Kategori: Siyaset

  • Çanakkale Şehitleri Anısına Plazma Televizyon Dağıtılsın!

    Çanakkale Savaşı sırasında savaşan şehitlerimiz ne uğruna canlarını feda ettiler? Devlet için, eşitlik için, bağımsızlık için.

    Çanakkale Savaşı şehitleri plazma televizyon istemedi. Marka cep telefonları, cafcaflı oyuncaklar veya gösteriş imkanı istemedi. O gün meydanda canını “Allah Allah” diye veren şehitlerin tek istediği hak ve hukukun korunması, tam bağımsızlığın sağlanmasıydı. En azından o savaşla doğan güneşin, Mustafa Kemal’in amacı buydu.

    Çanakkale zaferinin 5. yıldönümünde 18 Mart 1920’de Osmanlı tarihinin son Meclis’i Mebusan toplantısı gerçekleşti ve çalışmaya ara verme kararı aldı. Bu da son kararları oldu. Bu kararla da zaten eriyip bitmiş olan Osmanlı yönetimi, Anadolu’da yeni ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti doğarken, kendi kendine son nefesini vermiş oldu.

    1992’de 18 Mart’ta Güney Afrika’da siyahlarla beyazlara eşit haklar veren yasa onaylandı. Yalnızca bizim için değil, Dünya’nın öbür ucunda da 18 Mart birileri için gerçek bağımsızlığın ilk adımı oldu.

    18 Mart 1. Dünya Savaşı dahilinde de olsa dolaylı yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bugüne dek gelen tam bağımsızlık ilkesine gebelik ve ebelik yaptı. O gün ölen şehitlerin derdi de yalnızca buydu. Plazma televizyonları bırakın, bazılarının giyecek çorapları bile yoktu. Çorap sahibi olabilecekleri batılı ülke himayesini değil, tam bağımsızlık altında, çocuklarının ve torunlarının kendi çoraplarını kendilerinin üretebilecekleri bir ülke uğruna şehit oldular. O ülke o sırada henüz doğmamış olan Türkiye Cumhuriyeti olacaktı.

    Saygıyla ve minnetle anıyoruz.

    .

    Peki nedir bu plazma televizyon meselesi?

    Bir düşünün, tanıdığınız bildiğiniz ailelerden yüzde kaçında plazma televizyon var? Ben şahsen ABD ve Avrupa vatandaşı tanıdıklarımı, değişik ülkelerden tanıştığım görüştüğüm insanları da katmama rağmen yine de 1% (yüzde bir!) oranına bile ulaşamadım. Acaba bugün Dünya’da, bırakın yüzü veya bini, her onbin aileden kaçında plazma televizyon vardır?

    Bu sorunun cevabını düşündükten sonra şu haberi inceleyin: Egemen Bağış: “Sosyalizmin Plazma Televizyonu Yok”

    Şahsen sosyalizmi savunacak değilim. Bu yorumda daha önemli alınması gereken gizli mesajlar ve önemli düzeltmeler var. Bu haberi okuyan herhangi bir kişinin nasıl yönlendirildiğini belirtmek ve gerçek bilgiyi paylaşmak şart.

    Öncelikle ben Egemen Bağış’ı uzun süredir dikkatle takip ediyorum. Bana göre AKP içerisinde önceden belirlenmiş sıralamada Ali Babacan’dan sonra 2. kişi olarak kendisi geliyor. Ali Babacan’ın sessiz ve sakin duruşu düşünülürse Egemen Bağış, Erdoğan’dan sonraki başkan olarak düşünülüyor olabilir. Bu konuya girmeyeceğim, araştırın, ne zaman hangi yetkiler ve sıfatlar verilmiş, o zaman göreceksiniz bu mantıklı bir tahmindir. Ve bu tahmin doğrultusunda AKP’nin yıllar sonra halen siyasette olması durumunda Egemen Bağış bir sonraki nesil politik liderlerinden birisi olacaktır. İşte bu gözle baktığımızda Egemen Bağış’ın her açıklaması gelecek nesil için önem taşır.

    Peki bu açıklamada ne sorun var?

    Öncelikle yanlış yönlendirme ve kandırma var. Teorik olarak bırakın “plazma televizyon yoktur” yorumunu, sosyalizmin tanımı gereği sosyalizmin teorisine uygun olarak işletildiği bir düzende “herkesin plazma televizyonu olur”. Sosyalizmin ne kadar uygulanabilir olduğu konusuna girmiyorum. Ama sonuç olarak teorik gerçek şudur ki: “Sosyalizmde herkesin plazma televizyonu vardır.” Ayrıca markalı cep telefonu konusuna girmeyelim. Sosyalizmde “marka” yoktur, o yüzden bu örnek de oldukça yersiz oluyor. Ama herkesin son model ve kullanışlı bir cep telefonu olması beklenir.

    Bu yorumdan sonra birden sosyalist devrimci havası doğurmuş olsam da işin aslı bu değil. Bu yorumdaki asıl derdim adil ve doğru bilginin kullanılarak tartışmaların yapılması. Çünkü hatalı veya yanlış bilgiyle yapılacak şey yalnızca insanları kandırıp gütmek olabilir.

    Gelelim bu açıklamanın altındaki diğer gizli özneye. Açıklamanın muhtemelen yegane sebebi ve bugünkü Dünya liderlerinin en büyük korkusu olan kavram: Devletçilik.

    Dünya’da, özellikle son küresel kriz sonrasında internetin de yardımıyla hızla yayılmakta olan bir “kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin foyasını ortaya çıkarma” kampanyası gelişiyor. Bu kampanya karşısında elbette ki en büyük tehditle karşı karşıya kalan kitle, bugünkü düzeni kuran, yaşatan ve ondan beslenen kitle; yani yatırımcılar ve sermayeler. Bu denklemde varlığını, büyümesini ve istikrarını bu sermaye ve yatırımcılara bağlamış yönetimler de (ki Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu listenin başındadır) bundan nasibini alıyor. Yani varolan düzende büyümek için istikrar, istikrar için yatırım, yatırım için sermaye şart (Ayrıntılı bir yorum için ayrıca Bkz. “Para” Yazı Dizisi). İşte bu kitlenin korktuğu, Dünya çapında büyüyen serbest piyasa ve Amerika merkezli ekonomi karşıtı hareketin şimdilik bilinen tek büyük dayanağı da bizim eski dostumuz “devletçilik”. Bu sebepledir ki krizin çıktığı günden beri, Egemen Bağış’ın son örneğini verdiği üzere, batılı ve batılı ekonomi yandaşı yöneticiler, sosyalizmden ve dolaylı yoldan onu andırdığı için Devletçilik’ten hoşlanmıyorlar. Çünkü herhangi bir şekilde “düzenin sorgulanmasından ve değişmesinden ödleri kopuyor”*. Ve en nihayetinde de kriz vesilesiyle düzenin sorgulanmasına yol açabilecek herhangi bir durumdan korunmak için önlemlerini alıyorlar.

    Devletçilik’in Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden olduğunu hatırlatmama elbette gerek yok. Bizim için yalnızca Atatürk sonrası değil, binyıllardır Devlet hakimiyeti ve yetkisi, asla “öcü” olmamıştır. Orta Asya’dan tutun, bugünkü tüm Türki Devletlere kadar, Devlet her zaman “Devlet Ana” olmuştur. Bu sebeple, yorumdaki hatalı bilgiyi de hesaba katarak, gelecek nesilin politik liderinden bu yorumu duyduğumda üzüldüm.

    Çanakkale şehitlerinin anısını doğru dürüst yaşatmak için, olayları yorumlarken başka milletlerin kültüründen esinlenmiş, “özenti” politikalardan uzak durmamız dileğimle.

    .

    * Nesli’den.

  • Darwin Olayından Gayrı, Tübitak’ta Kadrolaşma

    Önce Tübitak’ta kadrolaşma hakkındaki tarihi olay akışını okuyun: ekşi sözlük yazarından bir yazı

    Öncelikle hemen belirtmek gereken birkaç nokta var:

    1. Ekşi Sözlüğü asla takdir etmem, takip etmem (çünkü bkz. 2. madde). Fakat yine de arada sırada faydalı veya önemsenmesi gereken yazılar olduğundan, küçümsemem de. Bana Nesli’den gelen bu yazıyı okuduğumda da hemen paylaşma gereği duydum.
    2. Ekşi Sözlük, asla ve asla resmi veya geçerli bir kaynak olarak kullanılamaz. Ekşi sözlük yazarları takma isim kullandığından sözlerinin asli değeri olmadığı gibi, bu yazıya özel olarak kaynak gösterilmediği için de resmi kaynak değildir. Fakat, yine de bu haberlerin bir kısmını ben hatırladığım için diğer kısmının da doğruluğunu kabul ettim. Yanlışlar, eksikler veya düzeltmeler olursa lütfen belirtin. Haberler eski gazetelerden zaten bulunabilir.
    3. Bu yazıyı Darwin sansürüne bağlamamak gerekir çünkü daha önce de yazdığım gibi Tübitak’ın resmi açıklamasını kabul etmek ve doğru saymak zorundayız. Bu gibi durumlarda sabırla ve dikkatle, olayları birbirine bulaştırmadan incelemek ancak bizi katıksız doğru sonuca ulaştırabilir.
    4. Türkiye Cumhuriyeti, Süleyman Demirel’in neredeyse her konuşmasında bir kere vurguladığı gibi, bir “Hukuk Devleti”dir. Yani yasalar, kanunlar ne derse o uygulanmalı, hukukun kararlarına ne olursa olsun saygı gösterilmelidir. Darwin örneğinde hukuki bir durum olmadığından resmi açıklamaya inanmalı, öte yandan yukarıda bağlantısını verdiğim yazıdaki örneklerden gördüğümüz gidişat için ayrıca düşünüp olan bitenin farkına varmalıyız.

    Hayatta doğruya ulaşmanın yegane yolu adaletten geçer. Adalet, olaylara tarafsız bakıp, doğruyu adil bir şekilde görmeye çalışmaktır.

    Adil bir bakış açısıyla ele aldığımızda hükümetin yaptığı sayısız doğru iş, karşısında yaptığı sayılı, fakat az ve bilhassa öz tehlikeli ve kalıcı değişiklik mevcut. Ülkeyi bugün itibariyle yıpratan etmenlerden birisi de bu durum.

    İnsanların sıklıkla dediği gibi “kim gelse kadrolaşacaktı” ya da “kadrolaşma işleri hızlandırır, ne güzel işte istikrar sağlanır” gibi avutmalar benim için adaletten ve gerçeklikten oldukça uzaktır. Öncelikle bir devlet içinde istikrar, ancak ve ancak yönetimden bağımsız, partiler ve fikirlerüstü bir yetişmiş devlet erkanı oluşturarak mümkün olur. Öyle bir devlet kadrosu olmalıdır ki, başa kim gelirse gelsin tıkır tıkır işlemelidir. Gerçek istikrar, gerçek sağlam devlet yapısı budur. Yoksa her gelenin kadroyu sıfırladığı bir yapı, her seçimde yeni krizlere, yeni çalkalanmalara mahkum kalır.

    Tersinden baktığımızda “çalıyorlar”, “kilit noktalara adamlarını zorla sokuyorlar” veya “yandaşlarını besliyor, kolluyorlar” gibi suçlamalar da adaletten uzaktır, çünkü bu konuda son sözü bizim veya gazetelerin veya herhangi bir politikacının söylemesi iftiradan öteye geçemez. Bu konularda tek ve son söz her zaman yargıdadır. Yargı çaldı derse çalmış, suçsuz derse suçsuz kabul edilmelidir. “Hukuk Devleti” olmak bunu gerektirir. Adalet, hakkaniyet ve dürüstlük bunu gerektirir.

    Bütün bunların ışığında benim naçizane fikrim de, kendi bilgim ve takip ettiğim haberler doğrultusunda hükümetin çok yoğun bir kadrolaşmaya devam ettiğidir. Bu zaten çok tartışmaya açık bir konu değil, Başbakan da yıllar önce kadrolaşmanın hizmet vermeleri için bir ihtiyaç olduğunu savunmuştu. Tübitak’taki kadrolaşma ise bütün bunların dışında, bağımsız ve bilimsel olması gereken bir kurum olması gereğinden yola çıkarak oldukça tehlikelidir. Belli başlı noktalarda kadrolaşma tartışılabilir diyebilirsiniz, fakat bilimde kadrolaşma, bilimin doğasına aykırıdır.

    Bu doğrultuda, sütten ağzı yanmış birisi olarak kesin ifade kullanmadan bağlarsam… Eğer en başta eklediğim yazıyı yazan kişi, haberleri doğru şekilde vermişse, Tübitak’ın hali, haliyle de bizim bilim geleceğimizin hali biraz puslu olmuş olur.

    Bilim, günümüzün en büyük hazinesi, devletler arası en büyük güçtür. Şakaya da küçümsemeye de gelmez.

  • Uzaktan Bakarak, Günün Yorumu

    2 haberi ve bir yazıyı önem sırasına göre yorumlamak istiyorum.

    1. Sonunda gerçek hızlı trene kavuştuk (Haber için tıklayın)

    Sürekli “hızlı” olduğu iddia edilen ve en az 20 sene öncesinin teknolojisiyle yapılan tren yolları ve trenlerle yıllarca kandırıldıktan sonra sonunda Dünya standartlarındaki ilk hızlı trenimize kavuştuk. Dünya’da “hızlı” tren olmak için saatte en az 200km hızla gidiyor olmak gerekiyor. Bizimkisinin 230km’ye çıkabiliyor olması aslında oldukça vasat da olsa yine de gerçek bir hızlı tren. Bana göre Türkiye’nin ikinci en önemli ihtiyacı demiryolları gelişimi. Ekonomik büyüme, Avrupa Birliği, sözde demokrasi… Bunlar aslında bence ikincil ihtiyaçlar. Bu kadar önemli bir ihtiyacın anca geliştirilmeye başlanması elbette ki siyasi yönetim yanlışıdır fakat onların da kendilerince belirli kaygılarından dolayı bu gecikmenin olmuş olması normal. En azından iyimserim bu konuda.

    Geç de olsa hızlı tren atağına başlanmış olması iyi bir işaret. Umarım bu gelişmeler yalnızca 230km/saat hızla giden vasat hızlı trenlerle ve yalnızca şehirlerarası ulaşımda kalmaz, tüm şehirlere ve şehir merkezlerine, Dünya standartlarını zorlayacak örneklerle yayılır.

    Darısı, bana göre en önemli ihtiyacımız olan, tarımsal gelişimin başına…

    .

    2. Zaman sustu sustu, yetkinliği olmayan bir “yorum”u manşete taşıdı… (Yorum yazısı için tıklayın)

    2 gündür ısrarla Zaman gazetesinde çıkacak Tubitak-Darwin tartışmasının haberini bekliyorum. Günde en az 3 defa girip haberi nasıl vereceklerini merak ederek siteyi dolaşıyorum… 2 gündür ne haberden ne de konudan bahsetmeyen Zaman internet sitesinde bir “profesör” yorumu yayınlanmış. Şahsen haberi “Zaman” gözüyle görmek isterdim ve anlayışla karşılardım fakat haberini yapmadıkları bir şeyi eleştirmeyi, o konuda bilimsel anlamda yetkinliği olmayan bir eğitim bölümü profesörünün mektubuna bırakmayı bir gazeteye yakıştıramadım. Muhtemelen Zaman kendi tarafını alenen ve resmen belli etmemek için yine bir sözde uzmanın mektubunun arkasına saklanmış.

    Yazıya değinmeyeceğim. Yalnızca bu yazının altında aramamız ve bulmamız gereken anlama değineceğim. Öncelikle “Evrim teorisi” veya “Evrim kuramı” adı üzerinde halen ispatlanmamış fakat çoğu bilimadamı tarafından mantıklı ve olası bulunan bir fikir. Evet, evrim henüz tam olarak ispatlanmadı. Buna sebeple tüm Dünya’da “gerçek” bilimadamları halen bu konuyu araştırmaya devam etmekte. Yapılmış bu yorum ise evrimin kendisi gibi ispatlanamaz önerilerle dolu. Bunu tartışmak, gereksiz yere kitleleri kışkırtmaktan başka bir yere bizi götürmez.

    Hepsini bir yana bırakalım, bu yorumu yazan “profesör” de aslen bir biyoloji veya genetik profesörü değil, biyoloji eğitimi profesörü (halk arasındaki adıyla lise biyoloji öğretmenliği bölümü profesörü). Herkesin hakkını vermek gerekir. Bir konu üzerinde çok okunup çok araştırma yapılabilir, benim de yapmaya çalıştığım gibi. Bir konu üzerinde fikir yürütülebilir. Herşey yapıldıktan sonra son noktaya gelindiğinde, tüm yorumların ve fikirlerin ardından geçerli bilimsel gerçekler ise ancak bilimadamlarının bilimsel çalışmaları sonucunda ortaya çıkar.

    Bugün itibariyle ne “Evrim vardır” demek ne de “evrim yoktur” demek bilimselliğe sığmaz. Dolayısıyla bu tür tartışmalar ve yorumlar ancak “Fenerbahçe mi daha büyük Galatasaray mı?” sorusu kadar anlam ifade eder…

    Burada önemli olan nokta yine de evrimin olup olmaması değil, Zaman’ın gazete olarak ne haberi ne de Tubitak’ın resmi açıklamasını manşetten vermemiş olmasına rağmen bir “yorum”u tutup manşete yerleştirmesidir. Bu da tarafsız yayın anlayışına uymaz. Tarafsız yayında haber içeriklerine eşit önem verilmelidir. Tarafsız habercilikte bir haberin eleştirisi, haberin kendisinden daha öne çıkartılamaz, tersi durumda da eleştiriler saklanamaz.

    .

    3. 40 Hadis Ezberleyene 100 TL Yarışması (Haber için tıklayın)

    Her ne kadar bu konuda tahminimce bir sürü tartışma yapılacak olsa da bana göre hepsi yersizdir. Resmi kayıtlara göre %99’u müslüman olan bir ülkede Hz. Muhammed’in doğumu ile ilgili bir haftanın kutlanması kadar doğal bir yaklaşım olamaz. Yine de bunun elbette ki adaletli bir şekilde yürütülmesi ve yansıtılması ilk koşul olmalı.

    Çocuklara hadisleri ezberletici bir yarışma elbet olabilir, fakat bBana sorarsanız hadis ezberletmek yerine bir hadisi ele alıp bir kompozisyon yazdırıp kompozisyon yarışması yapmak daha uygun olurdu, fakat yine de henüz bu yetkiye sahip olmadığımdan bunu yalnızca bu yazıyı okuyanlarla paylaşabilirim. Ezberciliğe karşı, edebiyatı destekleyici bir yaklaşım, daha yapıcı olurdu.

    Bu haberdeki yanlış ne “Kutlu Doğum Haftası” kavramı, ne de çocuklara hadis ezberletilmesi durumu. Haberdeki yanlış, “Laiklik” ilkesi ile ne kadar çakıştığını yargının daha iyi bileceği üzere, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yarışmayı duyurmuş olması. Ramazan Bayramı ile ilgili yarışma olsa duyuracaklar, Noel yarışması yapılırsa duyurmayacaklarsa bu laikliğe uymaz. Laiklik tüm dinlere eşit yakınlık göstermektir… Dolayısıyla ya hiç bulaşmayacak, ya da hepsine eşit yakınlıkta olacaksınız. Bu durumda Milli Eğitim Bakanlığı kendi kendine diğer dini bayramları ilgilendiren yarışmaları da duyurma görevini üstlenmelidir. Haydi buradan yak…

    Bir diğer yanlış da “yarışma” adı altında bu işin bir çeşit sömürüye uygun hale getirilmiş olması. Benim bildiğim yarışmada kazananlara ödül verilir. Bir kompozisyon yarışmasında her kompozisyon yazana ödül verilmesi ne kadar anlamsız ise, bu “yarışmada” da her 40 hadis ezberleyene para verilmesi anlamsız oluyor. Bu şekilde tasarlayarak, bu kriz döneminde, gerçekten belirli bir suistimali işe dahil etmiş oldukları ortaya çıkıyor. Bu yanlışın tekrarlanmaması ummaktan başka yapabileceğim bir şey de yok.

  • Evrim “Aldatmacası” ile Kendi Kuyumuzu Kazmak

    Dün akşam Türkiye haberlerini gözden geçirirken geçenlerde Amerika ile dalga geçtiğimiz bir konunun Türkiye’de de manşetlik bir olay yarattığını gördüm. Tübitak’ın yayınladığı Türkiye’nin resmi anlaşılır bilim dergisi “Bilim ve Teknik”, son sayısını gecikmeli çıkartacakmış. Üst kurul (yönetim kurulu) tarafından derginin tasarlanan kapak konusu ve içeriğindeki yazıları çıkartılmış, genel yayın yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman da görevinden alınmış.

    Bu olay dizisinde birden fazla önemli hata bulunuyor.

    1. Dünya Darwin yılı olarak uluslararası alanda kutlanan bu yılda, Darwin’in 200. doğum gününe gelen Mart ayında bu kapağın kullanılması çok normal. Teoriyi bir kenara bırakalım, Darwin, Einstein (Aynştayn) fizik biliminde ne ise, Biyoloji biliminde odur. Dolayısıyla yaşamış en büyük biyolog için bir bilim dergisine defalarca kapak olmak oldukça normal karşılanmalıdır.
    2. Kapak konusu olmaktan çıkartılmanın yanısıra, dergi içerisindeki 15 sayfalık içeriğin de çıkartılması ile konunun kasten sansürlendiği hissi verilmiş oldu. Muhtemelen de aynen öyle oldu, fakat Tübitak ve “Bilim ve Teknik” tarihinde daha önce bu şekilde bir üst kurul sansürü yaşanmamış olması da cabası. Bu durumda Tübitak atamaları ve bilimsel altyapımızda de yapılıyor olması muhtemel kadrolaşma (hatta Darwin karşıtlığından anlaşılacağı üzere bilimsellikten uzak bir kardolaşma) olması ihtimali çok yüksek.
    3. Bilime ve bilimsel yaklaşıma saygısızlık. Evrim kuramı ister doğru ister yanlış olsun, Darwin ve kuramları ortaçağ Newton fizik yasaları, günümüz Einstein (Aynştayn) kuramları gibi bilimsel kabul görmüş fikirlerdir. Bilimde aksi ispatlanana kadar doğruluğu kabul edilen bu tür kuramlar bilimsel yaklaşımın temelini oluşturur. Darwin de bir çok eski kuramı çürüterek ulaştığı kuramlarında bugünün “bilimsel doğru”sunu yaratmıştır. Buna saygı göstermek her bilim insanının ve aklın ilk görevidir. Ardından ikinci adım olarak istendiği kadar eleştiri ve şüpheye yönelinebilir. Bilim adım adım ilerler. Önceki kuramları saygıyla karşılamadan bir diğerine, ve en nihayetinde de doğruya, ulaşılamaz.
    4. Darwin’in çalışmaları ve ona bağlı olarak “Evrim” kuramının karşısında olmayı tercih eden kesimlerin bilgi eksikleri olması en zayıf yönleri. Bu kişiler evrim kuramına en kutsal ve iyi niyetle bile itiraz ediyor olsalar bile, dayanakları bilgi değil, kulaktan dolma söylentiler ve hikayeler olduğundan dolayı iddiaları yetersiz ve yerine göre adaletsiz kalır.

    .

    Dünya’da evrim karşıtlığı genellikle yobaz Hristiyanlar tarafından yürütülse de Türkiye’de genellikle yobaz olmayan, saf ve iyi niyetli, fakat yeterince bilgi edinememiş dinibütün veya “milliyetçi” kişiler tarafından sürdürülür. Bu gözle iki tarafı da ele alırsak:

    • Darwin’in Hristiyan olması ve aslen Tanrı inancı olan bir bilimadamı olmasını bir yana bırakalım, evrim kuramının Allah’ı bizim önceden kestirdiğimizden ne kadar daha yücelttiğini farketmemek yalnızca gaflet olur. Kadere inanan bizler için, herşeyi yaratan ve bilen yüce Allah’ın en başından hayvanların ve insan vücudunun gelişimini tasarlayamamış olması mümkün değildir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen, önce vücudun yaratılıp sonra ona ruh eklenmesi olayı da evrim değildir de nedir? Evrim, bu süreçte oluşan vücut olamaz mı? Bilimde de tesadüf yoktur, Allah katında da. Bilim tüm Dünya’da aslında Tanrı’nın büyüklüğünü gözler önüne seren tek kurumdur. Sırf bu sebeple bile bilimin özünü keşfetmeden yürütülen bilim-din karşılaştırması yobazlıktan ve cehaletten öteye geçemez. Sırf bu yüzden yüzyıllardır, bilimadamları ile yobazlar karşı karşıya gelip hem bilimin hem de dinin lekelenmesine sebep olmuştur.
    • Türk milliyetçiliğinin temel taşlarından olan “kurt” simgesi hakkında büyük Türk mitolojisini bilmeyen masum genç milliyetçi akım, bahsi geçen “kurt”u dağlarda gezen 4 ayaklı hayvan olan kurt zanneder. Halbuki bilmezler ki evrende Dünya’dan takip edilen en büyük takım yıldızlardan birisi (ki tüm mitolojilerde en önemli yıldızlardan sayılan Sirius çiftini ve bu çiftteki yine “kurt” sıfatlı Sirius-B yıldızını da içerir) “Büyük Kurt Başı” şeklindedir ve binyıllardır bu sıfatıyla bilinir. Milliyetçilerin evrim karşıtı duruşunda Türklerin maymundan değil fiziksel olarak kurttan geldiğini savunmak hem bu açıdan bilgisizlik hem de dünyada gelmiş geçmiş en büyük kültürlerden olan Türk kültürünü ve büyük Türk Mitolojisini küçültmek olur. Bu konuda da kendi saygınlığımızı bilgisizliklerimizle kazara örtme çabalarımız elbet çok yakında günışığına çıkacaktır. Türk mitolojisi de Antik Yunan, Çin, Eski Mısır, çeşitli eski Güney Amerika  kültürlerindeki gibi sahip olması gereken saygınlığa ve yol gösterici konuma ulaşacaktır.

    Bir konuda fikir belirtmeden önce duygularımıza değil, tek kaynak olması gereken gerçeğe, yani bilgiye güvenmeyi en kısa zamanda öğrenmemiz dileğimle, herkese selamımı aşağıdaki 3 alıntı ile gönderiyorum.

    .

    “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir (bilgidir), fendir (bilimdir). İlim (bilgi) ve fennin (bilimin) haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.” – M. K. Atatürk (Kaynak: vikisöz)

    .

    “İlim (bilgi) bir hazinedir; anahtarı sormaktır. Allah size rahmet etsin, sorun; çünkü sormakla dört kimse mükâfat alır: Soran, cevap veren, dinleyen ve onları seven”. – Hz.Muhammed (Kaynak: vikisöz)

    .

    “Sana ilim (bilgi) geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.” – Kur’an-ı Kerim, Ali İmran:61 (Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)

    .

    not: “ilim”, Arapça’da ilm (bilmek) kökünden gelir, bilgi anlamındadır.

  • “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?) / “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce))

    Para kazanmanın bana göre adil olan tek yolu vardır: Üretim.

    Siz ne üretiyorsunuz? Mal? Hizmet? Sanat?

    Sıkça duyduğumuz bir terimi hatırlayın: “paradan para kazanmak”. Genelde borsa, döviz veya benzeri yatırımlar üzerinden kar etme sürecine takılan sıfattır. Kelimelerin anlamını incelediğimizde bir anlamı yok gibi gelebilir ilk bakışta. Sonuçta kafaları kurcalayan soru aynıdır: “Bu paradan para kazananlar, ne üretiyorlar ki?”

    Paradan para kazananlar, yatırımlar yoluyla kar etmenin yanısıra duruma göre bir de bankalar aracılığı ile para üretirler. Bankalar da bu düzenin kaymak tabakası olarak bu fedakarlığı üstlenir. Kalpazanların yasadışı yollarla yapıp, hapse atılmasını sağlayan eylemi, bankalar kağıt üzerinde uygular, yasalar tarafından korunurlar. Bunlar bir yana dursun, zaten hatırlarsanız “para” dediğimiz şey de aslen bir değere karşılık gelmiyordu ve yalnızca bir “yasal ödeme” belgesiydi (Bkz. Para Nedir?).

    Kalpazanların yaptığı iş temel olarak, sahip olmadıkları parayı varmış gibi göstererek vatandaşa vermektir. Bu tanım içerisinde elimize kalemi alıp “Kalpazan” kelimesinin üzerini çizip, yerine “Banka” yazarsak da tanımda hiçbir yanlışlık olmaz. Bankalar farklı olarak, parayı fiziksel olarak “basarak” değil, “üreterek”(!) yapar. Kalpazanlık ve bankaların günümüzde geçerli olan kredi sistemi arasındaki temel fark da bankaların yasalar tarafından desteklenmesidir.

    Bankalar nasıl para “üretir”? Parayı nasıl olur da yoktan var ederler? Cevabını parasal yapının aynen alındığı Amerika’dan bir espriyle verebiliriz: “Because they can…” (“Çünkü yapabilirler…”)

    Yasal olarak, bankalar kredi verirken, olmayan parayı kredi olarak verme hakkı vardır. Burada düzen öylesine basit bir mantıksızlık üzerine kurulmuştur ki, bu basitlik, mantıklı düşünen, ekonomiyi gözünde büyüten beyinlerimizi ilk anda kilitler!

    Temelini Amerika’daki “Modern Money Mechanics“ten alan bu yapı bizde de aynen 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile oluşturulmuştur. Bankacılık Kanunu Madde 54’te verilen hak ile bankalar özkaynaklarının 8 katını aşmayacak şekilde kredi verebilirler. Yani ben bir banka olsaydım, cebimde, evimde, kasamda toplam 100 Lira olsa bile, birilerine toplam 800 Lira borç dağıtma hakkına sahip olurdum!

    Bankaların imdadına yetişen sayısız yöntem var. Bu krediler elbette ki para olarak verilmiyor. Teminat mektubu, bono, hesaba aktarma (tamamen bilgisayar üzerinde kalan sanal rakamsal para) gibi çeşitli şekillerde bankalar bu varolmayan parayı sanal olarak verebiliyor.

    Benzer bir sistem başka herhangi bir yapıda işleyemez. Bir fırın 100 ekmek pişirip 800 ekmek satamaz. Bir fabrika 100 araba üretip 800 araba satamaz. Öylesine şaşırtıcı parlaklıkta geliştirilmiş bir tuzaktır ki bankacılık sistemi…  Yalnızca Tanrı’da olması beklenen özelliği yüzsüzce üstüne almaya girişmiştir bu düzeneği geliştiren ilk büyük uluslararası bankacılar.

    Bugünkü düzende istediğimiz kadar kendi kendimize tartışaduralım. Kriz, faiz, büyüme, istikrar, enflasyon… Ne olursa olsun kazanan her zaman yalnızca tek taraf olacaktır.

    .

    5 yazıdır anlatmaya çalıştığım temel noktaları birer cümleyle özetleyecek olursak:

    1. Para aslen değer ifade etmez çünkü sürekli artar, gerçek değeri göreceli ve sanaldır.
    2. Düzenin en büyük amacı istikrarlı büyümedir. Bu koşulda, şu anki yapı dahilinde istikrarlı enflasyon kaçınılmazdır.
    3. Asıl canavar enflasyon değildir, düzenin kendisi ve temelindeki yapıdır.
    4. Faiz, düzenin ortadan kaldırılması gereken en büyük adaletsizliğidir ancak onun da gizlediği daha önemli bir yanlışlar vardır.
    5. Düzen, bankalar için işler, bankalarla işler. Düzen insanlara değil, insanlar düzene çalışır.

    Köleliğin yüzyıllar boyunca evrimleşen yapısından tamamen kurtulmak için, mevcut iktisadi düzenin temelden değişmesi veya toptan kaldırılması insanlığın geleceği için kaçınılmaz bir ihtiyaç.

    Dünya’yı saran bu ekonomik gribin tedavi edilmesi, kurtuluşun ve gerçek adaletin sağlanması için ilk adımlardan birisi olmalı. Gribin her kış yaptığı gibi, her krizde şekil değiştiren fakat varlığını aynen sürdüren bir virüs… Aynen grip gibi, küçümsendiğinde ölümcül sonuçları olabilen bir hastalık… Her şeye rağmen gripten farklı olarak, insan beyniyle yaratılmış ve yine insan beyniyle yok edilebilecek bir hastalıktan giriş aşamasında bahsettim 5 yazıda.

    Umarım üzerinde düşündürebilmişimdir.

    .

    “Permit me to issue and control the money of a nation, and I care not who makes its laws.”

    – Mayer Amschel Rothschild, International Banker

    Çevirisi:

    “Bana bir ulusun parasını kontrol etme yetkisini verin, yasalarını kimin yaptığını önemsemem.”

    – Mayer Amschel Rothschild, Uluslararası Bankacı

    .

    “The modern banking system manufactures money out of nothing.”

    – Sir Josiah Stamp Director, Bank of England 1928-1941

    Çevirisi:

    “Çağdaş bankacılık sistemi parayı yoktan üretir.”

    – Sir Josiah Stamp Director, İngiltere Merkez Bankası 1928-1941