Kategori: Yorum

  • Tübitak’a Özür ve Düne Düzeltme

    Dün, hakkını verelim çok ilgi çekici bir haber üzerine, yazdığım yazı hakkında özür ve tekzibi Tübitak’a ve okuyan herkese borç bilirim. Aslında ileride ayrıntılı araştırma ve bilgilere ulaştıktan sonra ayrı ayrı diziler halinde ayrıntısına değinmek isediğim konulara da kendimi tutamayarak bulaştığım yazıda Tübitak’ın “Bilim ve Teknik” dergisinin kapağının değiştirilmesi olayına değinmiştim. Ülke çapında büyük yankı uyandıran, ki aslında daha bile büyük tepki çekmiş olmasını beklerdim, bu olaya ben de ufak bir önyargıyla sabırsızca tepki göstermiş bulundum. Özür dilerim.

    Öncelikle herhangi bir yorumdan önce cevap hakkının verilmiş olması gerekirdi. Bu da Tübitak’ın konu ile ilgili açıklaması anlamına geliyor. Yani Tübitak resmi bir açıklamada bulunmadan benim tepkimi kesin bir dille belirtmiş olmam yanlıştı. En azından olasılıklar üzerine yorum yapmam gerekirdi.

    Bu yazımda doğrusunu yaparak, Tübitak’ın resmi açıklamasının (resmi açıklama olduğundan dolayı) doğruları yansıttığını kabul edip konu üzerinde çıkan tartışmaların aslında yersiz olabileceğini kabul ediyorum. EĞER, olaylar gerçekten Tübitak’ın açıklamasındaki şekilde gelişmişse, durum tamamen yazı işleri müdürü Dr. Atakuman’ın hatası olmuş oluyor. Yapılan resmi açıklamadan çıkabilecek 2 sonuç var:

    • Ya Dr. Atakuman duygusallıkla yetkiyi aşıp konuyu dergiye ekledi (ki bu yalnızca işinde başarısız olması anlamına gelir, bizi ilgilendirmez)
    • Ya da Dr. Atakuman kasıtlı olarak bu konuyu gündeme taşıma amacıyla olmayan yangını başlatıp, körükle gelineceğini bilerek sessiz kaldı (ki burada gerçekten bizi ilgilendiren bir sorun var demektir).

    Dün yaptığım hataya düşmeyerek kimseyi tekrar itham altında bırakmak istemiyorum fakat Tübitak, devletin resmi bilim merkezi ve söz hakkına sahip kurumu olduğundan dolayı burada bizim muhatap almamız gereken açıklamayı ancak yapmıştır. Dolayısıyla artık varsayımsal “komplo teorilerini” bırakıp işimize dönebiliriz.

    Eğer Tubitak açıklaması düzmece veya yanlış ise zaten Darwin veya bilimde kadrolaşmadan önce resmi açıklamaların güvenilirliği gibi daha önemli konuları tartışmamız gerekir.

    Bu bakış açısıyla dünkü eleştirilerim için özür diliyorum. Evrim ve “Büyük Kurt” ile ilgili daha ayrıntılı yazıları denkleştireceğim dizilerde buluşmayı umarak vatanımdan güzel haberleri beklemeye koyuluyorum.

  • Evrim “Aldatmacası” ile Kendi Kuyumuzu Kazmak

    Dün akşam Türkiye haberlerini gözden geçirirken geçenlerde Amerika ile dalga geçtiğimiz bir konunun Türkiye’de de manşetlik bir olay yarattığını gördüm. Tübitak’ın yayınladığı Türkiye’nin resmi anlaşılır bilim dergisi “Bilim ve Teknik”, son sayısını gecikmeli çıkartacakmış. Üst kurul (yönetim kurulu) tarafından derginin tasarlanan kapak konusu ve içeriğindeki yazıları çıkartılmış, genel yayın yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman da görevinden alınmış.

    Bu olay dizisinde birden fazla önemli hata bulunuyor.

    1. Dünya Darwin yılı olarak uluslararası alanda kutlanan bu yılda, Darwin’in 200. doğum gününe gelen Mart ayında bu kapağın kullanılması çok normal. Teoriyi bir kenara bırakalım, Darwin, Einstein (Aynştayn) fizik biliminde ne ise, Biyoloji biliminde odur. Dolayısıyla yaşamış en büyük biyolog için bir bilim dergisine defalarca kapak olmak oldukça normal karşılanmalıdır.
    2. Kapak konusu olmaktan çıkartılmanın yanısıra, dergi içerisindeki 15 sayfalık içeriğin de çıkartılması ile konunun kasten sansürlendiği hissi verilmiş oldu. Muhtemelen de aynen öyle oldu, fakat Tübitak ve “Bilim ve Teknik” tarihinde daha önce bu şekilde bir üst kurul sansürü yaşanmamış olması da cabası. Bu durumda Tübitak atamaları ve bilimsel altyapımızda de yapılıyor olması muhtemel kadrolaşma (hatta Darwin karşıtlığından anlaşılacağı üzere bilimsellikten uzak bir kardolaşma) olması ihtimali çok yüksek.
    3. Bilime ve bilimsel yaklaşıma saygısızlık. Evrim kuramı ister doğru ister yanlış olsun, Darwin ve kuramları ortaçağ Newton fizik yasaları, günümüz Einstein (Aynştayn) kuramları gibi bilimsel kabul görmüş fikirlerdir. Bilimde aksi ispatlanana kadar doğruluğu kabul edilen bu tür kuramlar bilimsel yaklaşımın temelini oluşturur. Darwin de bir çok eski kuramı çürüterek ulaştığı kuramlarında bugünün “bilimsel doğru”sunu yaratmıştır. Buna saygı göstermek her bilim insanının ve aklın ilk görevidir. Ardından ikinci adım olarak istendiği kadar eleştiri ve şüpheye yönelinebilir. Bilim adım adım ilerler. Önceki kuramları saygıyla karşılamadan bir diğerine, ve en nihayetinde de doğruya, ulaşılamaz.
    4. Darwin’in çalışmaları ve ona bağlı olarak “Evrim” kuramının karşısında olmayı tercih eden kesimlerin bilgi eksikleri olması en zayıf yönleri. Bu kişiler evrim kuramına en kutsal ve iyi niyetle bile itiraz ediyor olsalar bile, dayanakları bilgi değil, kulaktan dolma söylentiler ve hikayeler olduğundan dolayı iddiaları yetersiz ve yerine göre adaletsiz kalır.

    .

    Dünya’da evrim karşıtlığı genellikle yobaz Hristiyanlar tarafından yürütülse de Türkiye’de genellikle yobaz olmayan, saf ve iyi niyetli, fakat yeterince bilgi edinememiş dinibütün veya “milliyetçi” kişiler tarafından sürdürülür. Bu gözle iki tarafı da ele alırsak:

    • Darwin’in Hristiyan olması ve aslen Tanrı inancı olan bir bilimadamı olmasını bir yana bırakalım, evrim kuramının Allah’ı bizim önceden kestirdiğimizden ne kadar daha yücelttiğini farketmemek yalnızca gaflet olur. Kadere inanan bizler için, herşeyi yaratan ve bilen yüce Allah’ın en başından hayvanların ve insan vücudunun gelişimini tasarlayamamış olması mümkün değildir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen, önce vücudun yaratılıp sonra ona ruh eklenmesi olayı da evrim değildir de nedir? Evrim, bu süreçte oluşan vücut olamaz mı? Bilimde de tesadüf yoktur, Allah katında da. Bilim tüm Dünya’da aslında Tanrı’nın büyüklüğünü gözler önüne seren tek kurumdur. Sırf bu sebeple bile bilimin özünü keşfetmeden yürütülen bilim-din karşılaştırması yobazlıktan ve cehaletten öteye geçemez. Sırf bu yüzden yüzyıllardır, bilimadamları ile yobazlar karşı karşıya gelip hem bilimin hem de dinin lekelenmesine sebep olmuştur.
    • Türk milliyetçiliğinin temel taşlarından olan “kurt” simgesi hakkında büyük Türk mitolojisini bilmeyen masum genç milliyetçi akım, bahsi geçen “kurt”u dağlarda gezen 4 ayaklı hayvan olan kurt zanneder. Halbuki bilmezler ki evrende Dünya’dan takip edilen en büyük takım yıldızlardan birisi (ki tüm mitolojilerde en önemli yıldızlardan sayılan Sirius çiftini ve bu çiftteki yine “kurt” sıfatlı Sirius-B yıldızını da içerir) “Büyük Kurt Başı” şeklindedir ve binyıllardır bu sıfatıyla bilinir. Milliyetçilerin evrim karşıtı duruşunda Türklerin maymundan değil fiziksel olarak kurttan geldiğini savunmak hem bu açıdan bilgisizlik hem de dünyada gelmiş geçmiş en büyük kültürlerden olan Türk kültürünü ve büyük Türk Mitolojisini küçültmek olur. Bu konuda da kendi saygınlığımızı bilgisizliklerimizle kazara örtme çabalarımız elbet çok yakında günışığına çıkacaktır. Türk mitolojisi de Antik Yunan, Çin, Eski Mısır, çeşitli eski Güney Amerika  kültürlerindeki gibi sahip olması gereken saygınlığa ve yol gösterici konuma ulaşacaktır.

    Bir konuda fikir belirtmeden önce duygularımıza değil, tek kaynak olması gereken gerçeğe, yani bilgiye güvenmeyi en kısa zamanda öğrenmemiz dileğimle, herkese selamımı aşağıdaki 3 alıntı ile gönderiyorum.

    .

    “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir (bilgidir), fendir (bilimdir). İlim (bilgi) ve fennin (bilimin) haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.” – M. K. Atatürk (Kaynak: vikisöz)

    .

    “İlim (bilgi) bir hazinedir; anahtarı sormaktır. Allah size rahmet etsin, sorun; çünkü sormakla dört kimse mükâfat alır: Soran, cevap veren, dinleyen ve onları seven”. – Hz.Muhammed (Kaynak: vikisöz)

    .

    “Sana ilim (bilgi) geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.” – Kur’an-ı Kerim, Ali İmran:61 (Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)

    .

    not: “ilim”, Arapça’da ilm (bilmek) kökünden gelir, bilgi anlamındadır.

  • “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?) / “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce))

    Para kazanmanın bana göre adil olan tek yolu vardır: Üretim.

    Siz ne üretiyorsunuz? Mal? Hizmet? Sanat?

    Sıkça duyduğumuz bir terimi hatırlayın: “paradan para kazanmak”. Genelde borsa, döviz veya benzeri yatırımlar üzerinden kar etme sürecine takılan sıfattır. Kelimelerin anlamını incelediğimizde bir anlamı yok gibi gelebilir ilk bakışta. Sonuçta kafaları kurcalayan soru aynıdır: “Bu paradan para kazananlar, ne üretiyorlar ki?”

    Paradan para kazananlar, yatırımlar yoluyla kar etmenin yanısıra duruma göre bir de bankalar aracılığı ile para üretirler. Bankalar da bu düzenin kaymak tabakası olarak bu fedakarlığı üstlenir. Kalpazanların yasadışı yollarla yapıp, hapse atılmasını sağlayan eylemi, bankalar kağıt üzerinde uygular, yasalar tarafından korunurlar. Bunlar bir yana dursun, zaten hatırlarsanız “para” dediğimiz şey de aslen bir değere karşılık gelmiyordu ve yalnızca bir “yasal ödeme” belgesiydi (Bkz. Para Nedir?).

    Kalpazanların yaptığı iş temel olarak, sahip olmadıkları parayı varmış gibi göstererek vatandaşa vermektir. Bu tanım içerisinde elimize kalemi alıp “Kalpazan” kelimesinin üzerini çizip, yerine “Banka” yazarsak da tanımda hiçbir yanlışlık olmaz. Bankalar farklı olarak, parayı fiziksel olarak “basarak” değil, “üreterek”(!) yapar. Kalpazanlık ve bankaların günümüzde geçerli olan kredi sistemi arasındaki temel fark da bankaların yasalar tarafından desteklenmesidir.

    Bankalar nasıl para “üretir”? Parayı nasıl olur da yoktan var ederler? Cevabını parasal yapının aynen alındığı Amerika’dan bir espriyle verebiliriz: “Because they can…” (“Çünkü yapabilirler…”)

    Yasal olarak, bankalar kredi verirken, olmayan parayı kredi olarak verme hakkı vardır. Burada düzen öylesine basit bir mantıksızlık üzerine kurulmuştur ki, bu basitlik, mantıklı düşünen, ekonomiyi gözünde büyüten beyinlerimizi ilk anda kilitler!

    Temelini Amerika’daki “Modern Money Mechanics“ten alan bu yapı bizde de aynen 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile oluşturulmuştur. Bankacılık Kanunu Madde 54’te verilen hak ile bankalar özkaynaklarının 8 katını aşmayacak şekilde kredi verebilirler. Yani ben bir banka olsaydım, cebimde, evimde, kasamda toplam 100 Lira olsa bile, birilerine toplam 800 Lira borç dağıtma hakkına sahip olurdum!

    Bankaların imdadına yetişen sayısız yöntem var. Bu krediler elbette ki para olarak verilmiyor. Teminat mektubu, bono, hesaba aktarma (tamamen bilgisayar üzerinde kalan sanal rakamsal para) gibi çeşitli şekillerde bankalar bu varolmayan parayı sanal olarak verebiliyor.

    Benzer bir sistem başka herhangi bir yapıda işleyemez. Bir fırın 100 ekmek pişirip 800 ekmek satamaz. Bir fabrika 100 araba üretip 800 araba satamaz. Öylesine şaşırtıcı parlaklıkta geliştirilmiş bir tuzaktır ki bankacılık sistemi…  Yalnızca Tanrı’da olması beklenen özelliği yüzsüzce üstüne almaya girişmiştir bu düzeneği geliştiren ilk büyük uluslararası bankacılar.

    Bugünkü düzende istediğimiz kadar kendi kendimize tartışaduralım. Kriz, faiz, büyüme, istikrar, enflasyon… Ne olursa olsun kazanan her zaman yalnızca tek taraf olacaktır.

    .

    5 yazıdır anlatmaya çalıştığım temel noktaları birer cümleyle özetleyecek olursak:

    1. Para aslen değer ifade etmez çünkü sürekli artar, gerçek değeri göreceli ve sanaldır.
    2. Düzenin en büyük amacı istikrarlı büyümedir. Bu koşulda, şu anki yapı dahilinde istikrarlı enflasyon kaçınılmazdır.
    3. Asıl canavar enflasyon değildir, düzenin kendisi ve temelindeki yapıdır.
    4. Faiz, düzenin ortadan kaldırılması gereken en büyük adaletsizliğidir ancak onun da gizlediği daha önemli bir yanlışlar vardır.
    5. Düzen, bankalar için işler, bankalarla işler. Düzen insanlara değil, insanlar düzene çalışır.

    Köleliğin yüzyıllar boyunca evrimleşen yapısından tamamen kurtulmak için, mevcut iktisadi düzenin temelden değişmesi veya toptan kaldırılması insanlığın geleceği için kaçınılmaz bir ihtiyaç.

    Dünya’yı saran bu ekonomik gribin tedavi edilmesi, kurtuluşun ve gerçek adaletin sağlanması için ilk adımlardan birisi olmalı. Gribin her kış yaptığı gibi, her krizde şekil değiştiren fakat varlığını aynen sürdüren bir virüs… Aynen grip gibi, küçümsendiğinde ölümcül sonuçları olabilen bir hastalık… Her şeye rağmen gripten farklı olarak, insan beyniyle yaratılmış ve yine insan beyniyle yok edilebilecek bir hastalıktan giriş aşamasında bahsettim 5 yazıda.

    Umarım üzerinde düşündürebilmişimdir.

    .

    “Permit me to issue and control the money of a nation, and I care not who makes its laws.”

    – Mayer Amschel Rothschild, International Banker

    Çevirisi:

    “Bana bir ulusun parasını kontrol etme yetkisini verin, yasalarını kimin yaptığını önemsemem.”

    – Mayer Amschel Rothschild, Uluslararası Bankacı

    .

    “The modern banking system manufactures money out of nothing.”

    – Sir Josiah Stamp Director, Bank of England 1928-1941

    Çevirisi:

    “Çağdaş bankacılık sistemi parayı yoktan üretir.”

    – Sir Josiah Stamp Director, İngiltere Merkez Bankası 1928-1941

  • “Kutlamalar” 1: Kaynaşmak (Yerel Yönetimlerin Görevi)

    Geçen haftasonu, Fransa’nın Nis şehrinde 3 hafta kadar süren Mardi Gras (Şişman Salı) etkinliklerinin son iki gününe katıldık. Dünya’nın çeşitli yerlerinde Mardi Gras, Hristiyan geleneği olmaktan zamanla uzaklaşmış, ortak şenliğe dönüşmüş şekilde, genellikle hala tek gün olarak kutlanıyor. Nis ise bu kutlamaları tek gün olmaktan çıkartıp bir karnaval halinde yapan şehirlerden birisi.

    Tamamen kişisel tahminimce, ticari marka oluşturma amacının dışında ayrıca Fransa’nın katı laiklik ilkesi sebebiyle bu karnaval Mardi Gras olarak değil de “Carnaval de Nice”, yani “Nis Karnavalı” ismiyle kutlanıyor. Noel zamanında da asılan süslerde çoğunlukla “iyi bayramlar” deniyordu, ki buradaki bayram sözü kutlama anlamında. Bu sayede Noele özel değil, Noel, Hannukah ve yılbaşını kutlayan herkes için ortak bir kutlama mesajı yapılmış oluyordu. O süsler de yine 3 veya 4 hafta kalmıştı.

    Nis Karnavalı’nın içerisinde 3 değişik geçit yapılıyor. Gündüzleri “Çiçeklerin Savaşı” diye çevirebileceğimiz bol çiçekli geçit sırasında halk meydanlarda ve kutlamalar için kapatılmış ana yollarda toplanıyor, halkın arasından geçit arabaları ve maketleri geçiyor ve ortalıkta çiçekler uçuşuyor. Bir yandan da müzik çalıyor ve eğleniliyor. 2. geçit de gündüz geçen dev maketler. Maketlerin yüksekliği en az 3 veya 4 katlı bir bina kadar. Maketler hareketli ve o yılın temasına uygun olarak her sene farklı olarak hazırlanıyor. 3. geçit de özel ışıklandırma altında aynı maket geçitinin gece yapılan hali. Bu seneki tema “maskaralar kralı”ydı. Değişik ülkelerin kostümleri, değişik kültürlerin maskeleri ve sahne gelenekleri ile tasarlanmış dev maketler ve maketlerin arasındaki bando takımları, dansçılar vb. geçiti süslüyordu. Resimler için karnavalın resmi sitesine bakabilirsiniz.

    Bu girişten sonra tabi ki rahat durmayıp, “gözlemlerimi nasıl Türkiye’ye aktarabilirim” derdimden dolayı fikirlerime geçeyim.

    Karnaval alanında ilk etkilendiğimiz ayrıntı karnaval maketlerinin ve geçitteki kişilerin halkın içinden geçmesiydi. İçinden derken, sözlük anlamıyla içimizden. Maket gelince yana kayıyorduk ve dibimizden geçiyordu. Herkes maketlere dokunabiliyor, geçitteki kostümlü kişilerle resim çektiriyor, konfetileri ve sprey oyuncakları ile geçite musallat olabiliyordu. Hele bir de sprey ip vardı ki, zaten herkes baştan aşağı bu fosforlu iplerle kaplanmış oluyordu 15 dakika içerisinde. Bu ayrıntının önemi ise karnavala “dokunma” imkanını vatandaşa veriyor olması. İnsanların bir yere toplanması, geçiti izlemesi bile bir fayda ve kaynaşma ortamı yaratır elbette, fakat geçitle bir olmak, geçitin parçası olmak insana kendini karnavalın bir parçası olarak hissettiriyor. Stadyumda izlemekle yetindiğimiz bayram kutlamalarını düşününce halkı milli bayramlara katmanın sanırım en uygulanabilir yolu bu.

    İkincil önemli nokta da bu tür kutlamalara gördüğüm kadarıyla yerel yönetimler tarafından verilen önem. Çok da doğru bir hareket. Amerika’ya ağabeyimi ziyarete gittiğim 3 ayda gördüğüm, yerel belediyenin (ki nüfusu çok az olan bir öğrenci kasabasıydı orası) her haftasonu meydanda halka açık ve bedava yaptığı gösteriler, film gösterimleri ve eğlencelerden çok etkilemiştim. Bizde çok az belediye bunu yapıyor. Ben henüz bir tek İzmir’de Foça Belediyesi tarafından düzenli olarak yapılanlara şahit olmuştum.

    Yerel belediyelerin kutlamalarını düşününce aklıma yeni bir açılış için yapılan İbrahim Tatlıses veya Serdar Ortaç konserleri geliyor. Bunlar yine iyi örnekler. Bazı konserlerde adını sanını duymadığım “ünlü”ler bulunuyor. Halk konseri diye insanları bir meydana sıkıştırıp, vitrin mankeni gibi koydukları ünlüleri seyrettiriyorlar. Aslında neler yapılabilecek parayı şarkıcıya verip, insanları kutlamaya “dokundurtmadan”, uzaktan seyrettiriyorlar. Eminim ki eğer doğru düzgün kutlamalar yapılırsa, şarkıcılar sıraya girecektir sahne alabilmek için. Tıpkı eski İzmir Fuarı sahneleri gibi, belirli kutlamalarda sahneye çıkmak sanatçıların hedefi olacaktır.

    Yerel belediyelerin temel görevi yaşanabilirliği sürdürmektir. Yaşanabilirlik tanımını ise her kim yapmışsa bize, yanlış yapmış. Yaşanabilirlik yalnızca bir yerden bir yere gidebilmek, elektrik ve suya kavuşmak değildir. Bunlar zaten temel gereksinimler. İlkokulu hatırlayın: “İnsan, düşünen, sosyal bir hayvandır.” İnsanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliğinin temel tanımı bu değil miydi? Yaşanabilirlik tanımında da işte bu kapsamda halkı düşündürecek ve sosyalleştirecek etmenler barınmalıdır.

    Yerel yönetimlerin temel görevleri arasında halkı kaynaştırmak vardır. Değişik insanlar görmeyen kişi kendini “diğerleri” sandığı kişilerden soyutlar. Diğerlerinin aslında kendisiyle ne kadar aynı olduğunu asla farkedemez. Tanımadığı kişilerle aynı ortamda bulunmayan kişi yabanileşir. Yalnızca tanıdığı kişilere güvenmeye, tanımadıklarından çekinmeye başlar. Yine sonucunda birilerinden soyutlanır. Bunlar çok doğal süreçlerdir.

    Aslında insanları kaynaştırmak çok kolay. Tek eksiğimiz, çoğu zaman olduğu gibi, sabır. İnsan hızlı öğrenen, fakat yavaş değişen bir varlık. Değişik tatları, değişik insanları, değişik deneyimleri sunup, sabırla hazmedilmesini beklemek gerekir.

    .

    Muhtemelen devamı için 1 yazı daha gelecek…

  • “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?))

    Yaşadığımız en büyük yanılsamalar inançlarımızla ilgilidir. Çoğu zaman bilgi eksikliğinden vardığımız yanlış yargılarımız, konuya inancımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Çoğu zaman hayal kırıklığı yaşamamak için kabuğumuza çekilişimiz, “diğerleri”nden soyutlayışımız da inançlarımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Türkiye şartlarında çoğumuz için “Faiz” de aynen bu doğrultuda yetersiz bilinen, kendi kendimizi “ötekiler” sandığımız ötedekilerden soyutlamamıza yol açan bir kavram.

    Faiz sandığımızın aksine yalnızca müslümanlıkta değil, tüm sami dinlerde, sayısız filozofun dünya görüşünde ve devlet tanımında kötülenmiştir. Örnekleri çok aramaya gerek yok:

    “….Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır….” (Bkz. Kur’an-ı Kerim, Bakara:275)

    “Thou shalt not give him thy money upon interest, nor give him thy victuals for increase.” (Bkz. İncil, Leviticus:37)

    Kabaca çevirisi:

    “Ona paranı faizle verme (insanlara asla faizle para verme), veya yiyecek ve tahıllarını.”

    Benzer örnekler Yahudilik’te (her örneğin değişik yorumları olduğundan burada bir örnek vermiyorum), değişik peygamberlerin hadislerinin yanısıra Plato, Aristo gibi ünlü ilkçağ filozoflarının da sözleri arasında faize ve sonuçlarına karşı uyarılara rastlamak mümkün. Ahlak açısından baktığımızda da tartışmaya, zorlamaya bile gerek yok zaten. Aklın yolu birdir, faiz adaletsiz ve yersiz bir kazançtır.

    Peki ceza olarak ödediğimiz faiz bugünkü haline nasıl geldi? Bankadan “kazanç” olarak aldığımız faizin tam karşılığı nedir? Neden ben parasal düzenin temel 2 sorunundan birisi olarak faizi gösteriyorum? Sırayla bu soruların cevaplarını inceleyelim.

    Faiz bugünkü yaygın tanımıyla, daha doğrusu birinci dereceden canımızı acıtan şekliyle, bankaların bizden fazladan aldığı paradır. Faizin bu kullanım şekli aslında ilk bankacılar tarafından geliştirilmiş bir çeşit “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı” idi. Zamanla bankacıların zarara uğramamak için geliştirdiği bu ödenek sistemin değişmesi ve kağıt para basımı yaygınlaşıp, enflasyon canavarının da halka karışmasıyla bugünkü haline evrimleşti. Bu hikayenin değişik örneklerle anlatıldığı basitleştirilmiş (maalesef İngilizce) bağımsız belgeseller internet üzerinde rahatlıkla bulunabilir (Bkz. En basitlerinden bir örnek).

    Faizin canımızı acıtmayan, aksine içimizi hoş eden şekli de bizim bankaya bir miktar para yatırıp, karşılığında daha fazla para almamızdır. Bu yanılsama da zaten “faiz haramdır” tartışmalarının odak noktasıdır. Acaba gerçekten bankaya bir miktar para yatırdığımızda daha fazla para mı kazanıyoruz? Bu sorunun cevabı basit olsa da uygulamada karşılığı biraz daha karmaşık. Teorik olarak eğer aldığımız faiz, geçen süre içerisindeki enflasyondan* daha fazlaysa, gerçekten bir şeyler kazanmış olmamız gerekir. Tartışmalar da zaten bu konu üzerinde döner. Açıklanan resmi enflasyon faizlerden düşük olduğundan dolayı varsayılır ki bankaya faizle borç ödeyen mağdurların parası bizlere kar olarak dağıtılır. Öncelikle bu yanlış bir bilgidir (Bankalar gerçekten para kazanır, bunun kaynağı da faizler değil, düzenin kendisidir. Bu konuya da bir sonraki, dizinin son yazısında geleceğim.), fakat yine de faizli alacakların da payı oldukça ufak da olsa vardır. Konu dışına çıkmama adına bu tartışmayı başka bir yazıya erteleyerek sıyrılmak istiyorum. Bu durumda mantık olarak ilk çıkış noktasında bankaların bize faiz olarak verdiği varanın bir kısmı bizim paramızın değerini koruması için yapılan artış, bir kısmı da paramızı bankaya emanet edip kullanmasına izin verdiğimiz için bankanın bize ödediği “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı”dır. Yani ilk çıkış noktasında iki yönde de faiz birbirinden farksızdır. Burada değinilmesi gereken nokta, herhangi bir şekilde miktarı artmayan, yaygın tabiri ile yastıkaltı yapılmış olan paranın zamanla eriyeceğidir. Yani biz faizli kredi alıp faiz ödemesek bile, oturduğumuz yerde paramızın değerinin azalması ile bir yerlere bir şeyler ödemiş oluyoruz. Enflasyona “gizli vergi” denmesinin sebebi de budur.

    Faiz, düzenin içerisinde herkesin bir yandan alıp diğer yana artırarak geçirdiği bir bela. Merkez Bankası ilk çıkış noktası olarak devlete ve bankalara belli bir faizle para aktarma hakkına sahip. Sıkça duymuşsunuzdur: “Merkez Bankası faiz indirimine gitti”. düzen içerisinde Merkez Bankası paranın asıl dağıtıcısı ve üreticisi olarak faiz indirimine gittiğinde bankaların gözleri parlar. Daha az faizle alabilecekleri paraya heyecanla atlar, piyasaya yeni para katarlar. Dürüst olmak gerekirse bu kadar yalın olmasa da, yapı kabaca bu şekilde işler. Bankalar aldıkları faizli borcun acısını kendi kredilerinde bize biraz da kendilerine kar katarak geçirirler. Bu sırada piyasada artan para miktarı, artan ürün miktarından fazlaysa enflasyon da oluşur, bir tokat da oradan yeriz. İşte o zaman deymeyin keyfimize.

    Dahil olduğumuz parasal düzen, ki hemen belirteyim tüm Dünya dahil değildir bu düzene, çarpık, karmaşık gösterilmeye çalışılan, vatandaşın ve hatta devletlerin değil, bankaların, bankacıların, uluslararası para kuruluşlarının çıkarını en üstte tutan bir düzendir. Faiz, bizim tartışabileceğimiz, enflasyon gibi, krizler gibi, düzenin iğrenç yüzünü saklamak için kullanılan maske parçalarıdır. Bu yapı oldukça işlevseldir. Düzeneğin görünen ve hissedilen ucunda sorgulanacak bir kaç öğe barındığı sürece, sorgulanma sırası asla temele gelmeyecek, düzen toptan sorgulanmayacaktır. Bu düzenekte de faiz temelden bir önceki adım olduğu için, parasal düzenimizin en büyük 2 yanlışından birisidir.

    Parasal düzenin görünen sorunları aslında düzenin yalnızca nispeten ufak sorunlarıdır. Buzdağı gibi, derine indikçe büyüyen bir düzenekle karşı karşıyayız. Denize açılmış, rüzgarın savurduğu yönde masumca ilerliyor, buzdağının görünen kısmı üzerine tartışıp, kendi kendimize onu alt etme hesapları yapıyoruz.

    Halbuki;

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda iki seçeneğimiz vardır: Buzdağının görünmeyen kökünü parçalamak veya fuzuli çırpınışları bırakıp yön değiştirmek.

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda bir tek ölümcül hata vardır: Buzdağının yalnızca görünen kısmı ile uğraşıp, altında gizlenen dev tarafından batırılmak.

    .

    Kriz, buzdağının görünen kısmıdır.

    Sonu geldi: “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık