Kategori: Yorum

  • “Para” Yazı Dizisi 1: Para Nedir?

    Para nedir?

    Bu sorunun tabulaştırılmışlığı üzerine sayısız yazıyı, eleştiriyi ve tartışmayı bulabilirsiniz. Tüm bu tartışmaların ortak noktasının “para” kavramının en kutsal, en büyük tabulardan bile daha az değinilir olması.

    Okullarda “para” nereden gelir, “para” kim tarafından basılır, “para” neye karşılık gelir anlatılmaz. Televizyonda dinozorlarla veya böceklerle ilgili belgesele rastlarsınız, kara delikler veya astral seyahat ile ilgili belgesele rastlarsınız, felsefi veya politik tarih içeren belgeselleri bulabilirsiniz… Ama hiçbir yerde “‘para’ nedir?”, “nereden gelmiştir?”, “nasıl bugünkü haline ulaşmıştır?” sorularına cevap bulamazsınız. Bize “para” ile ilgili bilgi asla sunulmaz.

    En büyük yanılsamamız “para” dendiği zaman bahsedilen olguyu, Anadolu’da ilk kullanılmaya başlandığı zamanki haliyle aynen kullandığımızı sanmamız. Terimlerin birbirine geçmesi veya geçirilmesi ile öyle güzel kafamız karışmış ki, “para” gibi genel bir terim artık bizim için “değer” ifade eden herhangi bir şey olabilir.

    Bugün kullanılan anlamıyla “Para”, DEĞERSİZDİR.

    İlk çağlarda takas yerine değerli madenler, taşıma kolaylığı açısından ufak parçalara ayrılmış madeni bilyeler, boncuklar veya hayvan tüyleri kullanılırdı. İlk çağlarda kullanılan ilk para örneklerinin bugünkü karşılığı sözlük anlamıyla “banknot” oluyor. Banknot, somut olarak altın veya gümüş karşılığı, gerçek ve elle tutulur bir değeri olan belgedir. Çağdaş Türkçe sözlük anlamıya “para” ise, İngilizce “Legal Tender” dedikleri terim yerine kullanılır. Bunun Türkçe karşılığı “Yasal Borç” veya “Yasal Ödeme” şeklinde olabilir, İngilizce’si de aynen çevirisi gibi pek bir anlamsızdır. Özetle yalnızca yasalarla korunan “borçlanma belgesi” olarak kullanılır günümüz iktisadi düzeninde “para”.

    Türkiye, Avrupa, ABD gibi belli başlı bizi “ilgilendiren” ekonomik kaynakların hepsi bugün banknot sistemi yerine para sistemini kullanır. Bu sistemde ilginç bir denklem yasalarla korunur ve asla kimseye anlatılmaz:

    Para = Borç

    Halbuki biz ne sanıyoruz? Para = Değer… Bu yanılsama eski sistemden kalma bir alışkanlıktır. Artık yeni ve yasal ismiyle bakarsak bu denklem şu şekildedir:

    Banknot = Değer

    İktisat Sözlüğü açın bakın, karşınıza çıkacak anlamlar bunlardır. Banknot, altın veya gümüş karşılığı olan, değer taşıyan para birimleri için kullanılan terimdir. IMF’ye üye ülkelerde “banknot” sisteminin kullanılması yasaklanmıştır.

    Üzerinde kitaplar yazılabilecek bu konuya yalnızca giriş yapmak istediğim bu yazıda özetle temel terimlerden bahsetmek istedim. Lütfen gelecek yıllarda her zaman aklınızda olsun; Türkiye’de gerçek anlamda “değer” taşıyan “banknot” kullanılmıyor. Türkiye’de de “para”, çoğu ülkede olduğu gibi, yalnızca borçlanmanın belgesi olarak, hiçbir somut değer taşımadığı anlamıyla kullanılıyor.

    Yani:

    Cebimizdeki “para”, çalışmamızın “değer”ini değil, elimizde tuttuğumuz “borç” miktarını belirtir.

    Devamı için:

    “Para” Yazı Dizisi 2: İstikrar ve Asli Önemi

    “Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

    “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    .

    Daha fazla temel bilgi için kolay izlenebilen ama maalesef İngilizce olan şu belgeseller izlenebilir:

    Zeitgeist Serisi (Özellikle Addendum)

    Money as Debt

    Money, Banking and the Federal Reserve

  • 29 Mart Yerel Seçimleri Ankara Adayları

    Dün biraz genel yapıya baktıktan sonra yakından bildiğim şehrin adaylarına odaklanmak istiyorum. 8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak neyin doğru neyin yanlış yapıldığını birinci elden görme, iş ve özel bağlantılar ile tanıştığım değişik kişilerden aldığım birinci ağızdan bilgiler ile mevcut belediye ve Melih Gökçek etrafında neler döndüğü ile ilgili kendimce bir bilgi dağarcığı geliştirdiğim için gönül rahatlığı ve özgüven ile bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    Ankara’da adı geçen 3 aday halihazırda mecliste bulunan, geçen genel seçimde barajı geçmiş 3 partinin adayları (meclis koltuk sayısı sırasıyla):

    AKP – İ. Melih Gökçek: Muhteşem güleryüz maskesini tahminimce estetik ameliyatla kendine yerleştirtmiş, herhangi bir tartışma veya söyleşi programında cevap vermekten çok konuşturmama ve laf kalabalığı ile uyuşturma taktiğini uygulayan, çoğu zaman bir şey anlatmadan veya delil sunmadan haklı gözükmeyi başarabilen, halk arasında “pişmiş kelle” tabir edilen sırıtışıyla daha çok “pişkin kelle” imajını derinden hissettiren güzide insan, mevcut başkan, nam-ı diğer “Kral”. Bu tanımdan anlaşıldığı üzere maalesef ben de kendisine karşı tarafsızlığımı kaybetmiş durumdayım. Benim tarafsız bakışımı kaybetmesi dolayısıyla da kendisini ayrıca kutluyorum, keza çok az kişi henüz bunu başarabilmiştir.
    http://www.melihgokcek.com.tr/yapacaklarim.asp

    CHP – Murat Karayalçın: Melih Gökçek Krallığı olmadan önceki dönem Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı. 1989-1994 yılları arasında Ankara metrosunu yapıp bugünkü haline getiren, doğalgaz projelerini başlatan kişi. Melih Gökçek ile 1994 ve 2003 seçimlerinde karşı karşıya geldi ve ikisinde de kaybetti.
    http://www.karayalcin.com/atp.asp

    MHP – Mansur Yavaş: Son 10 sene Beypazarı Belediye Başkanı. Beypazarı’nın bugünkü ününe ve güzelliğine ulaşmasında en çok katkıyı sağlamış kişi olarak gösteriliyor. Büyükşehir için ilk kez aday oluyor.
    http://www.mansuryavas.com.tr/projeler.html

    Üç adayın da kendi internet sitelerinden Ankara için önerdiklerini okuduğumuz zaman şunları görüyoruz:

    Ankara Kral’ı tarafından daha fazla otoyol, daha fazla tünel, daha fazla üst geçit gibi çağdışı trafik çözümleri öne sürülmüş. ATO’nun kongre binası yanına yeni bir kongre binası yapmak (tanıdıklarının ortağı olduğu söylentisi dolaşıyor halen), yerini spekülasyon oluşmaması için açıklamadığı bir sayfiye alanı yapmak (ki bu alan 3 kere yer değiştirdi ve her değiştirilişinde kendi yakınları emlak ve arsa zengini oldu) gibi şüphe uyandıran büyük projeler yapma vaadinde bulunmuş. Disneyland ve 2. Hayvanat Bahçesi gibi metro yarım borçlanma yüzünden yarım yamalak dururken yersiz kalacak projeler önerilmiş. En güzeli de 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası için yeni bir salon yapılarak Ankara’da maçlar oynanmasını sağlamak vaadedilmiş, ki bu zaten kim gelirse gelsin yapılacak. Sanki kendisi yapacakmış gibi reklamını yapmış (Bkz. Vikipedi’de bile var).

    Murat Karayalçın ve Mansur Yavaş benzer projeler sunmuş. Bunların içinde otoyol ve kavşak yapımıyla yapılan yolsuzluklara son vermek (Kral’a gönderme yapılıyor), Doğalgaz kullanımını arttırmak (Kral zamanında yayılan kaçak kömür kullanımına ithafen), son yıllarda düşürülen pahalı su sınırını eski seviyesine çekere şebeke suyunu ucuzlatmak (Kral zamanında 30 metreküpten 20 metreküpe indirilerek 20-30 arasında kullananlara gizli zam yapılmıştı, Karayalçın tekrar 30’a çekmeyi, Yavaş da 10 metreküp sınırını da 20ye çıkartmayı öneriyor) gibi daha çok son 14 yılda yapılan yolsuzluk ve plansız kentleşme tahribatına karşı öneriler sunulmuş.

    Sonuçlara bakacak olursak, Melih Gökçek’ten ısrarla memnun olan kişi sayısı oldukça fazla. AKP’nin marka değeri ve Tayyip Erdoğan’a duyulan güven ile Ankara’da tekrar Kral’ın seçilmesi kuvvetle muhtemel gözüküyor. Bu sebepledir ki çoğu kişiden duyduğum kadarıyla insanlar seçim yaklaştıkça CHP veya MHP’den hangisi güçlü görünüyorsa o adaya oy vererek bölünmemeyi hedefleyecekler. Burada elbette MHP ve CHP’ye gidecek kemikleşmiş, takım tutarcasına verilen oyları elbette ki değiştiremeyecekler. Yine de bir meyillenme olacağı açık.

    Mansur Yavaş turistik küçük bir belediye yönetmiş olması, karşısında Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir tecrübesi olması (Başbakan yardımcılığı vb. daha üst seviye görevlerini saymaya bile gerek yok) dolayısıyla Karayalçın daha ağır bir aday olarak karşımıza çıkıyor. Mansur Yavaş turistik projeleri ile de bu yaklaşıma destek veriyor. Karayalçın diğer tarafta metroyu başlatan, bitiren ve bugünkü haline getireni Batıkent’i yaratan yerleştiren, doğalgazı Ankara’ya yaymayı başlatan kişi olduğu için (insanlar bunları hatırlamasa da) bir adım önde görünüyor Mansur Yavaş karşısında.

    Sonuç olarak dünkü tahminim hala geçerli. Mansur Yavaş AKP oylarından kırpacaktır, fakat seçime doğru Karayalçın’ın güçlü gözükmesi dolayısıyla insanlar Karayalçın’a da kayacağı için Yavaş’ın oylarında çok bir değişim olmayacaktır. Yana geçirme usulü kayacak bu oylar sonuçta AKP’den CHP’ye kaymış gibi gözükecek. Fakat yine de seçilmiş Kral, bir 5 sene daha başımızda duracak diye tahmin ediyorum.

    Bir kez daha “demokrasi” kazanacak.

  • 29 Mart Yerel Seçimleri Kehanetlerim

    Dün akşam itibariyle Yerel seçimlerde hangi belediye için hangi partiden kimin aday olacağı kesinleşti. Yerel seçimler için en önemli duygusal etmenler her zaman olduğu gibi büyükşehirler ve ülke genelinde oy toplamı. Bu kapsamda 29 Mart 2009 seçim dönemi kehanetlerimi paylaşmak istiyorum. Bakalım ne kadarı tutacak.

    • Takibin 4. sırasında, gelişen sanayisinin verdiği iş imkanları ile elde ettiği beyin göçü ve İstanbul’a yakınlığı sayesinde 3. büyük şehir olan, Kocaeli olacak.
    • Kocaeli’de bir önceki seçimde büyükşehir olmanın verdiği ani belediye ödeneği artışı ile bu artış sayesinde belirli yatırımlar yaparak reklam şansı bulan AKP, Sefa Sirmen iyi bir aday olsa da tekrar kazanacak. Kocaeli’de en büyük silahları önceki belediyelerin yapamadıklarını yapmış olmaları, ki bu da büyükşehir olduktan sonra artan belediye geliri ile elbette ki orantılı. Muhtemelen kim olsaydı benzeri başarıyı yakalardı, fakat bundan asla bahsedilmeyecek.
    • Normal şartlarda nufüsa bakıldığında, Kocaeli seçimlerde İzmir’den daha çok öneme sahip olacak gözükse de İzmir “CHP’nin kalesi” yanılsamasıyla yine de İstanbul ve Ankara’nın ardından 3. sırada önemle takip edilmeye devam edilecek.
    • İzmir’de gelişen AKP yandaşı ekonomik güçler (ki İzmir zaten zenginleri açısından en zayıf büyük şehir olmuştur, dolayısıyla zenginleşen AKP yandaşlarının etkisi hızla artmış olur) AKP’yi destekleyecek, halk varolan belediyeye karşı bilenecek. Cemaat örgütlenmesinin de sıklaştığı bölgelerde ve zaten yapısı gereği üretim ve istihdam kenti olmayan İzmir’in fakir bölgelerinde duygusal oylar artacak. CHP’ye biriken kendi tabanındaki tepkiler ve CHP adayının zayıflığı ile MHP ve DSP’ye kayan oylar sonucunda ucu ucuna da olsa AKP İzmir’i alacak. Geçen seçime bakarak İzmir’de AKP-CHP oy oranlarının %40 – 35% civarında olacağını tahmin edebilirim.
    • Seçim takibinin 2. sırasında “Melih Gökçek Krallığı” olarak da bilinen Ankara olacak. Karayalçın 3. kez Melih Gökçek karşısına çıktığı bu seneki yarışta yine kaybedecek. Ankara halkı, AKP olaya el atmadıkça ısrarla kendini krala teslim etmeye devam edecektir. Bir sonraki genel seçimlerde AKP oyları biraz azalacak ve hemen onu takip eden yerel seçimlerde, bugün Melih Gökçek’ten partiyi arındırmamanın cezasını AKP 5 sene sonra fazlasıyla çekecek. Bu sene de Melih Gökçek %40 barajını rahatlıkla geçecektir. MHP ile CHP birbirinden oy çalarak, AKP’yi açık ara galip gösterecektir. Kehaneti abartarak oyların %43-%37-%17 civarında olacağını atabilirim ortaya…
    • İstanbul ise her zaman bir sonraki genel seçimlerin habercisi olduğundan partiler açısından yakından ilgilenilen il olacak. Her kesimden insanın beraber yaşadığı, “küçük Türkiye” nüfus dağılımı ile de basın ve yayın organları tarafından gösterge kabul edilecek. İşte İstanbul’un bu önemi dolayısıyla Başbakan ve parti başkanı sıfatı olmasına rağmen Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’na doğrudan yüklenmeye devam edecek. Normal diplomasi adabında adaya aday, başkana başkan, genel sekretere genel sekreter ilişkisi olmalıdır. Muhatap kabul etmeme durumu da bundan kaynaklanır. Ama tekrar İstanbul seçimlerine dönersek, CHP 70 milyon içerisinde İstanbul için Kemal Kılıçdaroğlu’ndan daha iyi bir aday çıkartamazdı. AKP de bunu bildiğinden ve uzun vadeli etkisinden çekindiğinden her yola başvurarak İstanbul’u kaptırmamak için biraz kişisel, biraz belden aşağı oynayacaktır. Başbakan ve parti başkanı sıfatı olan bir kişinin bireysel olarak Kılıçdaroğlu’na hitap etmesi de bu sebeple sıkça gerçekleşecek bir durumdur. Bu seçimde bütün diplomasi adabı, muhatabiyet kuralları gözardı edilecek, gereği neyse Tayyip Erdoğan tarafından bizzat yapılacaktır.
    • Tayyip Erdoğan’ın bir önceki maddede bahsettiğim kapsamdaki söylemleri, muhatabiyet raconuna uymasa da, bazı basın ve yayın kuruluşları tarafından ısrarla haber yapılacak. Bu kuruluşlardan birisi de elbette ki Zaman gazetesi olacak. Ne de olsa “Abdullah Gül, Kuzey Irak yönetimini ziyaret etsin” önerisini alabildiğine yersiz ve gereksiz olsa bile haberde verecek kadar bu racondan bihaber bir organ (Haber için tıklayın – Çıkartılan güzel bildiriden veya tartışılanlardan bahsetmek yerine bu imkansız ve yersiz öneriyi habere yerleştirmek çok büyük bir gazetecilik ayıbı.).
    • Bütün bunlar olurken tüm basın yayın organları seçime yaklaştıkça artacak şekilde yandaşı oldukları partiyi destekeleyecek haberler verecek, karşıt görüşlerdeki adaylar hakkında kötü durumda oldukları havası yaratacak uydurma veya abartma haberleri pompalayacak. İstanbul’un özel durumu tekrar gözönüne alındığında Zaman gazetesi de özel olarak Kılıçdaroğlu haberlerini eksik etmeyecek (Bkz. Bu hafta boyunca her ne hikmetse yalnızca Zaman’da yayınlanan “Kılıçdaroğlu’nun başını ağrıtan” haberler). Her ne hikmetse bu haberler başka gazetelerde yayınlanmayacak kadar zayıf ve belgesiz olsa da Zaman için manşet olacak.
    • 2002 seçimlerinden beri seçimlere etkisi iyice artan ve istismar edilen basın yayın organları da birbiri ile kavgayı abartmaya devam edecek. Köşe yazarlarına hakaretler, yerine göre halktan uzak (özellikle Tayyip Erdoğan tarafından), yerine göre sözde aydın suçlamaları sıklaşacak. Bu sayede halkın o gazetelerden soğuması amaçlanacak. Taraflı olduğunu gizlemek isteyen gazeteler de bir gün kötülediklerini başka gün pohpohlayacak, içten içe bilecek ki çamur atınca izi kalacak, sanki tarafsız gibi gözüküp uzun vadede baskın çıkacak.
    • Yaftalama karşıtı reklamlar da artacak, değişik kutuplarca da benimsenecek, bu mantıklı söylem de istismar edilerek “diğerleri” yaftalanıp, “bizimkiler” tarafsız gösterilecek.
    • AKP 81 ilde en az 77 ili alacak. İstanbul hariç tüm şehirlerde son dakikaya kalmadan sonuçlar az çok belli olacak.
    • Özetle geçen seçimlerdeki olaylar ve sonuçlar benzer şekilde tekrar edecek. Basın ve yayın hataları büyüyerek artacak, doğruları arada kaynayıp gidecek.
    • “Demokrasi”(!) galip gelecek.

    .

    Aslından kehanetleri kısa tutup, herkesin bildiği üzere çok yakından takip ettiğim, gülüşüne (diğer bir deyişle “doğal maske”sine) kurban olduğum Melih Gökçek’ten bahsedecektim. Bu yazı iyice uzamasın diye burada kesip çok sevgili kralımız hakkındaki yazıyı sonraya bırakıyorum. Nasıl olsa vaktimiz çok, Melih Başkan hep başımızda.

  • Haberci Olmayan Gazeteler

    Habercilik bir meslek. Tüm meslekler gibi okulu olan, öğretilen yöntemlere ve ilkelere bağlı olarak uygulanması gereken bir meslek.

    Bir inşaat mühendisinin kurallara, meslek ilkelerine uymaması durumunda olabilecekleri bir düşünün. Bir doktorun yeminini tutmayarak keyfi olarak bir hastayı tedavi etmemesinin sonuçlarını düşünün. Bir milletvekilinin yeminini, meslek ilkelerini hiçe sayarak vatana ihanet etmesinin sonuçlarını düşünün… Bütün bunlar bu kadar kitlesel kötü sonuçlar doğururken bir habercinin, gazetecinin meslek ilke ve kurallarına uymamasının sonuçlarını gözünüzde canlandırın. Herhangi bir habercinin kaç kişiyi derinden etkileyeceğini, toplumu bu zihniyetin topyekün nasıl hızla çürütüp parçalayacağını zihninizde canlandırın.

    Yurtdışında yaşamanın getirdiği “herkese uzak, her fikre uzak” kalma etkisinden olsa gerek, Türkiye’deyken de çeşitli “kutuplardaki” gazeteleri birlikte takip etmeme rağmen aralarındaki uçurumun bu boyutta olduğunu farketmemiştim. Hangi gazete olursa olsun, hangi haber olursa olsun, “haberci”nin en temel ilkesi, toplumsal olarak hayati sayılan kuralı “tarafsız” olmaktır. Bir haber taraflı veriliyorsa, bir haber müdürü haberleri taraflı olarak ayıklıyorsa uzun vadede işini baştan savma yapan inşaat mühendisinden, adam kayıran doktordan farkı kalmaz.

    Takım tutmayı, taraf olmayı çok seven bizler ise en masum duygularımızla her ne kadar bu tür gazeteleri ve kanalları yaşatmaya devam etsek de ne kadar büyük bir yanlışa kendi kendimizi sürüklediğimizi görmemiş oluruz.

    Çoğunlukla kendimize yakın gördüğümüz kanalları ve gazeteleri takip eder, karşıt görüştekilere burun kıvırırız taraflılar diye. Aman bize dokunmayan yılan bin yaşasın. Bizim fikirlerimize sahip, onları savunan gazeteler bin yaşasın. Diğerleri kahrolsun…

    Gazetelerin amacı yaşamak değildir. Gazeteler bir yayılma yarışı içinde olmamalı, hizmet yarışı içinde olmalıdır. Gazetelerin haber vermeyi engellediği an, birilerinin bizleri parmağının ucuna takıp oynatmaya başladığı andır… Ve Türkiye’de neredeyse tüm gazeteler ve kanallar bu duruma geleli yıllar oluyor… Birileri bizi parmağında oynatmak için birbirini yiyor. Biz de en saf fikirlerimizle en azından bize yakın bulduklarımızın bizi oynatmasına razı olarak, dönen bu devasa dolaba bakakalıyoruz.

    Gazeteler ticari şirketler olmamalıdır. Tıpkı vakıflar ve dernekler gibi, haberi halka ulaştırmak için, kar amacından uzak, güç ve yetki amacından uzak, tarafsız olmalıdır. Bunun için seçtiği haberler eşit, atılan başlıklar yorumsuz, yazı dili tarafsız olmalıdır. Çoğu gazetede artık bunu görmesek de doğrusu budur.

    .

    not: Gazetelerdeki köşe yazarlarının tarafsız olmaması normaldir. Köşe yazarının görevi fikir vermektir. Yapılan en büyük yanlış, köşe yazılasından haber, gazeteden yorum almak olur. Tam tersi olması gerekirken, bizler ters yüz olmuş yapıya teslim oluyoruz…

  • Büyük Adam, Zaman Tanımaz

    “Büyük adam yoktur, doğru zaman vardır.” cümlesi aylar önce internette bir yerlerde birşeyler okurken gözüme takılmıştı. Tartışma sitelerinden birisinde birisi imza kısmına bu sözü iliştirmişti fakat ne kim olduğunu, ne nerede gördüğümü şimdi hatırlıyorum. Yalnızca bu sözün kafama kazındığını,geçen aylar içerisinde düşündükçe zaman zaman hak verdiğimi biliyorum. Bugünlerde tekrar aklıma geldikçe artık kısmen yanlış ve yetersiz olduğuna inandığım bu söze değinmek istedim.

    Elimdeki en büyük örnek, en çok bilgi sahibi olduğum fakat hakkında pek az şey bildiğimiz Atatürk. Bahsi geçen söz kulağa her ne kadar hoş ve mantıklı gelse de Atatürk örneğinde, özellikle son aylarda okuduklarım ve izlediklerim ile dönem hakkında daha fazla bilgi edindikçe görüyorum ki “büyük” olmak zaman ve mekan tanımıyor.

    Aylar önce, Osmanlı’nın Son üçyüz yılını anlatan yabancı kaynaklı bir tarih kitabını okumaya başlamadan önce o dönem, ardından gelen Kurtuluş Savaşı ve Atatürk hakkında aslında hepimizin azıcık bilgiye sahip olduğumuzun farkındaydım. Okudukça, izledikçe, inceledikçe bu bilgi yoksunluğu tokat gibi suratıma çarpmaya devam ediyor.

    Herhangi bir konuyu ciddi anlamda incelemeye başlamadan önce hepimiz yalnızca bize sunulan genel bilgiler ve dayatılan fikirler kadarını biliriz. Konu ne olursa olsun. En basidinden yemek tariflerini annemizden öğreniriz, kitabından değil. Gastronomi okumadan, kaynağından incelemeden bilemeyiz hangi yemek aslen nasıl yapılır, veya bizim yaptığımız yemek aslen nedir. En özelinden, anamızdan, babamızdan, çevremizden alırız temel inancımızı, sorgulayana, araştırana kadar onların bize verdiğidir bizim inancımız. Çoğu kimse için de bu hayat boyu aynen devam eder, nesilden nesile de çarpık bir evrim ile sürer gider. Tarih için de durum fen bilgilerine benzerdir. Okulda öğretildiğimiz haliyle birşeyler bildiğimizi sanar, ayrıntılardan uzak, son bilgilerle yontulmamış, son haline de televizyon ve biraz okuryazarsak gazeteler ve internet tarafından yönlendirilmişhaliyle ulaşılmış gerçeksiler bildiğimizi sanırız. Tıpkı Newton kurallarının fizik bilimindeki yetersizliği gibi, çoğu tarih bilgimiz de gerçek fikir yürütme ihtiyacı doğduğunda yetersizdir.

    Avrupa tarihi bilmeyiz, Osmanlı’nın çöküşünün örgüsünde bocalarız. Dünya ekonomi tarihi bilmeyiz, krizlerin sebebini anlayamayız. Dinleri bilmeyiz, bizimle aynı inançta olmayanları anlayamayız. Geleneklerin kökünü bilmeyiz, kültürel gelenekler ile din adetlerini birbirine karıştırırız… Örnekler uzar gider. Örneklere yerine göre kendim de dahil olduğum için içimi daha fazla acıtmadan bu öz yerme sürecini burada sonlandırıyorum.

    Özellikle Nutuk’u okumaya başladıktan sonra iyice oturan fikrim ile söyleyebilirim ki değişik kaynaklardan okumadan önce bildiğim hikaye aslından çok uzak bir hikayeymiş. Duyduğum bir çok fikrin gerçekdışılığına gitgide ikna olmaya devam ediyorum her yeni kaynakta. Yok “Atatürk yapacaklarını baştan planlamamış”, yok “doğru zamanda Dünya’ya geldiği için bu kadar herşey yolunda gitmiş”, yok “halk özgürlük değil din için savaşmış”… Küçümseyen bu fikirlerin aksine diğer yandan da uçuşan fikirler bir dolu… “Atatürk herşeyi tek başına yapmış”…

    Öğrenmenin yaşı yoktur derler. Umarım herkes, işin özünde bu uydurmaların hepsinin yanlış olduğunu öğrenir.

    Gerçekten en şaşırdığım bilgi, Atatürk’ün bütün bu süreci ısrarla ve azimle en başından itibaren tasarlamış olması. Daha en başından ne yapacağı, nereye gideceği, hangi adımları hangi sırayla atacağı belli. Bunlar da bilinen gerçekler olduğu için zaten ısrarla her türlü “zararlı kişi” listesinde ismi geçiyor istila kuvvetlerinin elinde. Bu ayrıntı yeterince vurgulanmıyor diye düşündüğüm için burada özel olarak bahsetmek istedim. Bunu da elbette ki yalnızca tek taraflı kaynaklardan değil, yabancı ve yerli kaynakların hepsinden çıkarttığım için korkusuzca belirtebilirim.

    Sonuç olarak en başa, bahsettiğim söze dönersek; nihai fikrim odur ki:

    “Büyük adam vardır. Zamanı ne olursa olsun yapacağını başarır.”
    Örnek olarak uygun koşullara rağmen yanlış hedeflerinden dolayı başarısız olan Jön Türkler, İttihat ve Terakki, 2 meşrutiyet meclisi ve benzeri topluluklar verilebilir. Diğer tarafa baktığımızca ise daha da vahim şartlara rağmen başarmış birisi. Eğer yalnızca doğru zaman yeterli olsaydı, Jön Türkler en kolay vaktinde başarılı olur, bozuk eğilimlerini başarıyla sonuçlandırırdı.

    “Doğru zaman da vardır.”
    Çok tartışmaya gerek yok, zamanı gelen toplumsal hareketler “akan su yolunu bulur” kuralına dahil olur. Toplumsal hareketlerde birileri elbet öne çıkacaktır. Bu durum onları da “Büyük Adam” saymamıza engel değildir. Fakat “en büyük adam”ların hakkını yememek için bu durumu yalnızca toplumsal ihtiyaç ve zaman ile açıklamamalı, yiğidi öldürsek de hakkına el koymamalıyız.

    .

    not: Rastgele birisinin yazmış olduğu rastgele bir söz üzerine bu kadar uzun bir yazıyla kafa yorduysam özür dilerim. Bu da herhalde internetin laneti… Her cümle, içi dolu da olsa boş da olsa çığ gibi yayılıyor…