Kategori: Yorum

  • “Mustafa” Hakkında Bir Şey

    Aylar geçtikten sonra, genel olarak sevdiğim şekilde, tartışmaların suyu durulduktan, tarafsız bakışa nispeten dönüldükten, kuş bakışı inceleme imkanına eriştikten sonra “Mustafa” filmini izledim. Hemen vurgulamak isterim ki Can Dündar’ın da defalarca söylediği, hepimizin sinemalarda izlemesinden de aslında farketmiş olmamız gereken gerçek, “Mustafa”nın bir film olduğu. “Mustafa” bir belgesel değil.

    Bu yanılsamada hatalı kimseyi göremiyorum. Doğal olarak, bence gelmiş geçmiş en başarılı Türk belgeselcisi olan Can Dündar istediği kadar sinema filmi olarak yapmaya çalışmış olsun, “Mustafa” izlemeye gidenler için hem öncesinde, hem de film bittikten sonra sinema filminden daha çok belgeseli andıran yapıdaydı. Burada asıl sorun filmin hikaye filmi değil, karakter filmi olmasıydı.

    Film içerisinde bazı tarihsel yanlışlar olduğu ve bazı yorumların hala tartışılır olduğu, sonrasındaki tartışmalarda ortaya çıktı. Film hakkında yapılan yorumların çoğunu filmi izlemeden yapılmış olmasındna dolayı cehalet, abartılı komplo teorilerinin üretilmesini de (her ne kadar komplo teorilerini seven birisi olsam da) Can Dündar’ın önceki çalışmalarına bakarak abartılı buluyorum. Bu kadar büyük tartışma çıkartılmış olmasının da asıl sebebi Can Dündar imzası diye düşünüyorum. Yeni birisi bu işi yapmış olsaydı kaale alınmazdı. Yabancı birisi yapsaydı teorilere inanabilirdik. Hazırlayan isim, hepimizin güvendiği isimlerden olup, tartışılanlar akıl çelici olduğundan herkes özel olarak duygusallaşmış olabilir.

    Filmin içeriğini tartışmak tarihçilerin işidir, filmin içeriğini verildiği gibi kabullenmemek de bizim işimiz. Her bilgide olduğu gibi, bize sunulan ile asla yetinmemeli, inansak da inanmasak da bilgiye uzanmaya devam etmeliyiz. Bu sayede ister taraflı, ister yanlış, ister dış destekli komplolara alet olsun, hiçbir film veya belgesel tutunamayacaktır. Gerçekler, bilgi ile ulaşılabilen, farkedilmeyi bekleyen güzelliklerdir. En nihayetinde güneş balçıkla sıvanamaz.

    Bu filmin başından beri vurgulanan iki özelliği sinema filmi olması ve ilk Atatürk filmi olmasıydı. Bu sayede söylenmiş olana göre umdukları yeni filmlerin yapılması ve yeni nesillere aktarılan bilgilerin daha kolay ulaşılır kaynaklara zamanla aktarılmasıydı. Bu açıdan baktığımız zaman film çok önemli bir görevi, bu önemli görev ile de ilk okları göğüsleme mecburiyetini yerine getirdi.

    Hepimizin bildiği “Cesur Yürek” (“Braveheart”) filminin anlattığı William Wallace aslında ilk savaşında ölmüş, ne film boyu gördüğümüz mücadeleyi vermiş, ne de orduya yaptığı o meşhur konuşmayı yapmıştır (ki bu konuşmada neredeyse ‘ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum’ anlamına gelen sözler ile Atatürk’ten esinlenilmiş olduğunu düşündürür). Bu ve bu gibi filmler kişileri yüceltir. Belgeseller ve kitaplar ise kaynağından bilgiyi ulaştırmakla yükümlüdür. Bu açıdan baktığımız zaman, ileride Atatürk hakkında daha çeşitli filmlerin yapılmasının önünü açması açısından “Mustafa” faydalı oldu. Belgesel olarak baktığımızda ise zaman kısıtlamasından dolayı odaklanamamış olması ve duygusal yöne ağırlık verdiğinden dolayı belgelere dayandırılamayacak sonuçlar çıkartılmış olması sebebiyle, bana göre başarısız bir belgeseldir. Ancak dürüst olmak gerekirse bütün bunlar önemli değil, çünkü “Mustafa” bir belgesel değil, sinema filmi.

    “Mustafa”yı bir sinema filmi olarak müzikleri ve görüntüleri başarılı, vasat bir duygusal karakter filmi olarak buldum. Görüntülerin belgeseli fazlaca andırması, hikayeyi anlatışında eldeki malzemenin toplumsal yeri gereği canlandırmaları yeterince kullanamamış olması ve sahne geçişlerinin belgeselden kalma alışkanlıkla uzun beklemelere yer vermesi ile çok ağırlaştırılmış bir biyografi. Atatürk duygusallaştırılmış, bu duyguyu beğensek de beğenmesek de bu açıdan başarılı olduğundan dolayı da amacına nispeten bu konuda da ulaşmış bir film.

    Bence ne olursa olsun, her zaman yapılan işten önce niyet öncelikli öneme sahiptir. Ne önceki çalışmaları ne de “Mustafa” Can Dündar’ın niyetinin farklı olduğunu göstermiyor. Ardından yapılan onca tartışma ile gördük ki bu film asıl amacına ulaşarak, bilgileri tozlu raflardan indirdi, pislikleri halı altından çıkartmaya başlattı. Film sonrasında yapılan onca yanlış yorum ile gördük ki bizim daha kırk fırın ekmek yememiz, kırk film çekmemiz gerekiyor. Filme sevinerek, süresinin yetersizliğine üzülerek, kaynakların eksikliğine dövünerek gördük ki… biz Mustafa’yı arıyoruz.

    İçeriğinden önemlisi, “Mustafa” filmini çekmeye cesaret ederek bizi silkindirip Mustafa Kemal’i bulma yolunda doğrulttuğu için Can Dündar’a teşekkür etmek gerekir.

  • Davos Üzerinden

    Üzerinden birkaç gün geçtikten sonra, memleketimin kendi iç heyecanından ve nispeten tek taraflı bakış açısını hissetme imkanından uzaklarda, gurbette olmanın verdiği özerklik ile daha çabuk etkisinden kurtuldum son Davos gelişmelerinin. Biraz durulmuş ve sakinleşmiş kafayla dün Can Dündar’ın yazısını (bağlantı için tıklayın) da okuyarak Davos videosunu kendi kaynağından (bağlantı için tıklayın), İngilizce olarak izledim ve kısmen Can Dündar’a katılarak yeni bir ekleme yapmak istedim.

    Ben de, her ne kadar tavır ve çevirmen etkisi ile birleşince yurtdışından görünüş olarak duygusal ve hakimiyetsiz gözükse de, Tayyip Erdoğan’ın vermek istediği mesajı doğru bulanlardanım. Burada yapılan hareketin ne kadar doğru, ne kadar sert veya ne kadar yerinde olduğunu tartışmanın artık anlamı kalmadı. Yapılan yapıldı, bundan sonra taşların yerine yerleşme sürecini iyi izleyerek, gidişata daha hakim olmak gerekiyor. Sonuç olarak bence Başbakan’ın çıkışı da hakimiyet sağlama isteğinden kaynaklanıyordu bir bakıma. Yıllardır kendimizi Ortadoğu barış sürecinde tutkal zannederek yaptıklarımızın, dışarıdan asıl tutkalın Mısır, bizim de ince bir cila olarak görülmemiz sonucu önceden tasarlanmış bir hamleydi bana göre. Bence hareketin asıl amacı Orta Doğu’dan yoğun destek aldığımızı göstermek ve batıya bölgedeki duygusal önemimizi göstermekti. Bu amaçla bir hamle yapmanın vakti çoktan gelmişti zaten. Hatırlarsak ne Gürcistan’a ne de Filistin’e girildiğinde Dünya Türkiye’yi dinlememişti. Özellikle Filistin olayında Cumhurbaşkanı’nın görüşmeye çağırılmaması ve arabuluculuk önceliklerin hep Mısır’a verilmesi, zaten bizim ortamdan silinme harekatımızın dahilindeydi. Ne de olsa Orta Doğu’da henüz resmen batı kaynaklı şekilde yerleştirilmiş yönetime sahip olmayan (bir fikre göre İran da dahil) tek ülke biziz .

    Davos’un geneline baktığımızda ise ancak Can Dündar’ın yazısında okuduğumda farkettiğim bir ayrıntıyı vurgulamak gerekli. Gazze gibi bir konuda yalnızca 1 saat ayrılmış olması baştan sürenin yetersiz olacağını garantilemiş. Tartışma gidişatı olarak Tayyip Erdoğan’ın da haklı olarak isyan etmesini sağlayan cevap hakkı verilmemesi durumu da olayı tartışma oturumundan çok reklam sahnesine çevirmiş. Herkes tek tur söz aldıktan sonra oturumun bitmesi planlanmışsa zaten aksi beklenemezdi. Bu ve oturumu tekrar izlerken farkettiğim bir kaç ayrıntı ile artık rahatlıkla söyleyebilirim ki Tayyip Erdoğan’ın salonu terketmesi kadar uç bir olay olmasa da, bir olay olmasını bekleyerek tasarlanmış bir oturum bana göre. En azından olay olmasa bile son söz İsrail’e verilerek yaratılan ortam tam bir “İsrail’e de yazık, bırakalım kendilerini savunsunlar, biraz da onlara hak verelim” oyununa dönüyor.

    Davos’u düzenleyen özel kuruluşun kar amaçlı olması, Dünya iktisadi düzenine özünde yatan anlam dolayısıyla bağlı ve muhtaç olması, oturumun kimin tarafını tutabileceğini tahmin etmemizi zorlaştırmıyor. Bunun dışında en ilginç nokta, ki biz bunu Başbakan salonu terkettikten sonra gerçekleştiği için kaçırıyoruz, oturumun sonunda ABD temsilcisinin söz alması ve bir konuşma yapmasıydı. Oturumdan bağımsız, tartışmada kim ne derse desin, son söz ABD’nin mesajını alenen veren bu hareket ve konuşmanın içeriği bence oturumun önceden tasarlanmış yapısını vurgulayan en açık örnek. Temsilci konuşmasında Davos ile ilişkili 20 değişik dinin liderinden ortak bir açılamayı sundu. Davos ile ilişkili dini lider demek Dünya Kapitalist düzenine dahil herhangi 20 dini temsilci demektir. Özellikle “herhangi” 20 temsilci diyorum çünkü Dünya üzerinde Papa veya Dalay Lama hariç dini lider kavramı büyük oranda yalnızca bölgesel veya kurumsal olarak desteklenen din adamları anlamına geliyor, ki bu da kim tarafından desteklenirlerse onların tarafı olduklarını gösterir bir bakıma.

    Davos ile ilişkili 20 liderin ortak açıklamasında ise Dünya üzerindeki herhangi bir savaşın, sebebi ne olursa olsun “dinler arası iletişim, hoşgörü ve anlayış” ile çözüme ulaşabileceği söylenmiş. Her ne kadar kulağa hoş gelse de bu ayrıntının altında yatan bazı tehlikeler bulunuyor:

      1. Yapılan herhangi bir savaş dini anlayış ile çözülür açıklaması, Dünya gidişatının din başlığı altına tekrar alınması anlamına geliyor. Sorunlar diplomasi veya anlaşmalar ile değil, ancak dini hoşgörü ile çözülecekse bunun Ortaçağ Avrupası düzeninden pek farkı kalmıyor. Uzun vadede olasılık olarak  “hoşgeldin feodalizm” diyebiliriz. Ufak bir ihtimal olsa da, bu tür açıklamaların kitleler üzerine etkisi kestirilemez olduğundan dikkate alınması gerekir.
      2. Yapılan savaşlar, konusu ne olursa olsun dini uzlaşma ile çözülüyorsa, içten içe savaşlara dini anlam yüklenir. “Dinler arası çatışma olmazsa savaş olmaz, demek ki savaşlar dinler arasındaki çatışmalar ile çıkar, demek ki savaşlar dinler arasındadır” şeklinde bir dizi duygusal sürece girilebilir.
      3. Açıklamayı hazırladığı iddia edilen dini liderlerin yalnızca Davos ile ilişkili kişiler olması, Davos diye özetlediğimiz Dünya Ekonomik Forumu’nun aslında Dünya’daki kapitalist ekonominin sürdürülegelmesi için hazırlanan bir sahne, pazar, panayır olması, açıklamayı hazırlayan dini liderlerin “din”den çok “ekonomik” etkileri olduğunu gösterir. Eğer bu şekilde bir açıklama gerçekten “dini” bir uzlaşma sonucu olsaydı bu ne bir ekonomik sahnede ne de özel bir kuruluşun çatısı altında olurdu.
      4. Yapılan onca tartışmadan (1 saat ne kadar olabilirse) son sözü çıkıp ABD temsilcisinin söylemesi de yerine göre “siz istediğiniz kadar konuşun, tartışın… Son sözün kimde olduğunu unutmayın.” mesajını verir. Mesajın içeriğinde de dini öğelerin kullanılarak popülist duyguların istismar edilmesi de yüzyıllardır alışılagelmiş bir taktik olduğundan ayrıntısına girmeye gerek bile görmüyorum.

        Sonuç olarak her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı haklı bir tepki de vermiş olsa, her ne kadar yapılan uygulamada sorunlar olduğu için bu sonuç ortaya çıkmış gibi gözükse de, bana göre baştan tezgahlanmış bir oyuna alet olmuş olduk. En azından bu oyunda beklenmedik bir hamle yaptığımız için biraz zaman kazanmış olduğumuzu umuyorum, elbette ki yarattığımız bu beklenmedik(?!) etkiyi iyi değerlendirmemiz gerektiğini unutmadan.

      1. Fight Club – Tüketim Kavgası

        Uzun zamandır aklımda olan bir saygı duruşu olacak bu yazı. Şahsen “sanat insanlar için yapılır” diyenlerdenim. Bu tartışmaya şu an girmenin faydası yok ancak sanatı sanat için yapanlara da ayrı bir saygı duymamak elde değil çünkü sanatın insanlar için yapılması fikrimin temelinde sanatın sanat için yapılmasını savunanların savunmasına benzer bir yaklaşım yatıyor. Sanat insanlar için, insanlık ve gelişimi için kullanılmalıdır.

        Herhangi bir sanat eseri sırf insanlar beğensin, eğlensin diye yapılmamalıdır. Sanatçının temel özelliği fikir belirtmesidir. Fikirsiz sanat olmadığı gibi, etkisiz kalan eser de sanat olmamış olur. Sanatın toplumsal ve dönemsel olaylar ile evrimini sürdürmesi de bunun bir göstergesidir. Bu temel sebepler ile bakıldığında yaygın kullanım şekli ile “pop” (kelime anlamı gereği kullan-at ürünler) herhangi bir müzik, film veya akım aslen sanat olmamış oluyor benim gözümde. Sanat olmamak güzelliklerinden bir şey kaybettirmese de, değerlerini düşürüyor.

        Değindiğim saygı duruşumu bu yazıda “Fight Club” (Dövüş Klübü) filmine adamak istiyorum. Yönetmen David Fincher’ın sinematik başarısından ziyade selamlarımı filmin senaryolaştırıldığı kitaba ve kitabın yazarı Chuck Palahniuk’a göndermek istiyorum. Kitabı okumamış olsam da okumuş kadar olduğumu hissettiren Fincher’a yine de ayrı bir teşekkür etmek şart elbette.

        ÖNEMLİ NOT: Yazının bundan sonrası filmi henüz izlememiş olanlar için seyir keyfini kaçırabilecek yorumlar içerir. Sonuç olarak filmin sonu veya belirli ayrıntıları önceden bilinmek istenmeyebilir. Eğer öyleyse okumayın…

        .

        Bazıları filmi hayatlarından bezen insanların takıldığı anarşist bir kavga topluluğunu ve bu topluluğun şizofren lideri olan kahramanımız ile ilgili, karanlık, vurdu kırdılı bir film olarak hatırlayabilir. Halbuki aslında öykünün konusu, vermek istediği mesaj ve içerisinde geçen ayrıntılar şiirsel ve en az şiirsel olduğu kadar düşündürücüdür. Bir yazıda bütün filmin veya hikayenin üzerinden geçmek okunabilirlik açısından internet ruhuna aykırı olacağından elimden geldiğince kısa ve öz varmak istediğim noktaya ulaşmaya çalışacağım.

        Film içerisinde en güzel esprilerden birisi kahramanımızın isminin asla bilinmemesi. İsmi aslen verilmeyen kahramanımız bu sayede herhangi birisi, sensin, belki de benim.

        Kahramanın uyuyamama (insomnia) hastalığına bulduğu çözümün haftanın her günü değişik bir ölümcül hastalık dayanışma grubuna gitmek olması düşündürücü. İnsanların kanser gibi tedavisi olmayan, ölümcül hastalıkları ile mücadele etmesini ve rahatlamasını sağlama amaçlı bu toplantılar kahramanımızın tedavisi oluyor. Gel gör ki onun ne kanseri var ne de somut bir hastalığı… Kahramanın asıl ölümcül hastalığı aslında tüketim toplumunda kaybolmuş olan hayatı.

        “We have no Great War. No Great Depression. Our great war is a spiritual war. Our great depression is our lives.”

        “Bizim Büyük Savaş’ımız (1. Dünya Savaşı) yok. Büyük Buhran’ımız (1910lardaki ekonomik kriz) yok. Büyük savaşımız ruhani bir savaş. Büyük buhranımız hayatlarımız.”

        Kahramanın şizofreni ile yaşadığı Tyler Durden her ne hikmetse doğruları gözümüze sokan, biraz isyankar ve anarşist olsa da yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle hatırlanması gereken kişilerden…

        “We are by-products of a lifestyle obsession. Murder, crime, poverty, these things don’t concern me. What concerns me are celebrity magazines, television with 500 channels, some guy’s name on my underwear.”

        “Bizler bir yaşam biçimi saplantısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk, bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlüler ile ilgili dergiler, 500 kanallı televizyon, iç çamaşırımda yazan adamın birinin ismi.”

        Öykünün gelişiminde tüketim toplumunun temizlenmesi için geliştirilen hareketin isminden tutalım da (Project Mayhem – Kuraldışı) temel üretilen malzemenin ve filmin işareti olarak kullanılan nesnenin sabun (en temel temizlik malzemesi) olmasına kadar zekice tasarlanmış bir örgü bulunuyor. Ayrıca filmin en güzel esprilerinden birisi de bu kitlesel temizlik projesi kapsamında üretilen sabunların, yağ aldırma (liposuction) işlemi sonucunda atılan insan yağları ile üretilmesi. Çürümüş tüketim anlayışı ile daha belirgin bir simge bulunarak dalga geçilebilir mi bilemiyorum.

        “It was beautiful: we were selling rich women their own fat asses back to them.”

        “Çok güzeldi: zengin kadınlara kendi şişman kıçlarını geri satıyorduk.”

        Bir noktada belki de kendi çıkarımımı yapmış olmak için zorlamış olabilirim fakat yaygın kanıya göre günümüz tüketim toplumu ve dünya iktisadi düzeninin temelinde gelecekte sahip olunabilecekler üzerine yaşattığımız umut yatar. Bir gün zengin olma umudu, bir gün daha büyük bir ev, daha iyi bir araba alma umudu. Eşyaları güzelleştirme, daha güzel olma umudu… Bu umutlar da bizi tüketime bağlayan prangalardan başka bir şey değil aslında.

        “This was freedom. Losing all hope was freedom.”

        “Özgürlük buydu. Özgürlük bütün umudu kaybetmekti.”

        Büyük bir taşınma ile birinci dereceden yaşayarak doğruladım ki eşya kelepçedir. Eşya tüketim dünyasında araç değil amaçtır. İnsan doğası içerisinde ise yalnızca anlamsız bir tuzak. Film içerisinde en değer verdiğim iki bölümden birisi de bununla ilgili basit bir özet.

        “You buy furniture.  You tell yourself, this is the last sofa I will ever need in my life.  Buy the sofa, then for a couple years you’re satisfied that no matter what goes wrong, at least you’ve got your sofa issue handled.  Then the right set of dishes.  Then the perfect bed.  The drapes.  The rug.  Then you’re trapped in your lovely nest, and the things you used to own, now they own you. It’s only after you lose everything that you’re free to do anything.”

        “Mobilya alırsın. Kendine dersin ki, bu koltuk hayatım boyunca ihtiyacım olacak tek koltuk. Koltuğu alırsın, sonra birkaç yıl ne olursa olsun tatmin olmuşsundur, en azından koltuk meselesini hallettin. Ardından doğru yemek takımı. Ardından mükemmel yatak. Perdeler. Halı. Sonunda güzel yuvanda hapsolmuşsundur, ve sahip olduğun şeyler, artık senin sahibindir. Yalnızca herşeyi kaybettikten sonra herhangi bir şey yapmakta özgürsündür.”

        Film içerisinde verilen mesajların, kullanılan simgelerin tümüne yakınının altına imzamı atarım fakat yine de kafamı kurcalayan bir nokta hala cevap bekliyor benim için. Film içerisinde sıklıkla değinilen çürümüş yapı için bir noktada açıkça kadınlar suçlansa da, öykü içerisindeki tek kadın, kahraman tarafından kendi sorununun özü olarak gösterilse de, film genelinde bu iki nokta haricinde erkek egemen yapı sıklıkla vurgulanıyor, dövüşlerde erkekler birbirini paralıyor ve sonucunda sorunlardan da çözümlerden de bahsedilirken erkekler kullanılıyor.

        “We’re a generation of men raised by women. I’m wondering if another woman is really the answer we need.”

        “Bizler kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz. Başka bir kadının gerçekten ihtiyacımız olan cevap olduğundan şüpheliyim.”

        Benim bu konudaki fikrim, biraz iyimser olarak yaklaştığımdan olsa gerek, ironik bir yaklaşım sunulmaya çalışılmış olduğu. Sonuçta insanlık temel davranış olarak suçunu başkasının üzerine atmayı yeğlememiş midir çoğu yanlışta?

        .

        Bunlar ve çok, çok daha fazlası için “Fight Club” herkesin izlemesi, mümkünse tartışması, irdelemesi gereken bir film. Tıpkı benzer amaçla önereceğim, belgesel olarak hazırlanmış Zeitgeist serisi gibi. Zeitgeist için de ayrı bir saygı duruşu yapacağım kesin.

        Bazen eserleri keyif almak için, bazen de ilerlemek için takip etmek gerekir. Bazen sanatı keyif vermek için, bazen de ilerlemek için kullanmak gerekir.

        Bazen keyif almak gerekir fakat her zaman ileriye gitmek gerekir.

      2. Korkarım

        Dedemin ağabeyi geçen sene vefat etmişti. Cumhuriyet’in ilk nesillerinden birisine dahil, asker emeklisi bir vatansever olarak tanıyabildim kendisini. Kendisi ile sadece Alzheimer hastalığı ilerlemeden 1 defa, daha sonra da 2 defa görüşme ve tekrar tekrar tanışma fırsatı buldum.

        Ankara’da yaşıyor olmama rağmen 8 senede yalnızca 3 defa görüşmüş olmamı, kendi kendime bu görüşmelerin hepsini son 3 senede yapmış olmamla, ilk 5 sene çocukluğumun etkisi ile hayırsızlık etmemi bahane ederek avutuyorum bugün. Benzer çocuksu tavrı ailemden birçok kişiye “sülale” diyerek göstermiş olduğumu biliyorum fakat “aile” ilişkileri için bu durum önemli olmuyor çoğu zaman. Aile meselelerinde doğru yola girmek için asla geç olmuyor.

        Görüşmelerimizin hepsinde en az bir defa aynı sözü söylediğine tanık oldum. En az bir defa çünkü Alzheimer’i ilerledikten sonra aynı konu her açıldığında tekrar aynı yorumu yapıyordu. Ne zaman birisi “Si Di” (bildiğimiz CD) dese hemen suratı bozuluyor, kaşları hafif hayal kırıklığı ile çatılıyor ve tepkisini belirtiyordu: “Ne demek si di? Onun Türkçe’si yok mu? CD (ce de) neden demiyorsunuz?”

        Aklımda Cumhuriyet’in kuruluş yılları ile ilgili yalnızca 2 kişilik birinci dereceden kaynak var. Birincisi Lise’de bir İnkılap Tarihi dersi için yaptığımız Cumhuriyet’in ilk yılları ile ilgili röportaj için görüştüğüm teyze (Allah rahmet eylesin, 90 yaşlarında vefat etti), ikincisi de dedemin ağabeyi. Birinci ağızdan duyduğum hikayeler, gördüklerim, dedemin de anlattıkları ile birlikte aslında ne kadar farklı bir yola yöneldiğimiz ortaya çıkıyor bugün.

        Dedemin ağabeyinin bir konuda daha bir hayal kırıklığını gözlemlemiştim. Sanırım ikinci ziyaretimde, benimle muhabbet etmek için bana sorular soruyordu, konuşuyorduk. Muhtemelen kendince en önemli konuları sırasıyla sormaya başlamıştı. Önce hangi bölümde okuduğumu sordu. Mühendislik okuyor olmam onu memnun etmişti. İkinci sorusu da ne ile uğraştığımdı. Hangi sporu yaptığım, hangi hobi ile uğraştığım mesleğimden sonra merak ettiği ilk şeydi. O sıralar düzenli halı saha maçlarımıza ara vermiştik, kış olduğu için tenis ve zaten ender olan basketbol denemelerim askıya alınmıştı ve dönemin maddi durumu gereği bowling oynamaya da gitmiyorduk uzunca bir süredir. Kendisine tarafsız bir cevap vermiş olmak için o sıralar herhangi bir sporla uğraşmadığımı söyledim. Aldığım üzüntü ile karışık tepki kesinlikle beklediğimden farklı olsa da silkinmeme yardımcı oldu: “Spor yapmıyor musun? Nasıl yapamazsın? Sakat değilsin, hasta değilsin. Nasıl bir spor ile uğraşamazsın?”*

        Bugün bu olayların üzerinden yıllar geçti, kendisi vefat edeli bir yıl oldu.

        Gün geçtikçe ve okudukça farkediyorum ki dil bilinci yeri geldiğinde milletleri ayakta tutan etmenlerden birisi olurken, bilinçsizlik yeri geldiğinde teslimiyetin ilk adımı oluyor. Bu gerçeğe itiraz etmek tarih bilmemekten, iyimser cahillikten başka bir şey değil. Tarih bunun örnekleri ile dolu. Osmanlı’nın son yüzyılları, Amerika’nın ilk koloni yılları, İrlanda ve Hindistan yalnızca en bilinen örnekler.

        Artık farkındayız ki sakat olmak bile spor yapmaya engel değil. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” Bizim için artık anlamsız bir atasözü olmuş. Sporun kafaya etkisini bırakalım bir kenara, ömrü uzatması, vücudun salgıladığı hormonlar ile mutluluk ve rahatlık hissi vermesi de cabası. Diğer hobiler de ayrı bir mesele. Gördüm ki eskiden olabildiğince herkes en az bir spor dalı ile uğraşıyor, meslek dışı bir ilgi alanında kendini geliştiriyormuş. Artık bunlar unutulmuş, unutturulmuş durumda. Sonuç olarak da ortalama ömrümüz tıptaki ilerlemelere rağmen kısalmış, emekli olduktan sonra insanlar beyin boşaltma sürecine girer olmuşlar. Halbuki insanların en verimli olması gereken, en olgun çağı emeklilik değil mi? Bir çok ulusun edebi ve mitolojik eserlerinde bahsi geçtiği gibi şarap olmak varken, yerinde sayıp zamanla sirkeye dönmenin ne faydası olabilir ki?

        Tatsız hayatlarımızın özünde, mayalanmamış yaklaşımlara boyun eğmiş toplumsal anlayışın etkisi bulunuyor. Bize sunulmuş olan nimetleri, kaynakları ve bilgiyi kullanmak yerine içimizi boşaltmamızın varacağı yerden korkarım. Korkarım, dedemin ağabeyi gibi hatırlanmamaktan.

        Korkarım, hatırlanmamaktan.

        .

        *Spor konusundaki muhabbeti hatırlatan Nesli’me teşekkür ederim.

      3. Çarpık Kentleşme

        Millet olarak biz taraf olmayı, taraflar yaratmayı çok seviyoruz. Çoğu zaman taraflar olması yönetimdekilerin de işine geldiğinden bunu önleyici önlemler almıyorlar. Futboldan siyasete çoğu konuda fikir üretmekten çok tarafı olmaya sürüklendiğimiz grupların etkisine sokuluyoruz. Bu sebeple çoğu zaman birisi herhangi bir konuda fikir beyan ettiğinde hemen o fikri savunan başka, daha büyük bir gruba dahil ediveriyoruz zihinlerimizde insanları. Bu yaklaşım da bize aslında uzun vadede ne tartışma ne de bakış açımızı genişletme imkanı sağlıyor.

        8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak son yıllarda iyice belirginleşen bir değişim ile farkettim ki artık Ankara’da da belediye ile ilgili yapılacak herhangi bir yorum doğrudan sizi başka siyasi konularda da bir gruba dahilmiş gibi gösteriyor. Bu yanılsamadan mümkün olduğunca uzak durulacağını varsayarak uzmanı olmadığım için yaptığım ufak okumaların ve Fransa ile Amerika’da edindiğim fikirlerin harmanı bir özet çıkarmak istiyorum.

        Şehir planlama süreçlerinde belli başlı önem verilmesi gereken, oturmuş kaygılar ve bu kaygılara zamanla üretilmiş yaygın çözümler vardır. Şehir planlamada kesinlikle dikkate alınması gerekenler karışık bir sırayla görsel güzellik (estetik), güvenlik, gecekondulaşma (kenar mahalleler), ulaşım, ışık ve ses, çevre, bakım ve yenilenmedir (Çok aramaya gerek yok, bkz. wikipedia). Bunları ortaya karışık salata halinde bir inceleyelim örneklerimiz ve Ankara üzerinden.

        Ankara’nın en meşhur özelliği artık ne Hitit Güneşi (ki Dünya tarihi üzerinde etkisi olan bir semboldü M.Ö. – Melih’ten Önce), ne oyun havası, ne de Beypazarı Kurusu. Ankara’lı için artık en önemli kavram, sevse de sevmese de, köprülü kavşaklar. Aslında buradan yola çıkarak bile bir çok şehir planlama sorununa değinilebiliyor. Bir kavşakta yığılma olduğunda köprülü kavşak ile o yığılmanın üstesinden geliniyor, bu defa bir sonraki kavşak tıkanıyor. Bu tıkanmaya oraya da bir kavşak yapılarak “çözüm” getiriliyor, bu defa başka kavşaktan gelen yolla birleşen ara yol doluyor, trafik akışı yavaşlıyor. Trafik yavaşladı diye o yol genişletiliyor, gerekirse yaya kaldırımı “herkes arabaya biner” mantığı ile ortadan kaldırılıyor. İzmir – Çeşme otobanı genişliğinde bir şehiriçi ana yol (Eskişehir Yolu) oluşturuluyor, sonra her gün bu yolda en az 1 kaza olmasında kabahat sürücülere çıkartılıyor. Ayrıca bu kadar geniş bir yol bile sabah ve akşam iş giriş çıkış saatlerinde tıkandığı zaman yine de bundan çok değil 5 sene sonra ne olacak sorulmuyor, sordurulmuyor.

        Yalnızca Ankara değil, tüm Türkiye’de genel bir merkezi yerleşim sorunu mevcut. Banliyöleşme, banliyölerin genişletilmesi ve geliştirilmesi, iş ve yaşam alanlarının geniş alanlara yayılması yalnızca trafikte yığılmayı değil, aynı zamanda ses birikimini ve binaların zorunlu yüksekliğini de azaltmış oluyor. 20 kilometrekarelik bir alanda tüm iş merkezlerinin bulunması demek bütün bu alanların gökdelenlerle dolması demek. Halbuki Dünya’da Türkiye’den kat kat fazla nüfus yoğunluğuna sahip şehirler dışında buna ihtiyaç duyulmuyor. Biz hala sanıyoruz ki gökdelenler dikmek her zaman marifet.

        Amerika’lı tanıdığımız bir aile 1 yıl sürecek bir Dünya turu yapıyordu ve 3 ayın sonunda Avrupa’dan Afrika’ya geçmeden önce Türkiye’de bizimle kaldılar 3 hafta kadar. O güne kadar Amerika ve Avrupa’nın tüm büyük kentlerini görmüş birileri olarak İzmir’de 5 dakika geçmeden yaptıkları ilk yorum “ne kadar çok yüksek apartman ve gürültü var” oldu. İşin en acı kısmı bunu Basmane tarafında değil, Göztepe sahil yolundan giderken söylemeleriydi. Biz Ankara’da yaşayanlar için olacak en aydınlık ve sakin yerlerden birisi olan sahil yolu belli ki çoğu muadili sandığımız Dünya kentine göre bambaşka bir yapıdaydı. Artık Amerika’nın üzerine kendi örneklem grubuma Fransa’yı da eklemiş birisi olarak bunu maalesef doğrulayabiliyorum.

        Şehirde yüksek binalar gelişmişlik değil plansızlık, yetersiz altyapı ve ulaşım sorununun göstergesi. Bir yere yığılmış insanlar ister istemez sabah işe giderken yolları tıkayacak, akşam da aynı yoğun bölgeye dönerken aynı trafikte bekleyecek. Elbette ki toplu taşıma ile bunun etkileri azaltılabilir. Elbette ki araçlara değil de yayalara öncelik verilerek özel araçların kullanılması teşvik edilmeyebilir. Elbette ki artık yıllardır yapılan yanlışlar doğruya çevrilebilir. Yeter ki doğrusu nedir bilmesi gerekenler bilsin, öğrensin, hatta öğrenmeye zorlansın.

        Çarpık kentleşmenin getirdiği en büyük sorunlardan birisi de ses ve görüntü kirliliğidir. Çarpık iktisadi yapı ve dengesi iş dağılımında ve yerleşimde varoşlaşmayı körükleyebilir, bu konu ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Gel gör ki görüntü ve ses kirliliği sadece ve sadece tepeden düzeltilebilir. Ses ve görüntü kirliliğinin bu kadar önemli olmasının sebebi de tüm halkı, sinsice farkettirmeden etkilemesidir. Araba kullanan birisinin etrafında gri beton duvarlar görmesi ile açık hava ve ağaçlar görmesi arasında açık bir fark vardır. Otobüsle işten eve dönen bir memurun yolda trafik gürültüsü ve tozlu binalar görmesi ile ferah yollarda gökyüzüne bakarak gitmesi arasında dağlar kadar fark vardır. Yayalar için yüksek, yamru yumru yamalar yapılmış, dar, gerektiğinde üzerine araba park etmiş kaldırımlarda yürümek ile neredeyse yol ile aynı seviyede (hatta bazen daha aşağıda) ve oldukça geniş kaldırımlarda yürümek arasında belli durumlarda hayati fark vardır. Tüm verdiğim örnekleri iki yönüyle de yaşamış birisi olarak söyleyebilirim ki doğrusu ile yanlışı anlayamamak diye bir ihtimal yok, gereğini yapmamak vardır.

        Trafik ile ilgili varolan düşünce kalıplarım yıkılmaya devam ediyor Fransa’da araba veya otobüs ile bir yerlere gidip geldikçe. Artık biliyorum ki geniş yol demek açık trafik demek değil. Öyle olsaydı buradaki tek şeritli ana yolların Ankara’daki 4 şeritli şehirlerarası yoldan daha hızlı akması anlamsız olurdu. Artık biliyorum ki trafik ışığı demek düzen demek değil. Öyle olsaydı burada kilometrelerce kavşakların hiçbirinde ışık olmaması sonucunda sürekli bir kaza görmem gerekirdi.

        Artık biliyorum ki savunduklarımız yanlış değil. Öyle olduğunu sananlara çok geç olmadan bilmek, bildirmek gerek.

        .

        Üstgeçitler konusuna hiç girmiyorum bile çünkü üstgeçitleri çözüm sanan bizden başkasına rastlamadım, rastlayan da duymadım… Ne yalan söyleyeyim, dışarıda hiç üstgeçit görmedim.