Kategori: Yorum

  • Yok Artık! x 4

    “Yok artık!” dedirten haberleri çok severim. Biraz güldürür, biraz da düşündürür. Nasreddin Hoca misali, özünde çok komik olmasa da, yine de gülümsetmeyi başarır sunuluşundaki saçmalıktan dolayı.

    Bu hafta kafama kazınan bir habere bugün de 3 yenisi eklenince kendi kendime “yok artık!” dedim. Geçenlerde yazılarımı günlük haberlerden daha sık esinlenerek yazmaya karar vermiştim. Özellikle kriz, seçim ve Dünya’daki değişim rüzgarı bu fikri doğurmuştu. Ayrıca gündemden etkilenmeden nereye kadar fikir yazabilirdim ki? Derya değilim, derviş değilim…

    Gelelim “Yok artık!” demeye:

    .

    Bülent Uygun’a “Ergenekon” Sorusu!

    Yok artık! “Bülent Uygun asker selamı yapıyor diye mi içeri alındı acaba?” diye düşündüm ilk gördüğümde… Meğer sanıklardan birisinin eşinden eski bir ev almış. Aman siz siz olun, alışveriş yaptığınız bakkalın bile geçmişini araştırın. Sizi de Ergenekon’dan almasınlar sonra. Ergenekon haberlerinde çıkan herkesi sanık, her sorgulananı da çete üyesi sanmaktan vazgeçmenin vakti geldiğinin ispatıdır bu haber…

    .

    Hugo Chavez: “Rusya’ya hava üssü verebiliriz”

    Rusya: “İhtiyacımız yok, istersek ABD’ye kadar tek seferde gider, geri döneriz!”

    Yok artık! Neden veresiniz? Neden ABDye gidip gelecek kadar? Neden uçaklarımız dünya turu atacak kadar demediler de doğrudan hedef gösterdiler? Bu yüzden haftanın, hatta bu yılın en komik açıklamalarından olacaktır bu konuşma. Yıllar sonra dengelerin iyice değişmesi durumunda da hatırlayıp gülmeye devam edeceğiz muhtemelen.

    Dünya’da değişen, yenilenen ve sonunda tepetakla dönecek olan düzeni ve güçler dengesini görmek için ayrıntıları takip etmek gerek. Yıllardır Dünya düzeninin değişmesini uman birisi olarak bu ayrıntıları kendimi bildim bileli takip etmeye çalışıyorum. Şöyle söyleyebilirim ki değişim, sandığımızdan da olası ve yakın. İçimiz rahat olsun.

    Hemen telaşa kapılmaya gerek yok bu arada… Değişim gayet barışçıl ve akılcı yollarla olacaktır. Tek gereken, güçler dengesinin tek taraflılıktan çoğulcu düzene geçmesi. Ayrıntılarını buraya yazmak mantıklı olmaz fakat eski dengelerden nasiplenen parazitlerin telaşı da sırf bu yüzden. (Bkz. dünkü plazma televizyon meselesi; Bkz. “Para” yazı dizisi)

    .

    Diaspora: “Türkiye Ermenistan ile Diaspora’nın arasını açıyor”

    Yok artık! Biz de işi gücü bıraktık bunlarla uğraşıyoruz sanki. Ayrıca senin anavatanınla aran açılıyorsa bunun suçlusu kimdir? Açılmıyorsa, bu şekil açıklamalarla suçlama yapıyorsan bu ne kadar dürüst ve adil bir yaklaşımdır? Tarihindeki olayların hesabını sorduğunu savunan bir akıl, bu şekil beyanlarla kendi hakkını arayamaz. Hak aramanın yolu, hakkını vermektir…

    .

    Başbakan Yrd. Cemil Çiçek: “Yerel yönetim ile merkezi yönetim aynı olmazsa yerel yönetimlerin kaynağı yetmez”

    İ. Melih Gökçek, Adalet (!) Bakanı ve Başbakan’dan sonra Başbakan Yrd. Cemil Çiçek de aynı açıklamayı yaptı. Allah sonumuzu hayır etsin.

    Diyelim bu tehditlerinde ciddiler. Gerçekten diğer partilere ödenek vermemeye devam edecekler… O zaman genel seçimlerde bu taraflı yaklaşım kendi aleyhlerinde işleyecektir.

    Varsayalım yerel yönetimler hükümetten “ek” ödenek alamasın… O halde Eskişehir örneğinde olduğu üzere herhangi “ek” ödenek olmadan bile bir şehrin 5 senede nasıl 20 sene ileriye taşındığına ne diyecekler? Yapamayanlar utansın…

    Hadi onu da geçtim… Diyelim şehir bütçeleri gerçekten çok az ve merkezden yardım almadan hiçbir halt yapılamıyor… Başbakan Yardımcım bunu diyorsa buna inanmak zorundayız öyle değil mi? O halde neden hükümet olarak belediye bütçelerine toplu bir artış veya destek vermiyorlar? Madem şehirlerin parası yetmiyor, sen de tarafsız ve herkese aynı yakınlıkta olduğunu iddia ediyorsun; o halde arttırırsın bütçelerini, kim gelirse gelsin o çok önem verdiğimiz yerel yönetimler kalkınır.

    Bir kişi olsaydı bu tehditkar açıklamayı yapan, diyecektim ki boş konuştu, lafını bilmedi… Ancak Cemil Çiçek bu açıklamayı yapan 4. yetkili olduğu için diyorum ki bu işi iyice çirkin bir boyuta getirdiler.

    Adil yönetimde taraf tutulmaz.

  • Çanakkale Şehitleri Anısına Plazma Televizyon Dağıtılsın!

    Çanakkale Savaşı sırasında savaşan şehitlerimiz ne uğruna canlarını feda ettiler? Devlet için, eşitlik için, bağımsızlık için.

    Çanakkale Savaşı şehitleri plazma televizyon istemedi. Marka cep telefonları, cafcaflı oyuncaklar veya gösteriş imkanı istemedi. O gün meydanda canını “Allah Allah” diye veren şehitlerin tek istediği hak ve hukukun korunması, tam bağımsızlığın sağlanmasıydı. En azından o savaşla doğan güneşin, Mustafa Kemal’in amacı buydu.

    Çanakkale zaferinin 5. yıldönümünde 18 Mart 1920’de Osmanlı tarihinin son Meclis’i Mebusan toplantısı gerçekleşti ve çalışmaya ara verme kararı aldı. Bu da son kararları oldu. Bu kararla da zaten eriyip bitmiş olan Osmanlı yönetimi, Anadolu’da yeni ve tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti doğarken, kendi kendine son nefesini vermiş oldu.

    1992’de 18 Mart’ta Güney Afrika’da siyahlarla beyazlara eşit haklar veren yasa onaylandı. Yalnızca bizim için değil, Dünya’nın öbür ucunda da 18 Mart birileri için gerçek bağımsızlığın ilk adımı oldu.

    18 Mart 1. Dünya Savaşı dahilinde de olsa dolaylı yoldan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bugüne dek gelen tam bağımsızlık ilkesine gebelik ve ebelik yaptı. O gün ölen şehitlerin derdi de yalnızca buydu. Plazma televizyonları bırakın, bazılarının giyecek çorapları bile yoktu. Çorap sahibi olabilecekleri batılı ülke himayesini değil, tam bağımsızlık altında, çocuklarının ve torunlarının kendi çoraplarını kendilerinin üretebilecekleri bir ülke uğruna şehit oldular. O ülke o sırada henüz doğmamış olan Türkiye Cumhuriyeti olacaktı.

    Saygıyla ve minnetle anıyoruz.

    .

    Peki nedir bu plazma televizyon meselesi?

    Bir düşünün, tanıdığınız bildiğiniz ailelerden yüzde kaçında plazma televizyon var? Ben şahsen ABD ve Avrupa vatandaşı tanıdıklarımı, değişik ülkelerden tanıştığım görüştüğüm insanları da katmama rağmen yine de 1% (yüzde bir!) oranına bile ulaşamadım. Acaba bugün Dünya’da, bırakın yüzü veya bini, her onbin aileden kaçında plazma televizyon vardır?

    Bu sorunun cevabını düşündükten sonra şu haberi inceleyin: Egemen Bağış: “Sosyalizmin Plazma Televizyonu Yok”

    Şahsen sosyalizmi savunacak değilim. Bu yorumda daha önemli alınması gereken gizli mesajlar ve önemli düzeltmeler var. Bu haberi okuyan herhangi bir kişinin nasıl yönlendirildiğini belirtmek ve gerçek bilgiyi paylaşmak şart.

    Öncelikle ben Egemen Bağış’ı uzun süredir dikkatle takip ediyorum. Bana göre AKP içerisinde önceden belirlenmiş sıralamada Ali Babacan’dan sonra 2. kişi olarak kendisi geliyor. Ali Babacan’ın sessiz ve sakin duruşu düşünülürse Egemen Bağış, Erdoğan’dan sonraki başkan olarak düşünülüyor olabilir. Bu konuya girmeyeceğim, araştırın, ne zaman hangi yetkiler ve sıfatlar verilmiş, o zaman göreceksiniz bu mantıklı bir tahmindir. Ve bu tahmin doğrultusunda AKP’nin yıllar sonra halen siyasette olması durumunda Egemen Bağış bir sonraki nesil politik liderlerinden birisi olacaktır. İşte bu gözle baktığımızda Egemen Bağış’ın her açıklaması gelecek nesil için önem taşır.

    Peki bu açıklamada ne sorun var?

    Öncelikle yanlış yönlendirme ve kandırma var. Teorik olarak bırakın “plazma televizyon yoktur” yorumunu, sosyalizmin tanımı gereği sosyalizmin teorisine uygun olarak işletildiği bir düzende “herkesin plazma televizyonu olur”. Sosyalizmin ne kadar uygulanabilir olduğu konusuna girmiyorum. Ama sonuç olarak teorik gerçek şudur ki: “Sosyalizmde herkesin plazma televizyonu vardır.” Ayrıca markalı cep telefonu konusuna girmeyelim. Sosyalizmde “marka” yoktur, o yüzden bu örnek de oldukça yersiz oluyor. Ama herkesin son model ve kullanışlı bir cep telefonu olması beklenir.

    Bu yorumdan sonra birden sosyalist devrimci havası doğurmuş olsam da işin aslı bu değil. Bu yorumdaki asıl derdim adil ve doğru bilginin kullanılarak tartışmaların yapılması. Çünkü hatalı veya yanlış bilgiyle yapılacak şey yalnızca insanları kandırıp gütmek olabilir.

    Gelelim bu açıklamanın altındaki diğer gizli özneye. Açıklamanın muhtemelen yegane sebebi ve bugünkü Dünya liderlerinin en büyük korkusu olan kavram: Devletçilik.

    Dünya’da, özellikle son küresel kriz sonrasında internetin de yardımıyla hızla yayılmakta olan bir “kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin foyasını ortaya çıkarma” kampanyası gelişiyor. Bu kampanya karşısında elbette ki en büyük tehditle karşı karşıya kalan kitle, bugünkü düzeni kuran, yaşatan ve ondan beslenen kitle; yani yatırımcılar ve sermayeler. Bu denklemde varlığını, büyümesini ve istikrarını bu sermaye ve yatırımcılara bağlamış yönetimler de (ki Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler bu listenin başındadır) bundan nasibini alıyor. Yani varolan düzende büyümek için istikrar, istikrar için yatırım, yatırım için sermaye şart (Ayrıntılı bir yorum için ayrıca Bkz. “Para” Yazı Dizisi). İşte bu kitlenin korktuğu, Dünya çapında büyüyen serbest piyasa ve Amerika merkezli ekonomi karşıtı hareketin şimdilik bilinen tek büyük dayanağı da bizim eski dostumuz “devletçilik”. Bu sebepledir ki krizin çıktığı günden beri, Egemen Bağış’ın son örneğini verdiği üzere, batılı ve batılı ekonomi yandaşı yöneticiler, sosyalizmden ve dolaylı yoldan onu andırdığı için Devletçilik’ten hoşlanmıyorlar. Çünkü herhangi bir şekilde “düzenin sorgulanmasından ve değişmesinden ödleri kopuyor”*. Ve en nihayetinde de kriz vesilesiyle düzenin sorgulanmasına yol açabilecek herhangi bir durumdan korunmak için önlemlerini alıyorlar.

    Devletçilik’in Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden olduğunu hatırlatmama elbette gerek yok. Bizim için yalnızca Atatürk sonrası değil, binyıllardır Devlet hakimiyeti ve yetkisi, asla “öcü” olmamıştır. Orta Asya’dan tutun, bugünkü tüm Türki Devletlere kadar, Devlet her zaman “Devlet Ana” olmuştur. Bu sebeple, yorumdaki hatalı bilgiyi de hesaba katarak, gelecek nesilin politik liderinden bu yorumu duyduğumda üzüldüm.

    Çanakkale şehitlerinin anısını doğru dürüst yaşatmak için, olayları yorumlarken başka milletlerin kültüründen esinlenmiş, “özenti” politikalardan uzak durmamız dileğimle.

    .

    * Nesli’den.

  • Darwin Olayından Gayrı, Tübitak’ta Kadrolaşma

    Önce Tübitak’ta kadrolaşma hakkındaki tarihi olay akışını okuyun: ekşi sözlük yazarından bir yazı

    Öncelikle hemen belirtmek gereken birkaç nokta var:

    1. Ekşi Sözlüğü asla takdir etmem, takip etmem (çünkü bkz. 2. madde). Fakat yine de arada sırada faydalı veya önemsenmesi gereken yazılar olduğundan, küçümsemem de. Bana Nesli’den gelen bu yazıyı okuduğumda da hemen paylaşma gereği duydum.
    2. Ekşi Sözlük, asla ve asla resmi veya geçerli bir kaynak olarak kullanılamaz. Ekşi sözlük yazarları takma isim kullandığından sözlerinin asli değeri olmadığı gibi, bu yazıya özel olarak kaynak gösterilmediği için de resmi kaynak değildir. Fakat, yine de bu haberlerin bir kısmını ben hatırladığım için diğer kısmının da doğruluğunu kabul ettim. Yanlışlar, eksikler veya düzeltmeler olursa lütfen belirtin. Haberler eski gazetelerden zaten bulunabilir.
    3. Bu yazıyı Darwin sansürüne bağlamamak gerekir çünkü daha önce de yazdığım gibi Tübitak’ın resmi açıklamasını kabul etmek ve doğru saymak zorundayız. Bu gibi durumlarda sabırla ve dikkatle, olayları birbirine bulaştırmadan incelemek ancak bizi katıksız doğru sonuca ulaştırabilir.
    4. Türkiye Cumhuriyeti, Süleyman Demirel’in neredeyse her konuşmasında bir kere vurguladığı gibi, bir “Hukuk Devleti”dir. Yani yasalar, kanunlar ne derse o uygulanmalı, hukukun kararlarına ne olursa olsun saygı gösterilmelidir. Darwin örneğinde hukuki bir durum olmadığından resmi açıklamaya inanmalı, öte yandan yukarıda bağlantısını verdiğim yazıdaki örneklerden gördüğümüz gidişat için ayrıca düşünüp olan bitenin farkına varmalıyız.

    Hayatta doğruya ulaşmanın yegane yolu adaletten geçer. Adalet, olaylara tarafsız bakıp, doğruyu adil bir şekilde görmeye çalışmaktır.

    Adil bir bakış açısıyla ele aldığımızda hükümetin yaptığı sayısız doğru iş, karşısında yaptığı sayılı, fakat az ve bilhassa öz tehlikeli ve kalıcı değişiklik mevcut. Ülkeyi bugün itibariyle yıpratan etmenlerden birisi de bu durum.

    İnsanların sıklıkla dediği gibi “kim gelse kadrolaşacaktı” ya da “kadrolaşma işleri hızlandırır, ne güzel işte istikrar sağlanır” gibi avutmalar benim için adaletten ve gerçeklikten oldukça uzaktır. Öncelikle bir devlet içinde istikrar, ancak ve ancak yönetimden bağımsız, partiler ve fikirlerüstü bir yetişmiş devlet erkanı oluşturarak mümkün olur. Öyle bir devlet kadrosu olmalıdır ki, başa kim gelirse gelsin tıkır tıkır işlemelidir. Gerçek istikrar, gerçek sağlam devlet yapısı budur. Yoksa her gelenin kadroyu sıfırladığı bir yapı, her seçimde yeni krizlere, yeni çalkalanmalara mahkum kalır.

    Tersinden baktığımızda “çalıyorlar”, “kilit noktalara adamlarını zorla sokuyorlar” veya “yandaşlarını besliyor, kolluyorlar” gibi suçlamalar da adaletten uzaktır, çünkü bu konuda son sözü bizim veya gazetelerin veya herhangi bir politikacının söylemesi iftiradan öteye geçemez. Bu konularda tek ve son söz her zaman yargıdadır. Yargı çaldı derse çalmış, suçsuz derse suçsuz kabul edilmelidir. “Hukuk Devleti” olmak bunu gerektirir. Adalet, hakkaniyet ve dürüstlük bunu gerektirir.

    Bütün bunların ışığında benim naçizane fikrim de, kendi bilgim ve takip ettiğim haberler doğrultusunda hükümetin çok yoğun bir kadrolaşmaya devam ettiğidir. Bu zaten çok tartışmaya açık bir konu değil, Başbakan da yıllar önce kadrolaşmanın hizmet vermeleri için bir ihtiyaç olduğunu savunmuştu. Tübitak’taki kadrolaşma ise bütün bunların dışında, bağımsız ve bilimsel olması gereken bir kurum olması gereğinden yola çıkarak oldukça tehlikelidir. Belli başlı noktalarda kadrolaşma tartışılabilir diyebilirsiniz, fakat bilimde kadrolaşma, bilimin doğasına aykırıdır.

    Bu doğrultuda, sütten ağzı yanmış birisi olarak kesin ifade kullanmadan bağlarsam… Eğer en başta eklediğim yazıyı yazan kişi, haberleri doğru şekilde vermişse, Tübitak’ın hali, haliyle de bizim bilim geleceğimizin hali biraz puslu olmuş olur.

    Bilim, günümüzün en büyük hazinesi, devletler arası en büyük güçtür. Şakaya da küçümsemeye de gelmez.

  • Bilgisayar Oynayarak Adam Öldürülmez

    Son dönemlerde artan bir hızla büyüne bilgisayar oyunu piyasasının en komik yan etkilerinden birisi de konu hakkında bilip bilmeden çıkan haberler. Bugün son örneğini görmüşken hemen değinmek istedim.

    Manşet: İşte Okul Saldırganının Oynadığı Savaş Oyunu! (Haber için tıklayın)

    Bu konuda ne lafı uzatmaya gerek var, ne de derinlemesine incelemeye. Görünen köy kılavuz istemez.

    Yıllar önce, intihar eden gençlerin sorumlusu olarak Murat Kekilli ve “Bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaz” sözleri sorumlu tutulmuştu.

    Ondan da birkaç sene önce, toplasan koca Türkiye’de bir avucu geçmeyecek sayıda olan satanist gençler dolayısıyla günlerce haberler yapılmış, aslen koyu katolik olan Iron Maiden grubu gibi satanistlikle yakından uzaktan alakası olmayan gruplar masum ve bihaber velilere “öcü” olarak gösterilmişti. O zamanlar çok yakın bir arkadaşımın çıkardığı müzik dergisi içeriğinde “öcü müzikler”den bahsettiği için toplatılmış, hatta Reha Muhtar tarafından canlı yayında ana haberde “İşte satanist dergiler gençlerimizi bunlarla zehirliyor!” gibi bir çığırma ile alenen gösterilmişti. Reha Muhtar’ı, o gün canlı yayında “korsan bayrağı” olan sayfayı açıp “satanist simge” olarak vatandaşa yutturduğu için hala sevemem…

    Bu yalnız bizde böyle değil elbette, insan her yerde insan… Geçen senelerden birisinde ABD’de eşi çok bilgisayar (World of Warcarft) oynadığı için eşinden boşanan bir kadının hikayesinde de zaten muhtemelen çürük olan ilişki değil, oyunun kendisi sorumlu tutulmuştu. Takip eden bilir, aynı oyun sayesinde tanışıp evlenenlerin sayısı ayrılanların sayısından kat kat fazladır.

    Bugün de Almanya’da okulda katliam yapan gencin durumunda, ne onu 3 kere atış talimine götüren babası, ne buna göz yuman annesi, ne de düzenin içerisinde onu dinleyecek bir Allah’ın kulu olmaması sorumlu tutuluyor. Son gece oynadığı bilgisayar oyunu manşete taşınıyor. Ne de olsa o oyun olmasaydı o çocuk asla bunları yapmazdı!

    Aman çocuklarınıza böyle “öcü oyunlar” oynatmayın! Onlara cici oyunlar oynatın, sonra atış talimi yapsalar, yapayalnız kalsalar bile efendi olurlar.

    Aman çocuklarınıza sevdiği müziği dinletmeyin. Sizin sevdiğiniz müziği dinlesinler, sizin sevdiğiniz işi yapsınlar. Aman çocuklarınızın yaptıklarından kendinizi sorumlu tutmayın, hemen suçu atacak bir şey buluverin!

    Aman ha böyle çok tehlikeli oyunları manşete taşımaktan çekinmeyin! Haberci olmak için bilgi, mantık ve adaleti değil, popülizmi takip etmek gerekir ne de olsa.

    .

    Aman, siz siz olun, beni dinlemeyin!

  • Uzaktan Bakarak, Günün Yorumu

    2 haberi ve bir yazıyı önem sırasına göre yorumlamak istiyorum.

    1. Sonunda gerçek hızlı trene kavuştuk (Haber için tıklayın)

    Sürekli “hızlı” olduğu iddia edilen ve en az 20 sene öncesinin teknolojisiyle yapılan tren yolları ve trenlerle yıllarca kandırıldıktan sonra sonunda Dünya standartlarındaki ilk hızlı trenimize kavuştuk. Dünya’da “hızlı” tren olmak için saatte en az 200km hızla gidiyor olmak gerekiyor. Bizimkisinin 230km’ye çıkabiliyor olması aslında oldukça vasat da olsa yine de gerçek bir hızlı tren. Bana göre Türkiye’nin ikinci en önemli ihtiyacı demiryolları gelişimi. Ekonomik büyüme, Avrupa Birliği, sözde demokrasi… Bunlar aslında bence ikincil ihtiyaçlar. Bu kadar önemli bir ihtiyacın anca geliştirilmeye başlanması elbette ki siyasi yönetim yanlışıdır fakat onların da kendilerince belirli kaygılarından dolayı bu gecikmenin olmuş olması normal. En azından iyimserim bu konuda.

    Geç de olsa hızlı tren atağına başlanmış olması iyi bir işaret. Umarım bu gelişmeler yalnızca 230km/saat hızla giden vasat hızlı trenlerle ve yalnızca şehirlerarası ulaşımda kalmaz, tüm şehirlere ve şehir merkezlerine, Dünya standartlarını zorlayacak örneklerle yayılır.

    Darısı, bana göre en önemli ihtiyacımız olan, tarımsal gelişimin başına…

    .

    2. Zaman sustu sustu, yetkinliği olmayan bir “yorum”u manşete taşıdı… (Yorum yazısı için tıklayın)

    2 gündür ısrarla Zaman gazetesinde çıkacak Tubitak-Darwin tartışmasının haberini bekliyorum. Günde en az 3 defa girip haberi nasıl vereceklerini merak ederek siteyi dolaşıyorum… 2 gündür ne haberden ne de konudan bahsetmeyen Zaman internet sitesinde bir “profesör” yorumu yayınlanmış. Şahsen haberi “Zaman” gözüyle görmek isterdim ve anlayışla karşılardım fakat haberini yapmadıkları bir şeyi eleştirmeyi, o konuda bilimsel anlamda yetkinliği olmayan bir eğitim bölümü profesörünün mektubuna bırakmayı bir gazeteye yakıştıramadım. Muhtemelen Zaman kendi tarafını alenen ve resmen belli etmemek için yine bir sözde uzmanın mektubunun arkasına saklanmış.

    Yazıya değinmeyeceğim. Yalnızca bu yazının altında aramamız ve bulmamız gereken anlama değineceğim. Öncelikle “Evrim teorisi” veya “Evrim kuramı” adı üzerinde halen ispatlanmamış fakat çoğu bilimadamı tarafından mantıklı ve olası bulunan bir fikir. Evet, evrim henüz tam olarak ispatlanmadı. Buna sebeple tüm Dünya’da “gerçek” bilimadamları halen bu konuyu araştırmaya devam etmekte. Yapılmış bu yorum ise evrimin kendisi gibi ispatlanamaz önerilerle dolu. Bunu tartışmak, gereksiz yere kitleleri kışkırtmaktan başka bir yere bizi götürmez.

    Hepsini bir yana bırakalım, bu yorumu yazan “profesör” de aslen bir biyoloji veya genetik profesörü değil, biyoloji eğitimi profesörü (halk arasındaki adıyla lise biyoloji öğretmenliği bölümü profesörü). Herkesin hakkını vermek gerekir. Bir konu üzerinde çok okunup çok araştırma yapılabilir, benim de yapmaya çalıştığım gibi. Bir konu üzerinde fikir yürütülebilir. Herşey yapıldıktan sonra son noktaya gelindiğinde, tüm yorumların ve fikirlerin ardından geçerli bilimsel gerçekler ise ancak bilimadamlarının bilimsel çalışmaları sonucunda ortaya çıkar.

    Bugün itibariyle ne “Evrim vardır” demek ne de “evrim yoktur” demek bilimselliğe sığmaz. Dolayısıyla bu tür tartışmalar ve yorumlar ancak “Fenerbahçe mi daha büyük Galatasaray mı?” sorusu kadar anlam ifade eder…

    Burada önemli olan nokta yine de evrimin olup olmaması değil, Zaman’ın gazete olarak ne haberi ne de Tubitak’ın resmi açıklamasını manşetten vermemiş olmasına rağmen bir “yorum”u tutup manşete yerleştirmesidir. Bu da tarafsız yayın anlayışına uymaz. Tarafsız yayında haber içeriklerine eşit önem verilmelidir. Tarafsız habercilikte bir haberin eleştirisi, haberin kendisinden daha öne çıkartılamaz, tersi durumda da eleştiriler saklanamaz.

    .

    3. 40 Hadis Ezberleyene 100 TL Yarışması (Haber için tıklayın)

    Her ne kadar bu konuda tahminimce bir sürü tartışma yapılacak olsa da bana göre hepsi yersizdir. Resmi kayıtlara göre %99’u müslüman olan bir ülkede Hz. Muhammed’in doğumu ile ilgili bir haftanın kutlanması kadar doğal bir yaklaşım olamaz. Yine de bunun elbette ki adaletli bir şekilde yürütülmesi ve yansıtılması ilk koşul olmalı.

    Çocuklara hadisleri ezberletici bir yarışma elbet olabilir, fakat bBana sorarsanız hadis ezberletmek yerine bir hadisi ele alıp bir kompozisyon yazdırıp kompozisyon yarışması yapmak daha uygun olurdu, fakat yine de henüz bu yetkiye sahip olmadığımdan bunu yalnızca bu yazıyı okuyanlarla paylaşabilirim. Ezberciliğe karşı, edebiyatı destekleyici bir yaklaşım, daha yapıcı olurdu.

    Bu haberdeki yanlış ne “Kutlu Doğum Haftası” kavramı, ne de çocuklara hadis ezberletilmesi durumu. Haberdeki yanlış, “Laiklik” ilkesi ile ne kadar çakıştığını yargının daha iyi bileceği üzere, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yarışmayı duyurmuş olması. Ramazan Bayramı ile ilgili yarışma olsa duyuracaklar, Noel yarışması yapılırsa duyurmayacaklarsa bu laikliğe uymaz. Laiklik tüm dinlere eşit yakınlık göstermektir… Dolayısıyla ya hiç bulaşmayacak, ya da hepsine eşit yakınlıkta olacaksınız. Bu durumda Milli Eğitim Bakanlığı kendi kendine diğer dini bayramları ilgilendiren yarışmaları da duyurma görevini üstlenmelidir. Haydi buradan yak…

    Bir diğer yanlış da “yarışma” adı altında bu işin bir çeşit sömürüye uygun hale getirilmiş olması. Benim bildiğim yarışmada kazananlara ödül verilir. Bir kompozisyon yarışmasında her kompozisyon yazana ödül verilmesi ne kadar anlamsız ise, bu “yarışmada” da her 40 hadis ezberleyene para verilmesi anlamsız oluyor. Bu şekilde tasarlayarak, bu kriz döneminde, gerçekten belirli bir suistimali işe dahil etmiş oldukları ortaya çıkıyor. Bu yanlışın tekrarlanmaması ummaktan başka yapabileceğim bir şey de yok.