Kategori: Yorum

  • 14 Şubat Aziz Valentin Bayramımız Mübarek Olsun!

    Aziz Valentin Bayramınız kutlu olsun!

    14 Şubat’ın benim için anlamı(!) bundan bile az. Diğer yandan doğal olarak, hayatı akışına bırakarak yaşayan çoğunluk için bu elbette ki böyle değil.

    Çoğu kimse “sevgililer günü” uydurmasının aslen Hristiyan geleneği veya bayramı olduğunu sansa da aslında birçok Hristiyan adetinde olduğu gibi Pagan geleneklerinden tırtıklanmış bir bayramdır.

    Çoğu kimse Aziz Valentin’in sevgilisi uğruna ölüp kalbini ona gönderdiği hikayesini duyguyla desteklemek istese de Hristiyan tarihindeki iki Valentin isimli aziz için de bu hikaye geçerli değildir. Hikayenin nereden nasıl üretildiği hakkında kesin kanıtlar yok. Acaba neden?

    Çoğu kimse Tüm Dünya’da kutlandığı için bizim de artık kutlamaya başladığımızı zannetse de aslında Dünya sandığımız Amerika ve anakara Avrupa dışında pek az kaale alınan bir gün. Hristiyan olan Galler’de bile kutlanmaması, yerine başka bir tarihte herkese yaydığı sevgisiyle Galler tarihine geçmiş başka isimli bir aziz için ayrı bir gün kutlanması da şaşırtıcı değil bu yanılsama yumağında.

    Bu bilgileri birleştirince ortaya çıkıyor ki, Noel Baba ne kadar gerçek, ne kadar kutsal bir kişi ise (Coca-Cola tarafından uydurulmuş bir reklam imgesi olduğunu hatırlayalım), “Sevgililer Günü” de bir o kadar gerçek ve kutsaldır.

    Noel’in kendisini ve altındaki anlamı ayrı tutarak Noel Baba ile Sevgililer Günü çok benzer kavramlar. Kullanılışları, Dünya’ya yayılışları ve ısrarla bilgisiz tüketim toplumları tarafından çeviride kaybolan deyimler gibi zaten çarpık olan anlamını iyiden iyiye yitirmiş durumda her ikisi de.

    Bir gözlem olarak incelenmesinde fayda olan bir gerçek, Amerikan ekonomisinin temelini oluşturan tüketim ihtiyacı (Bkz. Geçmiş ABD başkanlarının açıklamaları) için oldukça hayati olan kutlamalardan olmaları. Dikkatle incelendiğinde her 6-8 hafta aralığında kutlanacak bir bayram, alışverişe çıkılıp hediyeler ve kitlesel harcamalara yöneltecek günler var. Bu süreyi tamı tamına oturtan iki gün de Sevgililer Günü ile Cadılar Bayramı. Kasıt olduğunu düşünüyorum çünkü bu hem çok akıllıca (ekonominin yapısı itibariyle) hem de tesadüf olmak için çok düşük bir olasılık. Ayrıca Amerika’ya gidenler, orada bir süre yaşayanlar bilir. Bayramlara, özel günlere 1 ay kala her yer o gün için satışa hazırlanır, özel ürünler, süslü püslü şeyler vitrinlere dolar taşar, fiyatlar ona göre ayarlamaya girer. Bayramdan hemen sonra da 2-3 haftalık indirimler devreye girer, indirim ile satışlar tekrar canlandırılır. Ardından bir sonraki bayram için yeni ürünler vitrinlere dolar, döngü baştan başlar. 365 gün ya bayram alışverişi ya da indirim alışveriş yaptırılmış olur. Bu düzen, kendi içerisindeki tutarlılık ve tıkırda yürümesi açısından yalnızca takdir edilebilir. Ne kadar zekice tasarlanmış olduğundan dolayı takdir etsem de onaylamam, bu da benim tercihim olsun.

    Türkiye’de ise durum daha farklıdır. Çok farklıdır. Bambaşkadır. Bizim ne ekonomimiz tüketim üzerine kuruludur ne de kurulmalıdır. Bizim ne sanal sömürgelerimiz ne de fazla gelişmiş refah anlayışımız vardır bu kadar tüketimi kaldıracak. Bizim ne alışveriş geleneğimiz ne de kültürümüz vardır. Türk kültüründe fazla alışverişe “görgüsüzlük” veya “sonradan görmelik” denir… di bir zamanlar.

    Tüketim toplumlarında Sevgililer Günü ve benzeri günlere karşı hareketler de bir yandan düzen karşıtı yapıdan dolayı gelişmeye devam eder. Sırf Sevgililer Günü karşıtı 2 düzenli hareket bulunmakta. Bunlardan birisi çiftleri anan bu güne karşı eleştiri olarak gelişen yalnızların günü, diğeri de sevgililer günü gereği(!) uygulanan anlamsız tüketim akımı karşıtı alışveriş yapılmama günü. İkincisinde insanlar birbirini simgesel olarak el yapımı hediyeler verebiliyorlarmış bazı durumlarda. Bu sayede tüketimi de eleştirmiş hediye de vermiş oluyorlarmış.

    Türkiye’de yıllarca Sevgililer Günü kutlamamış bir çift olarak ise çoğunlukla garipser, küçümser bakışlara maruz kaldık eşimle. Bugüne kadar ne kadar kişinin beni bu “romantık olmayan” tavrımdan dolayı eleştirdiğini tahmin edemezsiniz. Bugüne kadar sevgililer gününü önemsememenin ilişki için ne kadar sağlıksız olduğunu bana nasihat edenlerin sayısını da kestiremezsiniz. Sadece sonucu değerlendirerek bir çıkarım yapabilir olsaydık eğer şu şekilde özetlenebilirdi: biz evlendik ve mutluyuz (tahtaya vuralım). Bana nasihat veren, ilişki bilgesi insanların çoğu ise yalnızlıktan bezmiş durumda. Her ne kadar sonuçtan çıkarım yapmak her zaman yanlış ve yersiz olsa da bu fütursuz örnek en azından bana öğütlenen kaygıların anlamsızlığını ufak da olsa işaret ediyor.

    Bırakalım sevgimiz sevgililer gününe alet olmasın, sevgililer günü sevgimizin aracısı olsun, tıpkı diğer 364 gün gibi. Bırakalım sevgimiz tüketim kültürsüzlüğünün aleti olmasın, hediyeler sevgimizin süsü olsun. Bırakalım sevgilimiz bir gün yaptıklarımız veya yapmadıklarımız ile değil, kim olduğumuzla, ne hissettiğimizle bizi sevsin.

    Bırakalım bu düzeni. Herkes mutlu olsun. Oh be!

  • 12 Şubat

    12 Şubat’ta olanlardan bazıları:
    1911 – Galatasaray, Fenerbahçe’yi 7 – 0 mağlup etti.
    1920 – Fransızlar Maraş’ı boşalttılar.
    1937 – Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev, Selanik belediyesince sahibinden satın alınarak Atatürk’ün emrine tahsis edildi.
    1959 – Kıbrıs konusunda II. Londra Konferansı başladı.
    1961 – SSCB, Venüs gezegenine Venera 1 uzay aracını gönderdi.

    12 Şubat’ta doğanlardan bazıları:
    1809 – Abraham Lincoln, ABD’nin 16. başkanı (ö. 1865)
    1809 – Charles Robert Darwin, İngiliz doğabilimci (ö. 1882)
    1946 – Ajda Pekkan, Türk şarkıcı, sinema oyuncusu

    12 Şubat’ta ölenlerden bazıları:
    1804 – Emmanuel Kant, Alman düşünür (d. 1724)
    1969 – Vahi Öz, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı, Türk sinemasının “Horoz Nuri”si

    Bu eğlenceli listeden hemen bir ayrıntıyı çıkartmak istiyorum. 1809 yılının 12 Şubat’ı bu tarihler arasında en göze çarpanı. Abraham Lincoln ve Charles Darwin, her ne kadar bizim kitaplarımızda çok yer etmeseler de Dünya tarihine geçmiş iki büyük isim.

    Abraham Lincoln, Atatürk kadar zorluk altında olmasa da çok büyük bir iç savaş sonucunda benzer bir “özgür” devlet kurmuş liderlerden birisi. O zaman kurulan Amerika bizim bugün bildiğimiz tanıdığımız Amerika’dan çok farklıydı. İşin en komik ayrıntısı da Amerikan iç savaşının aynen bizim Kurtuluş Savaşı’mız gibi emperyalist güçlere karşı verilmiş olmasıydı. Gel gör ki Abraham Lincoln ve ekibinin savaştığı emperyalist güçler bugün onların kurduğu devlet ile anılıyor. Bunda elbette 1900’lü yıllar civarında yaşanan sahte krizler ve merkez bankası özelleştirmesinin etkisi var fakat bu konuya hiç girmeyeyim şu anda. Gerekirse daha fazla bilgi için www.zeitgeistmovie.com adresinden “Addendum” filmi izlenebilir. Film maalesef İngilizce fakat birileri Türkçe çeviri hazırlıyordu en son baktığımda. Konuyu bağlarsam, emperyalizm, kapitalist ekonomi (Türkçe bilinen kollarından birisiyle serbest piyasa ekonomisiyle doğrudan ilişkili) ile beslenen, toprak ağalığı – kölecilik – sömürgecilik – mandacılık evriminin son halidir. Bu gün de asıl kalesi ABD değil, şirketlerdir. Şirketlerin kalkanı ABD’dir. Sert mi oldu bu ithamım? Maalesef doğru, kimse alınmasın, bilimsel gerçekler bunlar. Aklınızın bir köşesinde bulunsun.

    Gelelim gelmiş geçmiş en büyük bilim adamlarından birisine… Darwin, herkesin hatalı bilgi sayesinde “Evrim” mucidi olarak bildiği doğabilimci. İlginç olan, Darwin ne “Evrim” fikrini ortaya ilk atan kişi, ne de son halini veren kişi. Darwin aslında “Evrim Teorisi” için en yaygın bilimsel açıklamayı sunan kişi. Bu açıklama da hepimizin bildiği “Doğal Seçilim (yarım yamalak çevirisiyle “Doğal Seleksiyon” da derler). Darwin’in evrim teorisine getirdiği doğal seçilim ile ilerleme açıklaması bilim dünyası tarafından halen en kabul görmüş açıklamadır. Her ne kadar parçalar halen biraz eksik olsa da teori artık bu açıklama ile içerisinde hata barındırmamakta. Eksik parçalar da kazılardan çıkartılan fosillerle tamamlanmaya çalışılıyor.

    Darwin hakkındaki en büyük kavga da ilk başta yobaz hristiyan kiliseleri ile başlayıp, Tüm Dünya’ya sıçramış bir din karşıtı simge yaratılmış olmasından kaynaklanıyor. Darwin’in kendisi hristiyan olmasına rağmen zamanla biriken kaygılar kavgaya dönüştü ve içinden çıkılmaz bir tartışmaya girildi. Ah bir de bilim ile inançları karşılaştırmak yerine karıştırmayı becerebilsek…
    Evrim teorisi ile yapılan şey “insan”ın yaratılmasına karşı çıkmak değil. Bilhassa fiziki yapının nasıl geliştiğini açıklayan bir fikir. Bunun içerisinde ne ruh var ne bilinç… Ama kavganın kopuş nedeni “insan” kavramını gökten inen bağımsız bir varlık olarak hayal edenler. Bugün çıkıp İsa Tanrı değildir derseniz nasıl bir itiraz yağmuru ile karşılaşırsanız, Evrim teorisi de benzer bir tepkiye karşı durmakla yükümlü hale geldi. Müslüman cemaat olarak her ne kadar İsa’nın Allah ile eş olmadığını bilsek de, Hristiyanlık içerisindeki bu yobaz eşleştirmenin hatalı olduğuna inansak da, Hristiyanlık hala bunu savunacaktır. Aynı şekilde karşı taraftan bakarsak Evrim teorisine karşı yürütülen kavga da haksız olabilir, ki muhtemelen öyle çünkü bilimsel dayanaklar var. Bilim de aksi ispatlanana kadar son çözümü doğru saymakla yükümlüdür.

    Bu konuda kavga muhtemelen hemen sonlanmayacak olsa da umudum insanların kendi varsayımlarına sunulmuş bilgi gibi körü körüne sarılmamayı öğrenecek olması.

    Kant’ı anmadan da olmaz fakat ayrıntısına girmeyeceğim. Konu felsefi olduğundan özetleme çabasına bulaşmayacağım bile. Yalnızca belirteyim ki kişisel fikir olarak, Kant gelmiş geçmiş en önemli filozoflardan birisidir, felsefeye ve düşünce dünyasına kattıkları da farkında olmadan benim tercih ettiğim yollardan birisi olduğu için de ayrıca saygılarımı ruhuna gönderirim. (Bunu bana farkettiren uzun Efe’ye de ayrıca selam!)

    İyi ki doğdun Ajda Pekkan.

  • Ateist – Yobaz Karşılaşması

    Binyıllardır süregelen savaşlarımızın ne kadarı din bağlantılı olarak bize gösterildi hiç düşündünüz mü? Eğer bunu düşündüyseniz, bu savaşların ne kadarı gerçekten din uğruna yapıldı hiç okudunuz mu? Özellikle asırlardır insanlar ne kadar kandırıldı hiç farkettiniz mi? Bırakın değişik dinleri, aynı dinin içinden çıkan alt birimler bile hakimiyet kaygıları içinde birbirine sayısız kere düşürülerek savaşlara yönlendirilmedi mi? En büyük savaşlar hep “din” kaygısıyla ateşlenmedi mi? Bardağı taşıran son damla hep “din” diye gösterilip bahanelerin tükendiği anda hakimiyet kaygıları savaşa dönüşmedi mi?

    Bütün bu soruların ardından tarih boyunca bazı insanların “din” kurumuyla, hangi din olursa olsun bölgesindeki tutarsız ve çoğu zaman mantıksız dini uygulamalar ve baskılar sonucunda yavaş yavaş “din” karşıtı olduğunu yadsıyamayız. Yüzyılları kapsayan bu “kurumsal din” karşıtı hareketin büyümesinden dolayı ne yobazların yaptığı gibi “şeytan” suçlanmalı, ne de dinsizlerin yaptığı gibi dinin kendisi kötülenmeli. Tarih boyunca dini kurumların kendine münhasır bir yaşam ve hakimiyet mücadelesi içinde toplumları kullandığı, kandırdığı alenen bilinen bir gerçek. Tarih boyunca sırf bu kurumlara karşı olma yolunda topyekün “inanç” karşıtı olma yoluna sapanların sayısı da azımsanmayacak seviyede. İşte tam da bu süreç aralıksız, ve hatta büyüyerek, ilerlemesini sürdürürken artık gün geliyor ki, ufak bir dini kurum haline gelen ateizm ile diğer dini kurumlar arasındaki çatışmanın geleceğe şekil vereceği kendini belli ediyor.

    Bugün yalnızca İngiltede’den gelen bir haber (Haber için tıklayın), aslında onyıllardır Dünya’da yayılan “kurumsallaşmış din”lere karşı biriken hareketin de kendi içinde kurumsallaşmışlığının bir işareti. Acaba ne demeye çalıştım bu uzun cümlede? Kafamdaki yumağı açmaya çalışıp ortalığı iyice karıştırmadan hemen belirtmek istediğim bir şey daha var. Biliyorum ki ateistlerin asıl kavgası inananlar ile değil, yobazlar ile.

    Bazıları hemen bu haberi okur okumaz dehşete kapılıp “tü tü kafirlere bak” diyecektir. Bir yandan en azından azıcık okumuş “ılımlı” bir grup, Kur’an’da onların da yeri olduğundan bahsedecek, inançsızlıklarından dolayı onlar için üzülecektir. Bir başka kesim ateistlere hak verecek “cehalete karşı harekete geçmenin vakti gelmişti” diye düşünerek, tüm Dünya’yı sarmış olan, inananıyla ve inançsızıyla herkesin içinde alet olduğu, dinin özünü bilmeme durumundan dolayı kendince bir gurura yönelecektir. Bir kısım da bu habere, aynen benim yazıma vereceği tepki gibi “bunlar bizden değil, geberip gitsinler” manasına yakın küfürlerle nefret püskürteceklerdir. Her ne olursa olsun bu haber, asırlardır süren din temelli kavgalara bir yenisinin de resmen eklenmiş olduğunun haberidir.

    .

    İnanç ilginç bir kavram. Kişinin kendi içinde yaşaması, hissetmesi, yargılaması gereken bir duygu. Dünya üzerindeki hiçbir kutsal kitap veya yazıt da aksini iddia etmiyor. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız (Kaf Suresi, 16)” ayeti de zaten kendiliğinden hacıyı, hocayı ve hatta şah damarımızın üzerine astığımız muskayı devreden çıkartmamızı buyuruyor. Asırlar boyunca bu ve benzeri temel bilgiler unutturularak insanlar önce önderler ve bilgelerin yoluna, ardından da bilgenin bilgisini takip ettiklerini unutarak putlaştırdıkları isimlere köle yapılıp uyuşturularak tarikatlar ve kurumlaştırılmış mezhepler yardımıyla birbirine düşürüldü. İşte bu noktada Ateistler dini kurumlara karşı olmakta sonuna kadar haklıdır. Haksız oldukları nokta, dinlerin kendisini kurumlaştırılmış inançlar ile eş tutmalarıdır.

    Dünya’nın en ileri medeniyetini 300 yıl geriden takip eden Osmanlı’nın son yıllarında Atatürk’ün devrimleri ile arayı her ne kadar olabildiğince kapatmış olsak da bazı konularda henüz tam olarak olmamız gereken yere, medeniyetin ilerisine varamadık. Dünya 100 yılı aşkın süre önce mezhepler arası kavgaları bırakmış, dinler arası ve din dışı kavgalara geçmişken biz hala kendi içimizde bırakın mezhepleri, cemaatler arası kavgalarla ufalandıkça ufalanmaya devam ediyoruz. Bu kavgalara dalmış bizler için ateist bir topluluğun çıkıp bu şekilde “saygısız” ilanlar vermiş olması bizim henüz hazmedemeyeceğimiz bir hareket. Bunu zaten bundan seneler önce güzelim Sivas’ımın hazin Madımak Katliamı’nda yaşadık (Belgeseli için tıklayın). Koskoca adamların, bir kişinin inançsız olduğunu belirtmesi üzerine nasıl güdülerek, yönlendirilerek, birleştirilip katliama yol açtığının en hazin örneklerinden birisidir. Sivas hala bu günü dehşetle anar. O gün oraya şenliğe şehir dışından gelenlerin ne şenlik ne de huzur için geldiğini bilmelerine rağmen dertlerini anlatamaz, bu yabancıların şehirlerine bıraktığı lekeyi taşımak zorunda kalırlar. Bizler de bir kişi “inançsızım” dedi diye bir otel dolusu insanın nasıl yakılmış olacağını anlamaya çalışırız. Bütün bu olay da aslında bize ateistlerin kurumsallaşan, örgütleşen yobaz din yaklaşımına karşı olmakta ne kadar haklı olduğunu ispatlar.

    Tarihte inançları dolayısıyla inançsız kimseler tarafından öldürülen kimseler yoktur, varsa da öne çıkmaz. Öteki tarafta maalesef inançsızlıkları veya başka türden inanca sahip oldukları için katledilen, sürülen, işkence edilenlerin sayısı şaşılacak derecede fazladır. En ünlü hikayeler bu olaylar üzerine kurulmuştur. Gelmiş geçmiş en ünlü bilim adamlarından Galile bile kurumsal hristiyanlık tarafından kabul edilemeyecek bilgileri günışığına çıkarmasından dolayı idama mahkum edilmiş, tarihin en önemli hareketlerinden Rönesans devrimleri kurumsal hristiyan dünyasına karşı gerçekleştirilmiştir. Sadece Orta Çağ değil, Eski Mısır’da Firavunlar dini liderlik yetkilerini sömürmeye başladıktan kısa süre sonra toplu idamlar artmış, bugüne yaklaşırsak da Dünya’yı fikriyle saran Müslüman Terörü (Batıdaki adıyla “Cihat”) kavramının özünü de aynı kurumsallaşmış yanlış yönlendirmeler doğurmuştur.

    Bir tarafında inançsızların diğer tarafında da yobaz kurumların olduğu bu savaş yıllar içerisinde mutlaka büyüyecek, yepyeni tartışmalar doğuracaktır. Ben de illa bir tarafa sürüklenmem gerekirse, kendimi çok derin inançlı sayan bir akıl ve mantık adamı olarak, kendi çelişkimi hangi yöne destek vereceğini bilemez halde bulup dualarımı hayırlısına ermemiz için edeceğim. Ancak elimizdeki örneklem gösteriyor ki, insanoğluna yobazların bırakmış olduğu tahribatın boyutları ve sürekliliği karşısında ateistlerin kavgası boşuna değil.

  • Amen!

    (Eleştirmek taraf olmak değildir. Lütfen bunu hatırlayarak okuyun.)

    AKP kadrosunda en eğlenceli iki kişi tartışmasız Melih Gökçek ve Kemal Unakıtan. Aslında sıralama yapmam gerekirse, 8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak Melih Bey’in o muhteşem gülüşünü (hangi estetik cerrah oraya yerleştirmişse ben de yaptırmak istiyorum kendime bir tane) düşünerek, Melih Gökçek’i tek geçerim. Yine de sayın Bakan’ı da muhteşem bakışlarından ve bakış açısından dolayı sık sık kutluyoruz içimizden.

    İşte bugün “ne yazsam?” derdine düşmüştüm ki, sağolsun bu iki büyüğmüz, hizmette sınır tanımayan yapıları gereği olsa gerek, bana bu yazıyı da yazma imkanı sundular. Aynı gün içerisinde birer haber ile beni bahtiyar eylediler.

    Gökçek: “İktidar biziz, parayı nerden bulucan?”

    Melih Gökçek alenen ve çekinmeden, başta Çankaya belediyesi olmak üzere sayısız CHP ve MHP belediyesinin şikayetini doğrulayarak, ne ilk ne son defa, bir kez daha ağzıyla acı gerçekleri haykırdı. Yıllardır hayıflanan belediyelerin derdi merkezden kaynak ve ödenek alamamaktı. AKP ise sürekli ayrım yapmadıklarını, herkese eşit mesafede olduklarını vurguluyordu. Ah bir de Melih Gökçek yerine başka birisini aday göstermeye cesaret edebilselerdi… O riski alamadılar. Ankara’yı kaybetme ihtimaline karşı kendilerine karşı yönelen güvenden feda ettiler. Olsun varsın. Bu seçimde de Melih Gökçek nasılsa seçilecektir. Biz de daha çok güleriz, gülmekten katılana dek…

    Unakıtan tedavi için ABD’ye gitti!

    Yıllar önce başka bir Kemal “Beni Türk doktorlarına emanet edin!” diye bir söz mü söylemişti? Yok artık! Herhalde yanılıyorum… Yoksa benim örnek bakanım da bize örnek olmak için bunu tekrarlardı. Herşeyi boşverip düşünüyorum da, demek ki koskoca Bakan bile Türkiye’de By-Pass ameliyatı olamıyorsa vatandaş aman kalp sorunu yaşamasın. Bakan bile iyileştirilemiyorsa biz ne yapalım? En iyi Türk doktor Cleveland’lı Amerikalı’nın yapacağını yapamıyorsa vatandaş olarak biz ne yapalım Devlet hastanelerinde?

    En güzeli de Kemal Unakıtan’ın uçağa binerkenki açıklaması:

    ”Gördüğünüz gibi sağlığım gayet iyi. Lüzumsuz yere haberler yapılmasın.”

    Daha ne diyeyim? Sayın Unakıtan sanırım buradaki asıl haberin, bir şeyi olmamasına rağmen taa Amerika’lara ameliyata gitmesi olduğunun farkında değil. Benim bildiğim, Amerika’ya ameliyata gideceksen en azından Türkiye’de tedavisinin olmadığı yalanını uydurursun. Örnekleri de var bir sürü önümüzde. Ne bileyim, koskoca bakan, bunu düşünemedi mi? Sanırım anlıyorum. “Hastayım, tedavisi burada yok” derse Türk doktorlarına güveni sarsmış olacak. O yüzden “hasta değilim” diyor, Amerika’ya ameliyat için gittiğini söylüyor. Alenen tutarsız ve bir ihtimal yanlış bir açıklama yapıyor ve kendine olan güveni tekrar sarsıyor. Vay be, doktorlarımıza güvenimizi korumak için kendini feda etmiş! Gerçekten kamil bir tavır, adı üstünde.

    Allah ABD’li doktorlar gıyabında ABD’yi başlarından eksik etmesin, sayın Gökçek’in güler yüzü hiç solmasın (sanırım bu son dediğim zaten genetik olarak imkansız).

    Amen!*

    .

    * Amen: İngilizce’de Amin.

  • Maskelerin Arkasından Gülenler

    Bilgi ilginç bir kavram. Ne kadar az olursa o kadar zehirli, çoğaldıkça zararsızlaşan bir ilaç gibi. Ters etkili bir aşı, başka bir deyişle bir anti-panzehir. Tarafsız olma arzum da çoğu zaman bilginin bu yapısını hatırlamamdan kaynaklanıyor. Biliyorum ki daha çok öğrendikçe anlayışım ve tarafsız olabilme özelliğim artacak. Gel gör ki bazı konularda şaşkınlıkla ve ısrarla gerçekler insanı akıl almaz taraflara ayırmaya itiyor, teorileri haklı çıkartıyor.

    Çoğu konuda ne kadar işin içinde olsam da, ne kadar ayrıntısına kadar çoğunluktan daha kapsamlı incelemiş olsam da mütevazı olmayı doğru biliyor, Dünya tarihinin en bilinen ve takdir edilen sözlerinden birisini sürekli kendime hatırlatıyorum. Bildiğim bir şey varsa o da hala ve ısrarla hiçbir şey bilmediğim diyorum kendi kendime. Mevlana’dan tutun da Konfiçyus’a kadar sayısız kültüre dahil olmuş sayısız bilgenin de doğruladığı, peygamberlerin bile yerine göre “Allah bilir” demeyi seçtiği bir alemde ben de aynı yolu izlemeyi akıllı buluyorum. Bu sebeptendir ki yalnızca yandaşları tarafından “bilge” veya “dahi” diye adlandırılan bir kişinin kapısına “Burada her suale cevap verilir, her müşkül hallolunur;…”(1) yazmış olduğunu öğrendiğimde tarafsız olmaya kendini zorlayan zihnim bir örnekle daha bir tarafa doğru dürtüldü. Hangi bilge bu cüreti kendinde görebilmiş olabilir? Hangi dahi bunu kendine yakıştırabilir? Herşeyi geçtim, kimse alınmasın, sırf bu tavır bile bir kişiyi bilge veya dahi olarak kabul etmeme bir engeldir.

    Aynı “dahi”nin varisi olan “bilge” de, onursal başkanı olduğu dernek (2) ve benzeri örgütlenmeler ile evrensel barışa katkı sağlama yolunu seçtiğini vurgulasa da, bahsi geçen dernek bu seneki “demokrasi” tartışmasını “Kürt sorunu” üzerine yapmayı uygun görmüş, ilgili toplantıyı da her ne hikmetse Türkiye’de değil, Erbil’de düzenlemiş. Hemen eklemem gerekir ki bu toplantının yapılması çok doğru bir adımdır fakat tarafsız ve demokratik olması için ustalıkla planlanmış olmalıdır, yoksa siyasi oyunlara alet olur veya çoktan alet olmuş olduğunu gösterir. Keza gösterdi de. Çağrılan konukların taraflılığı ve hatta tek taraflılığı, derneğin ve toplantının internet sitesinden manşet olarak verilen açıklamaların tek yönlülüğü gösterdi ki bu toplantı sonucunda sanki tek bir ortak vurgu ortaya çıkmış: Batı denetimli fakat her ne hikmetse bağımsız bir Kürt devleti kurulması ihtiyacı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin buna nedense bir türlü izin vermiyor olması (3). Bu fikre tarafsız hiçbir ciddi toplantı sonucu ulaşılamayacağı gibi hem geçmişteki yönetimleri suçlayan hem de gelecek nesilleri kışkırtan açıklamalar ile bu sonuca varılması ayrıca üzücü. Tarafsız toplantılarda bu tür ortak çıkarımlar yapılamaz. Tarafsız ve gerçekten demokratik tartışmalar bir oturumda sonuç çıkartmaz, çıkartamaz, demokrasinin gerekleri gereği de çıkartmamalıdır.

    Aynı toplantının konuşmacılarından birisinin “Kürt sorunu” adıyla bahsi geçen meseleyi Osmanlı sonrası bir sorun olarak adlandırması da Ermenilerin herhalde akıl edemediği bir cinlik olsa gerek (4). Bu sayede bundan 20 sene sonra birileri sözde Kürt katliamı için lobi çalışmaları ile tazminat istemlerinde bulunurken kaçış yolu bırakmamış olmayı umuyor olmalılar.

    Bu konuda daha fazla kafa karıştırmak istemiyorum. Açıkçası tek yazıda çok bilgiyi paylaşmak imkansız olduğundan yalnızca birleştirdiğim noktaları gözönüne çıkararak ilgilenenlerin de farketmesini sağlamak asıl amacım. Bahsi geçen maddelerde ilgili bağlantıyı kurar, ilgili kişilerin hayat hikayelerini, içerisinde bulunduğu eylemleri ve hareketleri inceler, kimler ile ilişkili olduklarını dikkatle takip ederseniz eminim göstermek istediklerime ulaşacaksınız.

    Bugün yanılıyor olabiliriz, başkaları yanlış işler peşindeyken biz doğru da olabiliriz. Önemli olan, gelecekte doğruluğun zaten er veya geç ele geçireceği hakimiyetine en kısa zamanda ulaşmasına yardımcı olmaktır. Bunun yolu da bilgidir, takiptir, adaletle ve saygıyla paylaşmaktır. Yanlışsak doğru yola bilgiyle elbet gireriz. Başkaları yanlış yoldaysa da bunu ancak bilgi ile farkedebiliriz.

    Hepimizin gözümüzün ve yolumuzun açık olması dileğimle…