Kategori: Yorum

  • MGK’yı Değiştirelim… Ama Nasıl?

    Cumhurbaşkanı Gül, MGK toplantılarına anamuhalafetin de katılmasını önermiş (bkz. haber). Ana muhalefette ise her zamanki gibi Mustafa Özyürek alışkanlıktan olsa gerek bu öneriye muhalefet etmiş (bkz. hatalı muhalefet tavrına son örnek) sonra diğer akl-ı selim CHP üyeleri onu sakinleştirmiş olsa gerek ki CHP bu öneriyi değerlendirmeye karar vermiş (bkz. haber).

    Bu sırada MHP’den, DTP’den, özetle halkın diğer %30 küsürünü temsil edenlerden bahseden yok. Halbuki bu oran CHP’nin temsil oranından daha büyük.

    Sözde “demokrasi” söylemleriyle yapılan konuşmalar, getirilen öneriler ısrarla popülist olmaktan öteye geçmiyor. Alan memnun satan memnun olduğu zaman da kimse bu ayrıntılardan bahsetmiyor.

    .

    Öte yandan MGK’nın özelliği ve yapısı hakkında tartışılması gereken öncelikli konu bu mudur? MGK’nın gereksiz kalabalığından kurtulmak yerine, kurula konuyla gerçekten birebir ilgisi olan bakanları da eklemek yerine, kurula katılan kişilerin yapılacak açıklamalar üzerinde itiraz ve onay yetkisi olması yerine kalkıp muhalefeti kurula sokmak popülizm değilse hangi akla hizmettir?

    Ayrıca MGK’ya ne kadar fazla “gereksiz” kişi girerse, gizlilikten, dolayısıyla “güvenlik” kurulu olmaktan o kadar uzaklaşacaktır. Bu ayrıntıyı da hesaba katmak, gerekirse bu şekilde bir “güvenlik” kuruluna ne kadar gerek olduğunu da tartışmaya katmak gerekir.

    .

    not: MGK hakkında Fatih Altaylı’nın 27 Ağustos 2009 tarihli “MGK’yı değiştirelim” yazısını lütfen okuyun.

  • Ahmet Türk: “Teröristler Tutuklanmasın”… Suyundan Da Koysunlar Mı?

    Son iki günde iki ayrı haber ile gördük ki DTP nihayet “PKK temsilciliği” sıfatını resmen üstlendi (Bkz. son haber). Böylece aylardır bir o yanda bir bu yanda görünmelerinin de sonuna gelinmiş oldu.

    Son durumda PKK, “barış grubu” adı altında bir grup terörüstin teslim olmasına karar vermiş. Gelecek bu grup hakkında uygulanacak işlem, DTP başkanı Türk’e göre demokrtaik açılımın kaderini belirleyecekmiş. Örneğin 1999’da teslim olan grup tutuklanmış, onlara yapılan bu yeni barış grubuna yapılmamalıymış… Dahası;

    Gelen kişilerin tutuklanmasını biz de halkımız da kabul etmeyeceğiz” – Ahmet Türk

    …miş.

    Eğer yasadışı bir iş yapılırsa, görev tanımı aşılır, veya şişddet uygulanırsa elbette kabul edilebilir bir durum olmaz. Ancak teslim olan teröristin tutuklanmamasını kabul etmemek nasıl bir anlayış olabilir?

    O gelen teröristler muhakkak ki tutuklanacak. Peki bunu bile bile bu açıklamayı yapmak ne anlama geliyor? Tehdit desem tehdit değil, uyarı desem uyarı değil, mesaj veriyor desem anlam olarak bomboş bir cümle…

    Açıklamanın en önemli kısmı ise bu değil. Haberin başlığına taşınan “Devlet 1 adım atarsa PKK 10 adım atar” sözü. B cümlenin altında neler yatmıyor ki… 1e 10 benzetmesiyle devlet ile terör örgütü arasında nasıl bir karşılaştırma yapabiliriz ki? Sanki bombalanan, taşlanan vatandaşın huzurunu kim bozduysa, huzurun kurucusu PKK olacak diye mi düşünelim? PKK’nın aslında terör örgütü değil  bir çeşit sufizm cemaati olduğunu mu zannedelim?

    Ahmet Türk ve gelen barış grubunun tahminimce elinden gelen tek şey ortalığı karıştırmak. Açılım maçılım bahane, bölgeye iki damla huzur gelecekse de ona çomak sokmak…

  • Muhalefet Yapmak Öğrenilebilir Mi?

    CHP kadrosu üç aşağı beş yukarı 10 senedir aynı. Ondan önceki 30 sene de şartlar zorlamadıkça pek değişmemiş görünüyor. Özetle Bülent Ecevit o dönem de eleştirilen ve bugün halen eleştirilen, iktidar yanlılarının “CHP zihniyeti” olarak isim taktığı yapılanmadan ayrılarak CHP’yi kaderiyle başbaşa bıraktığından beri, sanki, CHP’de ne bir yenilenme, ne bir ilerleme ne bir öğrenme söz konusu.

    30 senedir muhalefet yapmayı beceremediklerinden olsa gerek bir türlü halk onlara güvenmemiş, iktidara yaklaştırmamış.

    En çok oy aldığı seçimde en büyük yardımcısı “Aman AKP almasın da” korkusu ile %10 barajının etkileşiminden oluşan “ürkek tepki oyları” olmuş, ama yine de bunu “oylarımızı arttırdık” diyerek övünç kaynağı sanmış.

    Bugün de muhalefet yapmış olmak için muhalefet yapmaktan öteye geçemediklerinden günü gelince MHP’nin kulvarına, günü gelince DP’nin kulvarına kayıyor, yerine göre İP yerine göre ÖDP sularında yüzüyorlar. Bunda elbette bir sorun yok, fakat bunu yaparken tutarlı olsalar bile, öyle yanlış şekilde yapıyorlar ki, uzaktan bakan vatandaş ya “bunlar ne yaptığını bilmiyor” diyor ya da “aman işte herşeye muhalefet” diyor.

    Bütün bunların altındaki en büyük sorunları ise muhalefet yapmayı bilmiyor olmaları.

    Benzer bir “yüzüne gözüne bulaştırma” örneğini de bugünlerde yaşıyoruz. Her zaman söylediğim gibi, Türkiye’nin en iyi muhalefet yapan adamı Tayyip Erdoğan. Karşısında ise Türkiye’nin en hatalı muhalefet yapan kadrosu olunca, ne idüğü belirsiz tartışmalar türeyiveriyor.

    Mektuplaşma faslının geldiği son noktada Baykal’ın önerdiği “görüşme kameraya kaydedilsin” çözümünü Başbakan yuvarlak laflarla geveleyerek reddetti. Daha da iyi bir sıyrılma yöntemi olamazdı. Bu durumun farkına varan CHP sözcüsü Mustafa Özyürek de hemen çıkıp bunu eleştirmek için bir açıklama yaptı. Buraya kadarı doğru, fakat yine son noktada bir fiyasko ile, özellikle Mustafa Özyürek’ten sıklıkla görmeye alıştığımız itici ve kışkırtıcı bir tepki gördük:

    Sayın Başbakan önce kabul ediyor, sonra ‘kamera varsa ben yokum’ diyor. Bu, kaçtığı sonucunu doğuruyor. Sayın Başbakan önce Milli Görüş gömleğini çıkarmıştı, şimdi de Kasımpaşalı gömleğini çıkarıyor. Biz mektubumuzdaki şartlarla görüşmeye hazırız. Ancak Sayın Başbakan bunları kabul etmezse kendi bilir. (bkz. haber)

    Bu güne kadar Türkiye’ye özel siyasetle ilgili öğrendiğim bir şey varsa, o da söylediklerin kadar söylemediklerinin de halkın üzerinde etkili olduğudur. Bir sözü söylerken sınırını iyi çizmek, hatayı, zayıflığı işaret ederken itici ve saldırgan olma sınırını aşmamak gerekir. Siyasetten ziyade, insanlık için bir öncelik olmalıdır zaten bu.

    Bütün bunların yanısıra, konular birbirine karıştırılınca tarafında olanları kaybetme şansın da artacaktır. Yorumlarını ne kadar özerk tutarsan, o kadar yalın ve net anlaşılacak, gereksiz yere tepki çekmeyeceksin demektir.

    Özyürek’in bu son açıklamasında ise hem konular birbirine girmiş, hem ilkokul çocuğu seviyesinde “korkup kaçtı” yaklaşımıyla anlamsız bir saldırganlık benimsenmiş. Zaten Başbakan nasıl geveleyeceğini bilemeyerek “kamera olursa olmaz” demiş, zaten sen bir şey yapmasan halk Başbakan’ın çekindiğinin farkına varacak.

    Haklı iken haksız konuma düşmek de işte tam olarak budur.

    .

    Siyaset yalnızca akıl işidir. Tecrübe, bilgi ve birikim de her zaman siyasetçinin lehinedir. Fakat bazı şeyler yetenek gerektir. Yaş, bilgi ve tecrübe doğal yetenek kadar etkileyici olamaz. Muhalefetin en büyük eksiği de işte bu, halk arasında “hitap yeteneği” olarak geçen, “doğru şekilde konuşma” becerisi.

  • Cem Uzan Fransa’ya Sığındı, Nobel Barış Ödülü Erdoğan’a?!

    Cem Uzan artık resmen Fransa’da ikamet ediyormuş. Bir habere göre Türkiye’de kendisi üzerine yürütülen siyasi linç kampanyası dolayısıyla Fransa’dan siyasi sığınma talep etmiş, kabul edilmiş ve Cem Uzan Türkiye’ye dava açmış (Bkz. haber). Diğer tarafta siyasi linç düzenlediği iddia edilen tarafın (yani hükümetin) ilişkili olduğu kaynağa göre ise (bkz. Zaman’ın haberi veriş şekli) bu haberin aslı yokmuş, Cem Uzan “normal oturma” izni için başvurmuş.

    Zaman gazetesi haberini her zamanki üslubuyla çıktığı varsayımsal noktadan açılarak binbir gereksiz bilgi ile süslemiş. Verilen bilgiler doğru, fakat konuyla doğrudan ilişkisi olmak durumunda değil. Okuyanlar için ekleyeyim ki en azından ben biliyorum ki Cem Uzan’ın “recippise” almış olması siyasi irtica olmadığını göstermez. Ayrıca Türkiye’deki uzmanların “bizce öyle olması mümkün değil” demiş olması da bir şey ifade etmez, keza uzmanlar kimdir belli değil, ayrıca Fransa’da bürokrasinin ne kadar “esnek” olduğunu ancak yaşayan bilir (bkz. ben).

    Ancak Zaman’ın taraflılığından zaten dem vurmaya gerek yok. “Nobel Barış Ödülünü Başbakan Erdoğan alsın” başlıklı bir yazıyla bile karşılaşabildiğimiz bir gazeteden Cem Uzan’a karşı yürütülen, haklı veya haksız, süreci kabullenmesini zaten bekleyemezdik.

    Lafı açılmışken, bahsettiğim yazıda da evrensel çarpıtma taktiğini görüyoruz. Şu sıralar Taraf yazarları da sıklıkla bu taktiğe başvurmaya başladılar. Sanırım Zaman’dan ders almışlar, işe yaradığını görmüşler.

    Bir kaç doğru, kimsenin itiraz edemeyeceği kavramdan bahsedin, ardından yumuşakça güzel şeyler anlatın, sonunda ne sonuca bağlarsanız bağlayın, sanki o da doğruymuş gibi olsun! Okuyanlara da afiyet olsun.

  • Başbakandan Daha Az Laf, Daha Çok İş İstiyorum

    Bugünkü bir habere göre Başbakan Erdoğan 50 ili dolaşıp açılımı anlatacakmış. Televizyonlarda aylardır yayınlanan konuşmaları, açılım için yapılanlar (?!) yetersiz kaldı herhalde ki 50 ilin vatandaşlarına yüzyüze anlatacak zorunda kalmış sanırım.

    Peki ya diğer 31 ildekiler ne yapsın?

    Eğer yüzyüze derdini anlatmadıkça anlaşılamıyorsan, mektuplaştığın muhalefet ne yapsın?

    .

    Başbakan akıllı adam. Adam gibi çıkıp, “biz erken seçime gideceğiz, diğer partiler uyanmadan uzun vadeli seçim kampanyası olarak da açılımı kullanacağız” dese olmayacağını bildiği için bu numaraları yapıyor.

    Adına seçim turu derse başbakanlık uçağını usulsüzce kullanıyor olmasını bir seçim daha yutturamayacağını biliyor.

    Demokratik bir açılımı gerçekten uygularsa seçime anayasa değiştirecek çoğunluk kazandıracak malzemesi kalmayacağını biliyor.

    O yüzden sadece mektuplaşıyor. Sadece oyalıyor. Sadece konuşuyor…

    Ama yine de günahını almayalım. Sadece konuşarak Nobel Ödülü bile alınabildiğine göre, Başbakan’a çok yüklenmemek gerek.