” gibi genel bir terim artık bizim için “değer” ifade eden herhangi bir şey olabilir.

    Bugün kullanılan anlamıyla “Para”, DEĞERSİZDİR.

    İlk çağlarda takas yerine değerli madenler, taşıma kolaylığı açısından ufak parçalara ayrılmış madeni bilyeler, boncuklar veya hayvan tüyleri kullanılırdı. İlk çağlarda kullanılan ilk para örneklerinin bugünkü karşılığı sözlük anlamıyla “banknot” oluyor. Banknot, somut olarak altın veya gümüş karşılığı, gerçek ve elle tutulur bir değeri olan belgedir. Çağdaş Türkçe sözlük anlamıya “para” ise, İngilizce “Legal Tender” dedikleri terim yerine kullanılır. Bunun Türkçe karşılığı “Yasal Borç” veya “Yasal Ödeme” şeklinde olabilir, İngilizce’si de aynen çevirisi gibi pek bir anlamsızdır. Özetle yalnızca yasalarla korunan “borçlanma belgesi” olarak kullanılır günümüz iktisadi düzeninde “para”.

    Türkiye, Avrupa, ABD gibi belli başlı bizi “ilgilendiren” ekonomik kaynakların hepsi bugün banknot sistemi yerine para sistemini kullanır. Bu sistemde ilginç bir denklem yasalarla korunur ve asla kimseye anlatılmaz:

    Para = Borç

    Halbuki biz ne sanıyoruz? Para = Değer… Bu yanılsama eski sistemden kalma bir alışkanlıktır. Artık yeni ve yasal ismiyle bakarsak bu denklem şu şekildedir:

    Banknot = Değer

    İktisat Sözlüğü açın bakın, karşınıza çıkacak anlamlar bunlardır. Banknot, altın veya gümüş karşılığı olan, değer taşıyan para birimleri için kullanılan terimdir. IMF’ye üye ülkelerde “banknot” sisteminin kullanılması yasaklanmıştır.

    Üzerinde kitaplar yazılabilecek bu konuya yalnızca giriş yapmak istediğim bu yazıda özetle temel terimlerden bahsetmek istedim. Lütfen gelecek yıllarda her zaman aklınızda olsun; Türkiye’de gerçek anlamda “değer” taşıyan “banknot” kullanılmıyor. Türkiye’de de “para”, çoğu ülkede olduğu gibi, yalnızca borçlanmanın belgesi olarak, hiçbir somut değer taşımadığı anlamıyla kullanılıyor.

    Yani:

    Cebimizdeki “para”, çalışmamızın “değer”ini değil, elimizde tuttuğumuz “borç” miktarını belirtir.

    Devamı için:

    “Para” Yazı Dizisi 2: İstikrar ve Asli Önemi

    “Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

    “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    .

    Daha fazla temel bilgi için kolay izlenebilen ama maalesef İngilizce olan şu belgeseller izlenebilir:

    Zeitgeist Serisi (Özellikle Addendum)

    Money as Debt

    Money, Banking and the Federal Reserve

  • 29 Mart Yerel Seçimleri Ankara Adayları

    Dün biraz genel yapıya baktıktan sonra yakından bildiğim şehrin adaylarına odaklanmak istiyorum. 8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak neyin doğru neyin yanlış yapıldığını birinci elden görme, iş ve özel bağlantılar ile tanıştığım değişik kişilerden aldığım birinci ağızdan bilgiler ile mevcut belediye ve Melih Gökçek etrafında neler döndüğü ile ilgili kendimce bir bilgi dağarcığı geliştirdiğim için gönül rahatlığı ve özgüven ile bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    Ankara’da adı geçen 3 aday halihazırda mecliste bulunan, geçen genel seçimde barajı geçmiş 3 partinin adayları (meclis koltuk sayısı sırasıyla):

    AKP – İ. Melih Gökçek: Muhteşem güleryüz maskesini tahminimce estetik ameliyatla kendine yerleştirtmiş, herhangi bir tartışma veya söyleşi programında cevap vermekten çok konuşturmama ve laf kalabalığı ile uyuşturma taktiğini uygulayan, çoğu zaman bir şey anlatmadan veya delil sunmadan haklı gözükmeyi başarabilen, halk arasında “pişmiş kelle” tabir edilen sırıtışıyla daha çok “pişkin kelle” imajını derinden hissettiren güzide insan, mevcut başkan, nam-ı diğer “Kral”. Bu tanımdan anlaşıldığı üzere maalesef ben de kendisine karşı tarafsızlığımı kaybetmiş durumdayım. Benim tarafsız bakışımı kaybetmesi dolayısıyla da kendisini ayrıca kutluyorum, keza çok az kişi henüz bunu başarabilmiştir.
    http://www.melihgokcek.com.tr/yapacaklarim.asp

    CHP – Murat Karayalçın: Melih Gökçek Krallığı olmadan önceki dönem Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. 1989-1994 yılları arasında Ankara metrosunu yapıp bugünkü haline getiren, doğalgaz projelerini başlatan kişi. Melih Gökçek ile 1994 ve 2003 seçimlerinde karşı karşıya geldi ve ikisinde de kaybetti.
    http://www.karayalcin.com/atp.asp

    MHP – Mansur Yavaş: Son 10 sene Beypazarı Belediye Başkanı. Beypazarı’nın bugünkü ününe ve güzelliğine ulaşmasında en çok katkıyı sağlamış kişi olarak gösteriliyor. Büyükşehir için ilk kez aday oluyor.
    http://www.mansuryavas.com.tr/projeler.html

    Üç adayın da kendi internet sitelerinden Ankara için önerdiklerini okuduğumuz zaman şunları görüyoruz:

    Ankara Kral’ı tarafından daha fazla otoyol, daha fazla tünel, daha fazla üst geçit gibi çağdışı trafik çözümleri öne sürülmüş. ATO’nun kongre binası yanına yeni bir kongre binası yapmak (tanıdıklarının ortağı olduğu söylentisi dolaşıyor halen), yerini spekülasyon oluşmaması için açıklamadığı bir sayfiye alanı yapmak (ki bu alan 3 kere yer değiştirdi ve her değiştirilişinde kendi yakınları emlak ve arsa zengini oldu) gibi şüphe uyandıran büyük projeler yapma vaadinde bulunmuş. Disneyland ve 2. Hayvanat Bahçesi gibi metro yarım borçlanma yüzünden yarım yamalak dururken yersiz kalacak projeler önerilmiş. En güzeli de 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası için yeni bir salon yapılarak Ankara’da maçlar oynanmasını sağlamak vaadedilmiş, ki bu zaten kim gelirse gelsin yapılacak. Sanki kendisi yapacakmış gibi reklamını yapmış (Bkz. Vikipedi’de bile var).

    Murat Karayalçın ve Mansur Yavaş benzer projeler sunmuş. Bunların içinde otoyol ve kavşak yapımıyla yapılan yolsuzluklara son vermek (Kral’a gönderme yapılıyor), Doğalgaz kullanımını arttırmak (Kral zamanında yayılan kaçak kömür kullanımına ithafen), son yıllarda düşürülen pahalı su sınırını eski seviyesine çekere şebeke suyunu ucuzlatmak (Kral zamanında 30 metreküpten 20 metreküpe indirilerek 20-30 arasında kullananlara gizli zam yapılmıştı, Karayalçın tekrar 30’a çekmeyi, Yavaş da 10 metreküp sınırını da 20ye çıkartmayı öneriyor) gibi daha çok son 14 yılda yapılan yolsuzluk ve plansız kentleşme tahribatına karşı öneriler sunulmuş.

    Sonuçlara bakacak olursak, Melih Gökçek’ten ısrarla memnun olan kişi sayısı oldukça fazla. AKP’nin marka değeri ve Tayyip Erdoğan’a duyulan güven ile Ankara’da tekrar Kral’ın seçilmesi kuvvetle muhtemel gözüküyor. Bu sebepledir ki çoğu kişiden duyduğum kadarıyla insanlar seçim yaklaştıkça CHP veya MHP’den hangisi güçlü görünüyorsa o adaya oy vererek bölünmemeyi hedefleyecekler. Burada elbette MHP ve CHP’ye gidecek kemikleşmiş, takım tutarcasına verilen oyları elbette ki değiştiremeyecekler. Yine de bir meyillenme olacağı açık.

    Mansur Yavaş turistik küçük bir belediye yönetmiş olması, karşısında Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir tecrübesi olması (Başbakan yardımcılığı vb. daha üst seviye görevlerini saymaya bile gerek yok) dolayısıyla Karayalçın daha ağır bir aday olarak karşımıza çıkıyor. Mansur Yavaş turistik projeleri ile de bu yaklaşıma destek veriyor. Karayalçın diğer tarafta metroyu başlatan, bitiren ve bugünkü haline getireni Batıkent’i yaratan yerleştiren, doğalgazı Ankara’ya yaymayı başlatan kişi olduğu için (insanlar bunları hatırlamasa da) bir adım önde görünüyor Mansur Yavaş karşısında.

    Sonuç olarak dünkü tahminim hala geçerli. Mansur Yavaş AKP oylarından kırpacaktır, fakat seçime doğru Karayalçın’ın güçlü gözükmesi dolayısıyla insanlar Karayalçın’a da kayacağı için Yavaş’ın oylarında çok bir değişim olmayacaktır. Yana geçirme usulü kayacak bu oylar sonuçta AKP’den CHP’ye kaymış gibi gözükecek. Fakat yine de seçilmiş Kral, bir 5 sene daha başımızda duracak diye tahmin ediyorum.

    Bir kez daha “demokrasi” kazanacak.

  • 29 Mart Yerel Seçimleri Kehanetlerim

    Dün akşam itibariyle Yerel seçimlerde hangi belediye için hangi partiden kimin aday olacağı kesinleşti. Yerel seçimler için en önemli duygusal etmenler her zaman olduğu gibi büyükşehirler ve ülke genelinde oy toplamı. Bu kapsamda 29 Mart 2009 seçim dönemi kehanetlerimi paylaşmak istiyorum. Bakalım ne kadarı tutacak.

    • Takibin 4. sırasında, gelişen sanayisinin verdiği iş imkanları ile elde ettiği beyin göçü ve İstanbul’a yakınlığı sayesinde 3. büyük şehir olan, Kocaeli olacak.
    • Kocaeli’de bir önceki seçimde büyükşehir olmanın verdiği ani belediye ödeneği artışı ile bu artış sayesinde belirli yatırımlar yaparak reklam şansı bulan AKP, Sefa Sirmen iyi bir aday olsa da tekrar kazanacak. Kocaeli’de en büyük silahları önceki belediyelerin yapamadıklarını yapmış olmaları, ki bu da büyükşehir olduktan sonra artan belediye geliri ile elbette ki orantılı. Muhtemelen kim olsaydı benzeri başarıyı yakalardı, fakat bundan asla bahsedilmeyecek.
    • Normal şartlarda nufüsa bakıldığında, Kocaeli seçimlerde İzmir’den daha çok öneme sahip olacak gözükse de İzmir “CHP’nin kalesi” yanılsamasıyla yine de İstanbul ve Ankara’nın ardından 3. sırada önemle takip edilmeye devam edilecek.
    • İzmir’de gelişen AKP yandaşı ekonomik güçler (ki İzmir zaten zenginleri açısından en zayıf büyük şehir olmuştur, dolayısıyla zenginleşen AKP yandaşlarının etkisi hızla artmış olur) AKP’yi destekleyecek, halk varolan belediyeye karşı bilenecek. Cemaat örgütlenmesinin de sıklaştığı bölgelerde ve zaten yapısı gereği üretim ve istihdam kenti olmayan İzmir’in fakir bölgelerinde duygusal oylar artacak. CHP’ye biriken kendi tabanındaki tepkiler ve CHP adayının zayıflığı ile MHP ve DSP’ye kayan oylar sonucunda ucu ucuna da olsa AKP İzmir’i alacak. Geçen seçime bakarak İzmir’de AKP-CHP oy oranlarının %40 – 35% civarında olacağını tahmin edebilirim.
    • Seçim takibinin 2. sırasında “Melih Gökçek Krallığı” olarak da bilinen Ankara olacak. Karayalçın 3. kez Melih Gökçek karşısına çıktığı bu seneki yarışta yine kaybedecek. Ankara halkı, AKP olaya el atmadıkça ısrarla kendini krala teslim etmeye devam edecektir. Bir sonraki genel seçimlerde AKP oyları biraz azalacak ve hemen onu takip eden yerel seçimlerde, bugün Melih Gökçek’ten partiyi arındırmamanın cezasını AKP 5 sene sonra fazlasıyla çekecek. Bu sene de Melih Gökçek %40 barajını rahatlıkla geçecektir. MHP ile CHP birbirinden oy çalarak, AKP’yi açık ara galip gösterecektir. Kehaneti abartarak oyların %43-%37-%17 civarında olacağını atabilirim ortaya…
    • İstanbul ise her zaman bir sonraki genel seçimlerin habercisi olduğundan partiler açısından yakından ilgilenilen il olacak. Her kesimden insanın beraber yaşadığı, “küçük Türkiye” nüfus dağılımı ile de basın ve yayın organları tarafından gösterge kabul edilecek. İşte İstanbul’un bu önemi dolayısıyla Başbakan ve parti başkanı sıfatı olmasına rağmen Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’na doğrudan yüklenmeye devam edecek. Normal diplomasi adabında adaya aday, başkana başkan, genel sekretere genel sekreter ilişkisi olmalıdır. Muhatap kabul etmeme durumu da bundan kaynaklanır. Ama tekrar İstanbul seçimlerine dönersek, CHP 70 milyon içerisinde İstanbul için Kemal Kılıçdaroğlu’ndan daha iyi bir aday çıkartamazdı. AKP de bunu bildiğinden ve uzun vadeli etkisinden çekindiğinden her yola başvurarak İstanbul’u kaptırmamak için biraz kişisel, biraz belden aşağı oynayacaktır. Başbakan ve parti başkanı sıfatı olan bir kişinin bireysel olarak Kılıçdaroğlu’na hitap etmesi de bu sebeple sıkça gerçekleşecek bir durumdur. Bu seçimde bütün diplomasi adabı, muhatabiyet kuralları gözardı edilecek, gereği neyse Tayyip Erdoğan tarafından bizzat yapılacaktır.
    • Tayyip Erdoğan’ın bir önceki maddede bahsettiğim kapsamdaki söylemleri, muhatabiyet raconuna uymasa da, bazı basın ve yayın kuruluşları tarafından ısrarla haber yapılacak. Bu kuruluşlardan birisi de elbette ki Zaman gazetesi olacak. Ne de olsa “Abdullah Gül, Kuzey Irak yönetimini ziyaret etsin” önerisini alabildiğine yersiz ve gereksiz olsa bile haberde verecek kadar bu racondan bihaber bir organ (Haber için tıklayın – Çıkartılan güzel bildiriden veya tartışılanlardan bahsetmek yerine bu imkansız ve yersiz öneriyi habere yerleştirmek çok büyük bir gazetecilik ayıbı.).
    • Bütün bunlar olurken tüm basın yayın organları seçime yaklaştıkça artacak şekilde yandaşı oldukları partiyi destekeleyecek haberler verecek, karşıt görüşlerdeki adaylar hakkında kötü durumda oldukları havası yaratacak uydurma veya abartma haberleri pompalayacak. İstanbul’un özel durumu tekrar gözönüne alındığında Zaman gazetesi de özel olarak Kılıçdaroğlu haberlerini eksik etmeyecek (Bkz. Bu hafta boyunca her ne hikmetse yalnızca Zaman’da yayınlanan “Kılıçdaroğlu’nun başını ağrıtan” haberler). Her ne hikmetse bu haberler başka gazetelerde yayınlanmayacak kadar zayıf ve belgesiz olsa da Zaman için manşet olacak.
    • 2002 seçimlerinden beri seçimlere etkisi iyice artan ve istismar edilen basın yayın organları da birbiri ile kavgayı abartmaya devam edecek. Köşe yazarlarına hakaretler, yerine göre halktan uzak (özellikle Tayyip Erdoğan tarafından), yerine göre sözde aydın suçlamaları sıklaşacak. Bu sayede halkın o gazetelerden soğuması amaçlanacak. Taraflı olduğunu gizlemek isteyen gazeteler de bir gün kötülediklerini başka gün pohpohlayacak, içten içe bilecek ki çamur atınca izi kalacak, sanki tarafsız gibi gözüküp uzun vadede baskın çıkacak.
    • Yaftalama karşıtı reklamlar da artacak, değişik kutuplarca da benimsenecek, bu mantıklı söylem de istismar edilerek “diğerleri” yaftalanıp, “bizimkiler” tarafsız gösterilecek.
    • AKP 81 ilde en az 77 ili alacak. İstanbul hariç tüm şehirlerde son dakikaya kalmadan sonuçlar az çok belli olacak.
    • Özetle geçen seçimlerdeki olaylar ve sonuçlar benzer şekilde tekrar edecek. Basın ve yayın hataları büyüyerek artacak, doğruları arada kaynayıp gidecek.
    • “Demokrasi”(!) galip gelecek.

    .

    Aslından kehanetleri kısa tutup, herkesin bildiği üzere çok yakından takip ettiğim, gülüşüne (diğer bir deyişle “doğal maske”sine) kurban olduğum Melih Gökçek’ten bahsedecektim. Bu yazı iyice uzamasın diye burada kesip çok sevgili kralımız hakkındaki yazıyı sonraya bırakıyorum. Nasıl olsa vaktimiz çok, Melih Başkan hep başımızda.

  • 12 Şubat

    12 Şubat’ta olanlardan bazıları:
    1911 – Galatasaray, Fenerbahçe’yi 7 – 0 mağlup etti.
    1920 – Fransızlar Maraş’ı boşalttılar.
    1937 – Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev, Selanik belediyesince sahibinden satın alınarak Atatürk’ün emrine tahsis edildi.
    1959 – Kıbrıs konusunda II. Londra Konferansı başladı.
    1961 – SSCB, Venüs gezegenine Venera 1 uzay aracını gönderdi.

    12 Şubat’ta doğanlardan bazıları:
    1809 – Abraham Lincoln, ABD’nin 16. başkanı (ö. 1865)
    1809 – Charles Robert Darwin, İngiliz doğabilimci (ö. 1882)
    1946 – Ajda Pekkan, Türk şarkıcı, sinema oyuncusu

    12 Şubat’ta ölenlerden bazıları:
    1804 – Emmanuel Kant, Alman düşünür (d. 1724)
    1969 – Vahi Öz, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı, Türk sinemasının “Horoz Nuri”si

    Bu eğlenceli listeden hemen bir ayrıntıyı çıkartmak istiyorum. 1809 yılının 12 Şubat’ı bu tarihler arasında en göze çarpanı. Abraham Lincoln ve Charles Darwin, her ne kadar bizim kitaplarımızda çok yer etmeseler de Dünya tarihine geçmiş iki büyük isim.

    Abraham Lincoln, Atatürk kadar zorluk altında olmasa da çok büyük bir iç savaş sonucunda benzer bir “özgür” devlet kurmuş liderlerden birisi. O zaman kurulan Amerika bizim bugün bildiğimiz tanıdığımız Amerika’dan çok farklıydı. İşin en komik ayrıntısı da Amerikan iç savaşının aynen bizim Kurtuluş Savaşı’mız gibi emperyalist güçlere karşı verilmiş olmasıydı. Gel gör ki Abraham Lincoln ve ekibinin savaştığı emperyalist güçler bugün onların kurduğu devlet ile anılıyor. Bunda elbette 1900’lü yıllar civarında yaşanan sahte krizler ve merkez bankası özelleştirmesinin etkisi var fakat bu konuya hiç girmeyeyim şu anda. Gerekirse daha fazla bilgi için www.zeitgeistmovie.com adresinden “Addendum” filmi izlenebilir. Film maalesef İngilizce fakat birileri Türkçe çeviri hazırlıyordu en son baktığımda. Konuyu bağlarsam, emperyalizm, kapitalist ekonomi (Türkçe bilinen kollarından birisiyle serbest piyasa ekonomisiyle doğrudan ilişkili) ile beslenen, toprak ağalığı – kölecilik – sömürgecilik – mandacılık evriminin son halidir. Bu gün de asıl kalesi ABD değil, şirketlerdir. Şirketlerin kalkanı ABD’dir. Sert mi oldu bu ithamım? Maalesef doğru, kimse alınmasın, bilimsel gerçekler bunlar. Aklınızın bir köşesinde bulunsun.

    Gelelim gelmiş geçmiş en büyük bilim adamlarından birisine… Darwin, herkesin hatalı bilgi sayesinde “Evrim” mucidi olarak bildiği doğabilimci. İlginç olan, Darwin ne “Evrim” fikrini ortaya ilk atan kişi, ne de son halini veren kişi. Darwin aslında “Evrim Teorisi” için en yaygın bilimsel açıklamayı sunan kişi. Bu açıklama da hepimizin bildiği “Doğal Seçilim (yarım yamalak çevirisiyle “Doğal Seleksiyon” da derler). Darwin’in evrim teorisine getirdiği doğal seçilim ile ilerleme açıklaması bilim dünyası tarafından halen en kabul görmüş açıklamadır. Her ne kadar parçalar halen biraz eksik olsa da teori artık bu açıklama ile içerisinde hata barındırmamakta. Eksik parçalar da kazılardan çıkartılan fosillerle tamamlanmaya çalışılıyor.

    Darwin hakkındaki en büyük kavga da ilk başta yobaz hristiyan kiliseleri ile başlayıp, Tüm Dünya’ya sıçramış bir din karşıtı simge yaratılmış olmasından kaynaklanıyor. Darwin’in kendisi hristiyan olmasına rağmen zamanla biriken kaygılar kavgaya dönüştü ve içinden çıkılmaz bir tartışmaya girildi. Ah bir de bilim ile inançları karşılaştırmak yerine karıştırmayı becerebilsek…
    Evrim teorisi ile yapılan şey “insan”ın yaratılmasına karşı çıkmak değil. Bilhassa fiziki yapının nasıl geliştiğini açıklayan bir fikir. Bunun içerisinde ne ruh var ne bilinç… Ama kavganın kopuş nedeni “insan” kavramını gökten inen bağımsız bir varlık olarak hayal edenler. Bugün çıkıp İsa Tanrı değildir derseniz nasıl bir itiraz yağmuru ile karşılaşırsanız, Evrim teorisi de benzer bir tepkiye karşı durmakla yükümlü hale geldi. Müslüman cemaat olarak her ne kadar İsa’nın Allah ile eş olmadığını bilsek de, Hristiyanlık içerisindeki bu yobaz eşleştirmenin hatalı olduğuna inansak da, Hristiyanlık hala bunu savunacaktır. Aynı şekilde karşı taraftan bakarsak Evrim teorisine karşı yürütülen kavga da haksız olabilir, ki muhtemelen öyle çünkü bilimsel dayanaklar var. Bilim de aksi ispatlanana kadar son çözümü doğru saymakla yükümlüdür.

    Bu konuda kavga muhtemelen hemen sonlanmayacak olsa da umudum insanların kendi varsayımlarına sunulmuş bilgi gibi körü körüne sarılmamayı öğrenecek olması.

    Kant’ı anmadan da olmaz fakat ayrıntısına girmeyeceğim. Konu felsefi olduğundan özetleme çabasına bulaşmayacağım bile. Yalnızca belirteyim ki kişisel fikir olarak, Kant gelmiş geçmiş en önemli filozoflardan birisidir, felsefeye ve düşünce dünyasına kattıkları da farkında olmadan benim tercih ettiğim yollardan birisi olduğu için de ayrıca saygılarımı ruhuna gönderirim. (Bunu bana farkettiren uzun Efe’ye de ayrıca selam!)

    İyi ki doğdun Ajda Pekkan.