Kategori: Yorum

  • Van Minüt Meclis

    Meclis’i başkanvekili kendi kendine açtı… Ve kapadı. (Kaynak: NTVMSNBC)

    Yukarıdaki resmi dikkatler incelerseniz resimde meclisin boş olmadığını farkedersiniz. Garibim başkanvekili (başkan bile yok) ve gerekli ekip mecbur gönderilmiş, kendi kendilerine oracıkta bir şeyler yapıyorlar. Es kaza gören birisi “Hemşerim ne yapıyorsunuz?” dese, “milleti temsil ediyoruz” diyecekler mecbur. Millet Meclisi değil mi?

    Kafam karıştı.

    Canım milletimi temsil eden canım meclisimin meğer içini boşaltmışlar seçim bahanesine. Bundan çok önce de seçim yaklaşıyor diye ara vermişlerdi, o da krizi kaynatmak içindi. Yazın da zaten tatile çıkıyorlar… Bilmiyorum işte, kafam karıştı. Tanıdığım bildiğim kimse işi gücü bırakmadıysa, bu ne menem bir temsildir?

    .

    Yerel seçimlerde partice seferberlik edilmesine karşıyım. Aslen yerel seçimde partiye değil adaya oy verilmesinin önemine inanıyorum.

    Haydi diyelim partiye oy vermeye devam ediyoruz, çünkü partiler için bu seçimler önemli… O halde parti başkanları işlerini güçlerini bırakıp gezedursun, adaylar uğraşsın. Geri kalanları nerede peki bu vekillerin? Meclis de mi “yan gelip yatma yeri” oldu görmeyeli?

    Meclis açılmış. Bir dakika içinde kapanmış… Vay be, hakikaten kriz teğet geçmiş herhalde ki koskoca meclise yetivermiş “van minüt”*. Sanki bolluktan yapacak şey kalmamış. Sanki huzur ve düzen almış başını gitmiş, tartışacak konu kalmamış. Sanki tek derdimiz yerel seçimlermiş.

    Bitse de gitseler… İşlerinin başına.

    .

    Yanılıyor muyum?

    Yoksa yamuluyor muyuz?..

    .

    .

    * Haberin yorumlarında Mustafa Çörekçi’nin yorumundan: “….One minute meclise de uğramış!”

  • Gül “Kürdistan” Demiş Diye DTP Sevindi…

    Bugünkü haberleri okurken taptaze bir haberle karşılaştım. Abdullah Gül, Irak gezisinde ilk defa “Kürdistan” demiş (Bkz. NTVMSNBC Haberi)… Manşetten okuyunca hemen galeyana gelmeye uygun bir hava doğmuş hissi uyandırsa da aslında durum aksine, gerekenin yapılması durumu.

    Haberi okuyunca da anlaşılacağı üzere, Gül’ün basın açıklamasında da söylediği gibi, Irak anayasasındaki ismiyle “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” ifadesini kullanması çok doğal. Bu konu aslında, bu haber ile, üzerinde durulmaya çok da gerek olmayan bir olay. Ancak asıl mesele, Kuzey Irak meclisinin bundan birkaç hafta önce ismini değiştirmesine hiç tepki verilmemiş olması. O zaman da haberi, yine yalnızca NTV vermişti. O zaman kimsenin önemsemediği isim değişikliği bugün haliyle Cumhurbaşkanı’nın diplomasi adabı gereği “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” ismini kullanmasını gerektirdi.

    Eminim şimdi birileri hemen “taraf” olmanın gereği zannederek bu konuya yüklenmeye başlayacaktır. Bu haberden çok daha önemli olan “isim değiştirme” olayında sesi çıkmayan kişiler, şimdi hemen hırlayıp “Ne dediiii! Çok ayıııp!” diyecek, hemen olaya yüklenecektir.Aman gaza gelmeyelim. Haberin başlığında yapılan vurgu yanlışından etkilenmeyelim.

    DTP de bu sırada kendi kendine fırsat yaratmış hemen açıklamayı patlatmış (Bkz. DTP, “Kürdistan” sözünden memnun). Bu yorumu, işgüzarlıkta sınır tanımayan bir yaklaşım olduğu için üzerinde durmadan geçmeyi uygun buluyorum.

    Daha da ilginci var… Bu haberin başlığı dolayısıyla NTV’yi eleştirmek üzere diğer gazetelerde aynı haberi aradım. Kırk yılda bir elime diğerlerine destek olacak, NTV’yi eleştirecek bir fırsat geçti diye düşündüm. Sürekli, NTV’nin tek düzgün haber kaynağı olduğunu düşünmek beni bile üzüyordu. Bu sebeple haberi doğru düzgün manşetle veren bir kaynak aradım. Aradım… Aradım… Bulamadım.

    Her ne kadar Gül aslında sadece “Kürdistan” dememiş olsa da, bu olay haber değeri taşır. Gazetelerdeki ilgili tüm haberleri okudum, bahsi bile geçmemiş… “Büyük” ve “tarafsız” gazeteler kendi dertlerine öylesine dalıp gitmişler ki…

    Bakalım akşama kadar diğerleri de uyanıp bu haberi verecek mi?

    İlk başta aklıma gelen eleştirimi de, NTV’nin haberi veren tek kaynak olmasından dolayı geri alıyorum. Ne demişler; o kadar kusur kadı kızında da olur.

  • Ligde Bu Sene Kim Şampuan Olur? (2008-2009)

    Yazdım, yazdım sonra toptan sildim yazdıklarımı… Amanın hangi ucundan tutsan fenaymış meğer bizim “Süper” Lig hakkında düşündüklerim …

    Gözünü sevdiğim internet sayesinde Sivasspor- Beşiktaş maçını kaçak da olsa naklen izleyebildim. Sivasspor’lu futbolcuların adeta futbol oynamayı öğrenmiş olması hayret verici. 90’ların sonunda Galatasaray’lı futbolcuların Avrupa’da oynamayı öğrenmesini hatırladım. Futbolda da artık çalışmanın ve takım oyununun yetenekten daha önemli olduğunu kavrama vaktimiz geldi de geçiyor. Anlamadığım şey de 2000 ve 2002 başarılarından sonra bunu hala nasıl kavrayamamış olduğumuz…

    Milli maç haftasında gaza gelip arayı kapatmak için tüm maçların özetlerini de sağolsun TRT-Int’ten izledikten sonra farkettim ki, lig kalitemizde Anadolu takımlarının tüm gayretine rağmen HENÜZ bir değişiklik olmamış. İşaretleri var, fakat diğer takımlar oynamayı, “büyük” takımlar da çalışmayı öğrenememiş gibi duruyor.

    Böylesine bir ligde halihazırda sürekli şampiyon olabilen takımların alacağı bir birincilik bana göre bu sebeple şampuan köpüğünden farksız bir sevinç yaratmalıdır. Sivasspor için durum biraz daha farklı, bütün duvarları artık resmen yıkmış olacakları için.

    Bir Sivas’lı olarak; at gözlüğü yerine geniş bakmaya çalışan bir futbol izleyicisi olarak; kendi takımı yerine tüm ülkenin yararına olacak sonuçları görmeye çalışan birisi olarak; umarım ve beklerim ki bu sene herşeye rağmen Şampiyon Sivasspor olur. Daha önceki Anadolu takımı gazı örneklerinin aksine, üç beş ay veya bir sene değil, 2 sene ardarda, zayıf bir kadroyla bile şampiyonluğa oynamalarının verdiği gazla, eminim ki kısa bir süre içerisinde birkaç Anadolu takımı şahlanacaktır. Artık bu sürece girdik diye düşünüyorum. Ama yine de Şampiyonlar Ligi’ne gidecek bir Sivasspor takımı, bu süreci kat kat hızlandıracaktır. Gerek gelecek para, gerek yetenekli futbolcuların “büyük takıma transfer olma” saplantısının törpülenmesi ile bu süreç uzun vadede hepimize yararlı olacaktır.

    Farkına varalım. Aslında Avrupa’daki tek bir başarılı futbolcumuzun bile ülkeye maddi manevi katkısı, atıyorum, Eurovision birinciliğinden daha fazla.

  • 1 İngiliz, 1 Fransız, 1 İtalyan, 1 Türk…

    Fıkra gibi ortamlara bayılırım. Zıtlıkların ve değişik şeylerin bolca bulunduğu ortamlarda her nasılsa aslında neredeyse hiçbir şeyin birbirinden o kadar da değişik olmadığı apaçık ortaya çıkar.

    Bizi birbirimizden yabancılaştıran ve yabanileştiren fikirlerin yegane temeli budur: Çeşitsizlik.

    Hiç düşündünüz mü neden büyük şehirlerde insanlar birbirini daha olduğu gibi kabul edebilir? Neden turistik yerlerde yabancılar sevilir, daha kapalı bölgelerde ve küçük yerleşimlerde daha sıkı ilişkiler yaygındır?

    Daha basit ve hovarda düşünün. Hiç Yunanistan’dan Uzo, Japonya’dan Saki, ya da Fransa’dan Ricard (aslında Ricard markaymış fakat bizim “Selpak” örneğine dönmüş) içmemiş bir Rakı severin Rakı’yı eşsiz bulması, ona üstün görmesi kadar doğal ne olabilir? (Aslında raviole – mantı örneği verecektim ama uzaklardan Japonya örneği verme fikri beni daha bir cezbetti).

    Yerel düşünün. İçli köfteyi güneydoğuda kızartma yaparlar, Sivas’ta biz haşlama yaparız. Adana’da ikisini de yapıyorlar ama haşlamaya bazıları domates de koyuyor. Benim bir Sivas’lı olarak en çok sade etli haşlamayı sevmem kadar doğal, fakat diğerlerini daha hiç yemeden kötülemem kadar da cahil bir yaklaşım olamaz. Ha, hepsini değişik yerlerde değişik zamanlarda yedim, bir çok kişiye yedirdim ve hepimiz en güzelinin Sivas usulü içli köfte olduğu konusunda hemfikiriz… O ayrı. Ama bilmeden yorum yapmayız. Artık sorana söyleyebiliriz ki en güzel içli köfte “bizce” sade etli, cevizli haşlama içli köftedir. Bunun başına “Sivas usulü” eklerseniz güzel reklam da olur, “dadından yinmez gari”!

    İnsanları da içli köfte gibi değerlendirmek gerekir. Ceviz acı olur diye cevizli içli köftenin “buruk” olması gerekmez. Suda haşlanır diye içli köftenin “sulu” olması da gerekmez. Malzemenin doğası ve kaynağıyla ortaya çıkan lezzetin uyuşması beklenmemelidir.

    İnsanın malzemesi, hamuru, cevizi, kültürüdür. Artık bundan sonrasında noktaları siz birleştirin.

    Her zaman ısrarla tekrar ettiğim fikrimi, her yeni örnekte daha da farkına varmış olarak tekrar etmeye devam ediyorum: “İnsan, her yerde insan.”

    .

    Dün akşam 2 Türk olarak, 2 Fransız (sonra 3 oldu),  3 İngiliz (ikisi yarı İrlanda’lı), 1 İtalyan, 1 İspanyol, 1 Portekiz’li,1 Rus’la dışarı çıktık, gece de birinin evine dönüp muhabbetle şenlenip sabaha doğru eve döndük.

    Bundan tam 1 sene önce aynı şekilde 14-15 kişilik bir grupla bir arkadaşın doğum günü için Ankara’da bir evde toplanmıştık. Aynı yaş grubundan, aynı eğitim seviyesinden, hatta çoğunluğu aynı meslekten olan bu iki buluşma arasında tahmin edebileceğinizden çok daha fazla ortak nokta vardı. Aynı muhabbetler döndü, aynı fikirler ortaya atıldı. Aynı kıyafetlerle aynı ortam yaratıldı. Her şey aynı şekilde fakat bu defa %100 Türk değil, 7 değişik millettendik. Gerçi Fransızlar’dan birisi ısrarla kendisine Fransız demiyor, şakayla karışık her defasında Breton’lu (Bretagne yazılıyor) olduğunu vurgulamadan geçmiyordu. Breton de Fransızların “alt kimlik” merkezi. Tıpkı İspanya’nın Bask bölgesi gibi. Tıpkı aslında her ülkede aranırsa bulunacağı gibi… İnsan “alt kimlik – üst kimlik” konusunda bile yine insan anlayacağınız…

    Değişik ortamlara girince her defasında tekrar tekrar farkediyorum ki aslında her kültür kendine göre belirli bir zenginliğe sahip. Bu zenginlikleri keşfetmeye ve öğrenmeye çalıştıkça kendi özümü de daha derinden tanımaya sürüklenmek de bu zenginliklerin faydalı bir yan etkisi. Bazen hiç önemsemediğiniz bir özelliğimiz bile çok önemli bir kültürel fark olarak karşımıza çıkabiliyor.

    Bütün bunlardan yola çıkarak kültürleri de içli köfte gibi değerlendirmeye devam ediyorum. Gördüğüm her değişik içli köfteyi tattım, nasıl yapılır öğrenmeye çalıştım. Bugün dahi yine ve her defasında tekrar tekrar gördüm ki en güzeli, memleketimin içli köftesi.

    .

    Çok canım çekti be…

  • Zeitgeist – Zamanın(Çağın) Ruhu: İzleyin, İzlettirin.

    Doğrudan, iyiden ve güzelden de bahsetmek gerek. Aylardır kendim inceleyerek emin olmak üzere bu paylaşımı ertelediğim için öncelikle özür diliyorum.

    Kesinlikle izlenmesi gereken 2 filmi ve arkasındaki hareketi nihayet paylaşma vakti geldi.

    .

    Dünya’ya bir bakın. Değişim geliyor, nasıl olacağı henüz net olmayan büyük bir değişim. Bilimsel olarak da, sosyolojik olarak da, ideolojik olarak da… Nasıl olacağı da bizim elimizde.

    (burada 4 paragraf yazı vardı, sildim. Sadede geleyim hemen diye)

    www.zeitgaistmovie.com adresindeki ilk belgesel ile başlayan, bir günde en çok izlenme rekorunu kırarak ilgi toplayan, ardından ikinci film ile sonuca yönelen bir hareket başladı. “The Zeitgeist Movement” (Zamanın Ruhu Hareketi) gerçekten adına yaraşır şekilde bağımsız bilgi ve iletişim çağının bağımsız fikirlerinin ilk somut meyvesi.

    Hareketi bir yana bıraksanız bile, bu iki filmi izlemeye vereceğiniz vakit, özellikle İngilizce’niz yeterli ise, kazanacaklarınızın yanında devede kulak kalacaktır. Israrla tavsiye ediyorum.

    Ayrıntıya girmeden, bu konuda herkesin kendi fikrini kendi edinmesinden yana olduğum için, yalnızca elimdeki kaynak adresleri paylaşacağım şimdilik:

    Zeitgeist (Türkçe altyazılı): Hristiyanlık sömürüsü, ekonomik yapı ve Irak savaşının perde arkası

    Zeitgeist: Addendum (Türkçe altyazılı): Ekonomik yapı, daha henüz kriz büyümeden eklenmiş olan “kriz kaçınılmazdır ve birilerinin işine gelir” bölümü ve olası yeni düzen fikri

    15 Mart 2009 Büyük New York Buluşması’nın New York Times gazetesinden haberi

    İnternette aratarak Zeitgeist ile ilgili sayfalar bulunabilir. Zeitgeist Movement sayfası ayrıca var. Facebook’ta Zeitgeist ve Zeitgeist Türkiye ve Zeitgeist Harekatı grupları var. Bir bakın, yeni belgeseller, yeni fikirlerle en azından bir başlangıç olsun.

    .

    not: Bir de üyeler için “orientation movie” var, o da henüz yalnızca İngilizce.