Kategori: Siyaset

  • Anlatamadım

    Halkım ben.
    Sevdim,
    umudu, hakkı, hukuku
    seveni sevdim.
    Yobaz sandılar, cahil ettiler
    güldüler önce, aman dediler
    Denedim, şans verdim
    Anlatamadım.

    Korktular benden.
    Desteklerim sandılar
    ileri gidenleri, sivrilenleri
    sövdüler.
    Yok saydılar, cahil ettiler
    müstahakmış böyle, illallah dediler.
    Denediler binbir türlü
    Anlaşılamadım.

    Dinleyenim olmadı.
    Hele duyuverin dedim
    Görüverin, gelin…
    Kapandım.
    Açılayım desem, fırça yedim.
    Anamı da aldım, gittim.
    Küstüm, sözümü geri aldım
    Dinletemedim.

    Sevenler olmadı.
    Barış, derdi Ata’m
    o senin kardeşin derdi
    Annem, uzak.
    Unuttum.
    Ne zorunuz var, anlayamadım.
    Hırlasa mıydım da dinletemedim?
    Dindiremedim.

    Hepsi benim.
    Sen, ben, o hepsi benim,
    Onlar, -cılar, -cular, -ciler dediler
    Yok, siz ne bileceksiniz dedim.
    Bize dinletemedim, dindiremedim
    Ben, sen, o diye diye
    biz etmez dedim, anlaşılamadım.
    Biz biriz dedim…
              anlatamadım.

                        ufuk.

  • Dünya Liderleri (Sağolsunlar) Krize Çözüm(!) Arıyor

    Haberler için gözümüzü öyle bir batıya dönmüşüz ki sormayın gitsin. Dünya dediğimiz zaman bile artık Batı’dan başka tanım düşünmüyoruz. Sanıyoruz ki batı öylesine kusursuz, öylesine hatasız…

    Bunun en son örneğini geçenlerde Başmüzakerecimiz Egemen Bağış hepimize verdi, en azından haberleri takip edenlere… Hakkımızı ve isteklerimizi korumakla ilişkili müzakere görevinin ilk gününde muhteşem bir müzakere ve pazarlık anlayışıyla itiraf etti batıya olan muhtaciyetimizi(!). “Avrupa Türkiye’nin Diyetisyenidir” benzetmesinin ardından açıklamasında başmüzakerecimiz kabaca “Avrupa doğrusunu bilir, ne derseniz biz yapmak zorundayız” dedi. Anlayacağınız durum iyiden iyiye çığrından çıktı. Müzakerecimiz yaman, halimiz duman.

    Yorumsuz hatırlatma:

    “Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”

    – Mustaka Kemal Atatürk

    Gelgelelim batının biz onlara yamanmaya çalışırken nelerle uğraştığına…

    Batının şu sıralar en büyük sorunu, ikinci kez alenen patlayan, büyük krizden kurtulmak, kurtulurken de insanlara bir daha kriz olmayacağı masalını yutturmak. Değişik yöntemleri var bu amaç doğrultusunda…

    Örneğin değişik tehditlerle mevcut ekonomik düzene destek vermeyenler veya tepki koyanlar ezilmeye çalışılıyor. Bunun son örneğini BM genel sekreterinin “kriz bazı devletlerin sonu olacak” açıklamasında gördük. Gizli gizli de değil, alenen, sözümüzü dinlemezseniz arada kaynar gidersiniz tehdidini veriyorlar anlayacağınız.

    Bir yandan da “hangi ülkeler kalsın, hangileri gitsin” dercesine kendi kendilerine planlar yapıyorlar. Bunun en somut organı elbette ki NATO. Son NATO zirvesinde alınan kararlarla Afganistan sıradaki kurban seçilirken bazı NATO ülkelerinin rica minnet nazlanmalarıyla aradan kaynayan gariban ülkeler de yok değil (Bkz. NATO’nun Afganistan kararı ve Yunanistan’ın Makedonya’yı vetosu ile ilgili haber).

    Son olarak da, masum ve habersiz halklar bu sırada çok yıpranmasın da isyan etmesin diye, bu “kontrol edilemez” küresel kriz için “mucizevi” çözüm aradıkları havası yaratıyorlar. Bunun için görevli organ da şu sıralar G20 zirvesi (Bkz. G20 zirvesi ile ilgili haber). Dünya liderleri sağolsunlar bizim için(!) krize çözüm(!) arıyorlar. (Ayrıca, G20 zirvesine katılan Başbakanımızın fotoğrafta “Dünya Lideri Obama”‘nın yanını yer kapmış olması dikkatimden kaçmadı. Başbakanımız yaman, halimiz duman… Fakat konumuz bu değil.)

    G20 zirvesinin asıl amacı krize çözüm bulmak dedik. Hatırlarsanız krizin çıkma sebebi; kontrolsüz verilen borçların karşılanamaması ve ardından finans akışının durup, borcunu ödeyemeyen kredi sahiplerinin iflas etmesiydi. En azından kabaca bu şekilde tanımlayabiliriz. Şimdi de G20 zirvesinin ilk toplantısıyla ilgili yazılan bu haberden bir parçaya göz atalım:

    “….yayımlanan sonuç bildirgelerinde, küresel büyümenin canlandırılması, borçlanmanın desteklenmesi, küresel finansal sistemin güçlendirilmesi, her türlü korumacılıkla mücadele, çabaların süreklilik arz etmesi, serbest ticaretin önünün açılması, bankalara likit desteği….”

    Daha nasıl gözünüze sokardım bilemiyorum… Koyulaştırdığım kavramlar ne anlama geliyor?

    Küresel büyüme ve küresel finansal sistemi: “Para” Yazı Dizisi‘nde de kabaca bahsetmiştim bu konulardan. Mevcut “küresel” parasal düzende büyüme demek, borcun artması demek, sabit enflasyon demek ve dolaylı yoldan üretimin değil, tüketimin artması demek. Krizde çektiğimiz acılar bunlar yüzünden değil miydi sanki?

    Borçlanmanın desteklenmesi(!): Yorum yok…

    Serbest Ticaret: Krizin en büyük etmenlerinden birisi küçük yatırımcıların ve tüketicilerin para akışını durdurması, yani batması veya fakirleşmesiydi… Peki serbest ticaretin desteklenmesi bu şartlar altında uzun vadede kime fayda sağlar? Anladınız siz onu…

    Bankalara likit desteği: “Para” Yazı Dizisi‘nde de bahsettiğim gibi bankalar likit desteği demek, piyasaya para eklenmesi demektir. Enflasyon oluşacak sorunlardan en zayıfı olacaktır. Bankalardaki sanal para artışı, durma noktasındaki para akışını desteklemek için yine riskli kredilere yol açacak, 1930-2010 aralığından çok çok daha kısa bir sürede daha da büyük bir krize yol açacaktır.

    Biz de bu sırada hak, hukuk, küresel adalet için değil; arada kaynayıp gitmemek, Obama’nın yanıbaşında resimde çıkıvermek gibi şeyler için mücadele veriyoruz. Bize dokunmayan yılan aman bin yaşasın.

    Ben daha ne diyim…

  • MHP: 1 – Obama: 0

    Nasıl futbol maçlarında şık hareketlerden sonra sunucu bazen “yeşil sahalarda görmek istediğimiz hareketler” diye yorumlarsa bahsedeceğim gelişmeyi de benzer bir şekilde “dış politikada görmek istediğimiz hareketler” şeklinde yorumluyorum.

    Dün sabah yazımı yazdıktan hemen sonra “Obama’nın muhalefet liderleriyle topluca görüşmek istediği fakat MHP’nin bunu etik bulmadığı için kabul etmediği” haberini okudum. Okur okumaz içim gitti bu konu üzerine yazı yazmadığım için. Aynı gün 2 yazı koymak istemedim. Sağolsunlar hemen olayı tam da istediğim şekilde neticelendirip bugün ivedi olarak bana bu imkanı tanımış oldular. Bugün itibariyle maçta son durum şu şekilde:

    MHP: 1 – Obama: 0 (Bkz. Obama, MHP’ye yutturamadığı için muhalefet liderleriyle tek tek görüşecek!)

    Öncelikle Obama’nın muhalefetle neden görüşmek isteyeceğini bir düşünelim. Obama’nın muhalefetle konuşacak ne gibi bir meselesi olabilir? Ben haberi okur okumaz aklıma DTP ile MHP’yi aynı masaya oturtup abi nasihatları sıralanmasından başka bir sebep göremedim.

    CHP, kendisini bağlayan bir mesele olmamasından dolayı ve Obama’nın dayanılmaz hafifliğine karşı koyma gereği olmadığından, teklifi hemen kabul etmiş. Zaten CHP bir nebze daha sesini duyurabileceği her imkanı kullanmak zorunda. Sırf bu sebepten bile teklifi kabul etmesi çok normal, hatta doğru bir hareket.

    DTP dünden razı böyle ortamlara. 22 Temmuz seçimlerinden beri her fırsatta böyle ortamlar yaratıp, annesine ağabeyini şikayet eden çocuk tavrına girmek için can atar gibiler (benzetme olduğuna dikkat çekerim, kimse alınmasın).

    MHP ise Obama’nın toplu görüşme isteğinde bana göre hedef alınmış başlıca etmen. Bu tuzağa düşmediler. Açıklamalarından da aynen bunu farketmiş oldukları açık: “Etik değil”. Ne etik değil? Obama ile oturup görüşmek mi değil? Alakası olmadığı çok açık. Elbette ki etik olmayan, teklifin içerisinde gizlenmiş nihai amaç.

    MHP yemi yutmadı. Haliyle Obama teklifini geri çekemedi. MHP’siz bir görüşme de yapamazdı. Çocuklarını dizinin dibinde toplayan baba konumundan, paşa paşa MHP’nin lafına gelen misafir konumuna geçti. Olması gereken de zaten başından beri buydu. Kimse alınmasın, gücenmesin. İster Obama olsun, ister Fidel Castro, ister Uganda ister Filipinler başkanı. Misafir misafirdir. Dünya bir Amerikan İmparatorluğu olmadığı için zaten “Obama abimiz ne derse o olur” demek baştan kaybetmektir.

    “Diklenmeden dik duruyoruz” diyenlerin bu söylediklerinin nasıl yapılacağını bu örnekle öğrenmesi dileğimle.

  • Seçimle Verilen Dersler

    Farkettiniz mi bilmiyorum fakat bizim milletimiz inatlaşmaya gelmiyor. Biraz tersimiz ters. İnada inat yaklaşımımızla aslında sıklıkla liderlere hadlerini bildirmesini biliyoruz. Belki bazen yeterince değil fakat yine de belirgin mesajlar kendiliğinden çıkıveriyor her seçimde.

    2002 seçimlerinde “aman AKP birinci olmasın” kampanyasına inat, eski liderlerin tekrar tekrar gelmesine duyulan bıkkınlık ve krize de tepki birleşerek yepyeni bir tablo çıkmıştı ortaya. Bir seçim sonra MHP’nin sivriliklerini yontmakta ısrarcı olması, meclisteki yalnız muhalefetin yersiz, zaman zaman seviyesiz kavgaları ile AKP uçuşa geçti ve MHP geri dönebildi. Bu da bence yine birilerine haddini bildirme anlamındaydı. Bu seçimde de, her ne kadar genel seçim olmasa da, belirgin bazı haddini bildirmeler ve işaretler görülmüş oldu.

    Sırayla bakarsak… (İl il incelemek için kullanımı en kolay sayfa Zaman‘ınki sanırım, inceleyebilirsiniz.)

    AK Parti açısından baktığımızda, kendine yakın medya tarafından “halk güvenoyu verdi” şeklinde yorumlanarak, verilen açık mesaj yumuşatılmaya çalışılsa da aslında durum çok hassas. 40 ili almış olmasına rağmen AKP’nin bu 40 ilden 20’sinde ciddi rekabete karşı nispeten ucundan kazanmış olması aslında büyük bir “taban kayması”nın işareti (“AKP’nin tabanı” denen kesimin bir “taban” olmaktan çok uzak, AKP politikalarını değil dönemsel ihtiyaçlar sebebiyle AKP’yi desteklediğini düşündüğümden bu terim biraz garip aslında). Geçen seçimlerdeki göstergeler AKP’yi neredeyse her ilde açık ara öne çıkartırken bu seçimde artık toparlanan muhalefet ve tek veya iki kutuplu yapıda çözülme görülüyor. Bugün AKP 40 il kazanmış ve %39 oy almış olsa da, belki şartlar çok az daha farklı olsaydı (örneğin atıyorum seçim 2 ay sonra olsaydı) belki yine %35 üzeri bir oy oranıyla bu defa 20 ille yetinmek zorunda kalabilirdi. Olmadı, fakat olmaya bu kadar yakın olunmasından AKP’nin ciddi dersler çıkartması şart.

    Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Doğru da demişler. Her ne kadar 20 ilde AKP ucundan kazanmış olsa da neredeyse bir o kadar ilde de aynı şekilde kaybetmiş durumda. Bu da Başbakan’ın açıklamasında değindiği “81 ilin hepsinde AKP var” fikrini doğrulayan işarettir. AKP açısından oldukça olumlu bir onay ve güven göstergesidir. Zaten başka herhangi bir şekilde %39 oy alınması da mümkün değil.

    Bir önemli nokta da Başbakan, Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı tarafından yapılan “hükümetle uyumlu olmayan belediye iş yapamaz” tehditlerine vatandaşın verdiği sert cevap. “Tehditlerini de al git” diyen 41 ilden Başbakan bu cevabı açıkça almış olacak ki açıklamasında da “her belediyeye eşit uzaklıkta olacağız” demek zorunda kaldı. En azından umudum bu sözü bu sebeple söylemiş olması. Bunu da ancak zamanla göreceğiz.

    CHP tarafına geldiğimizde hemen herkeste aynı düşünceler uçuştuğu belli oluyor. Azıcık gazeteleri ve internet yorumlarını kurcalarsanız ilk yorumlar, CHP’nin çıkışının olumlu olduğunu fakat Baykal ile ısrarla bu işin sonuçlanmayacağı fikrini körüklüyor. Baykal bu tür uyarıları anlamamakta ısrarcı. Ne CHP’den ayrıldığında Ecevit’e akan oylar ne de 2007 seçimleri bu durumu değiştiremedi bir türlü. Belki de Baykal hala çözüm bulamadı, veya güvenebileceği birisini göremedi yerini bırakacak. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hayranlık uyandıran çıkışı ve İstanbul örgütünün yıllardır CHP’nin özlediği çalışkanlık ve yaklaşımı bugünkü sonuçta birincil etkendir bana göre. Halk da, özellikle İstanbul’da bunu ödüllendirdi. Şimdi konuşulmaya başlanan “Kemal Kılıçdaroğlu CHP’nin başına geçsin” isteği bence çok anlamsız. Kılıçdaroğlu’nun sakin karakteri Ecevit ve Gandhi gibi kişilerle özdeşleştirilerek desteklenebilir fakat bu ancak Baykal’ın kendi desteğiyle başarıya ulaşacaktır. Aksi takdirde bölme, bölünme, rekabet gibi unsurlar seçmeni soğutabilir. Aklımın bir köşesine de bu arada İstanbul İl örgütünü ve başkanı Gürsel Tekin’i yazıyorum, ileride isimlerini sıkça duyacağımız artık kesinleşti…

    İzmir’de de halk bahsettiğim “inatlaşmaya gelmeyen” tavrını koydu. CHP %50 sınırını geçti ve yalnızca 1 ilçeyi kaybetti, o da DP’ye. Genel seçimlerde bile %40 oy alamamış bir CHP’nin bu başarısındaki en büyük etken bana göre kesinlikle Başbakan’ın İzmir ısrarıydı. Halk ısrara, iddialaşmaya ve baskıya gelmiyor. Bunu artık herkesin anlaması gerek. Sanırım Başbakan 2002 seçimlerini %100 kendi başarısı sanmış ki bu dersi o zaman almamış. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve bizim milletimiz de her seçimde bunu ısrarla iddialaşanlara güzelce hatırlatır.

    MHP bence bu seçimlerin en kazançlı partisidir. Rakiplerine kıyasla seçim sonuçlarından kötü bir değerlendirme çıkmayan tek parti MHP. Yükselen partilerde en belirgin şekilde genele yayılmaya başlayan parti MHP. Terör, kriz ve batı karşıtlığının artmasıyla da arkasına duygu selini alıp genel seçimlerde oylarını iyice arttırmaları en büyük olasılık. Ayrıca seçim tartışmalarında 7 yıldır seviyesini düşürmemiş (urgan örneği hariç) tek lider Bahçeli. Muhalefet olarak sonuçlara saygılı ve çözüm önerici tavrıyla destek bulduğu ortada. Eski ırkçı söylemlerden eser kalmamış, tabanını yeniden yapılandırıp “kafatası” yaklaşımından “kardeşlik” yaklaşımına geçiş hareketi de yeni yeni inandırıcılık kazandığı için bu çıkış normal.

    Halkın da elbette ki desteği oldu bu çıkışa. Yine ısrarla ve inatla 2 kutuplu bir yapı oluşturmaya çalışan medya karşısında halk son sözü söyleyerek buna izin vermeyeceğini belirtmiş oldu. Şahsen benim de tercihim bu yöndedir. Söylemlerin aksine ne kadar çok parti etken olursa siyasetimizde, ileri gidişimiz o kadar hızlanır. Atatürk’ün sağken başaramadığı (bana göre) 2 şeyden birisi de bu olduğu için, sanırım hepimizin desteklemesi gereken yol da budur.

    .

    Gelelim bundan sonra ne olacağına…

    Genel seçimlere kadar CHP ve MHP oylarını arttırmak için çabalayacaktır.

    AK Parti tek başına iktidar kalmak için mücadele verecektir, fakat bana göre işleri çok zor. Yalnızca MHP ve CHP değil, %10 barajına yaklaşacak bir SP hesapları alt üst edebilir.

    Mesut Yılmaz ve Abdüllatif Şener seçimlerden sonra yeni parti kuracaklarını ve ne kadar geniş kitlelerce destekleneceklerini söylese de AKP ayakta durduğu sürece bu düşünceler, özellikle Mesut Yılmaz için hayal olarak kalacaktır.

    Tahminimce 2011’de artık gelenek haline gelen “vaktinde seçim yapamama” hastalığımızı tekrar nüksettirip yine, her zamanki gibi erken seçime gidebiliriz.

  • Seçim Yapıldı, Haydi Herkes İşinin Başına

    (Sonuçlar henüz açıklanırken…)

    Aylardır ortamın gerilmesine ve ülke yönetimine gereksiz yere  mola vermesine bahane olarak gösterilen “büyük demokrasi sınavı (!)” artık yapıldı. Sınavdan “geçtik mi kaldık mı?” sorusunun cevabını ise işimize geldiği şekilde yorumlayabiliriz. Ama cevap veya sonuç her ne olursa olsun artık malum kişiler işinin başına dönebilir.

    Seçim sonuçları ne olursa olsun, asıl önemli olan sonuçlara saygı göstermek, halkın iradesini her ne koşulda ve sonuçla olursa olsun anlayışla karşılamaktır. Düzenin gereği de, insan olmanın, adil olmanın gereği de budur.

    Sonuçlarla ilgili şahsi siyasi görüşüm doğrultusunda yorum yapmanın bu sebeple yersiz olduğunu düşünüyorum. Önemli olan benim, senin, onun siyasi görüşlerimizden bağımsız olarak bu seçim sonrasında Türkiye’ye fayda sağlayacak değişimlerdir. Bu amaçla ilk aşamada dikkatimi çeken ayrıntılara değineceğim.

    Öncelikle daha önce değişik yazılarda da ısrarla laf arasında değindiğim gibi, “yerel seçim” olmanın özelliğini hatırlayalım. “Yerel” kararlar verilen bu seçimde, özellikle belediye başkanı oylamasında verilen oyların partiye değil, adaya verilmesinin ne kadar hayati olduğu su götürmez bir gerçek. Sonuç olarak yerel yönetimler futbola benzemez. Asıl önemli olan (özünde) seçilen kişidir, parti değil.

    Seçim sonuçlarında çoğu gazetede de vurgulandığı üzere ilk dikkatimi çeken nokta buydu. Belediye meclisleri oyları ile belediye başkanı oylarının arasındaki farkın büyüklüğü, aslında yerel yönetimleri doğru kavramışlığımızın göstergesi oldu. Sanırım bu açıdan baktığımda henüz tazecik hayatımdaki en olumlu sonucu bu seçimde yaşamış oldum. Tekrar belirtmekte fayda var. Sonucun ne olduğu bu açıdan önemli değil, yeter ki seçmen partiye değil adaya oy veriyor olsun.

    İkinci önemli nokta da İzmir’de CHP, Ankara’da MHP ve İstanbul’da CHP oylarındaki tahminlerin ötesindeki artış. Sonucun ne olduğunu bir kenara bırakırsak bu 3 büyük şehirde bu şekilde büyük değişimler ve küçümsenmeyecek derecede tepki olması, tepkinin karşısındakilerin biraz kenara çekilip düşünmesini gerektirir. Bu durumda İstanbul ve İzmir’den AKP, Ankara’dan da CHP ve AKP ciddi dersler almalıdır.

    (Ankara demişken, 8 sene malum kişinin “krallığında” yaşamış bir kişi olarak yalnızca Ankara’ya özel bir parantez açmak istiyorum. Sonuçlar gösterdi ki hele şükür Ankara’da krala oy veren çoğunluk çözülmeye başladı. 2 güçlü aday toplam oyları neredeyse eşit şekilde 3’e böldü. Sonuçta beni şahsen sevindirecek 2 adaydan birisinde birleşilemese de bundan sonra malum kral karşısında “kral çıplak” diyebileceklerin sayısındaki belirgin artış Ankara’nın temizlenmesini 5 sene sonrası için kesinleştirdi. Bir 5 sene daha mevcut yanlışlar ve şüphelerle dolu yönetime katlanırken, çıplak krala ısrarla oy veren saf kalpli hemşehrilerim de artık asla yapılamayacak olan Disneyland’ın hayalleri ile kendini avutur, üzerine birer bardak soğuk ağır metalli Kızılırmak suyu içer.)

    İstanbul sonuçları ise CHP’nin doğru yola girişinin ilk sinyali olarak algılanabilir. AKP’nin ilerisi için tedirgin olmasını, CHP’nin de gerçek bir çıkışa geçmesini sağlayacaktır bu sonuç. Elbette ki Deniz Baykal’a karşı halkın çoğunluğu tarafından bir türlü duyulamayan sempatinin de hesaba katılıp bir yönetim ve yüz değişikliği en önemli akıllı atak olur. Tabi yıllardır herkes bunu söylüyor ama, kabul edebilene.

    Bu seçimlerde en büyük temennim yaratılmaya çalışılan AKP-CHP iki partili düzeninin kırılmasıydı. Bu da sonuçlardaki belirgin MHP çıkışından anlaşıldığı üzere genel seçimlere kadar ortadan kalkacaktır. Şahsen yalnızca 2 kutuplu bir siyasi denge özünde kutupsuz bir yapıdan farksız olacağı için çeşitlerin artacak olması sevindiğim işaretlerden birisi.

    Çeşit demişken sağ-sol nedir bilmeyen milletim için hazmetmesi zor olsa da gerçek soldaki nefessiz boşluk da umarım en kısa zamanda dolar ki adamakıllı tartışmalarla daha ileriye gidebiliriz.