Kategori: Yorum

  • 1 Mayıs'a Taksim İzni Çıktı… Şimdilik…

    İstanbul Valisi Muammer Güler, 1 Mayıs için bu sene Taksim’e izin vereceklerini açıkladı. Halbuki geçen sene aynı dönemlerde Başbakan sendikaları yasadışı eylem propagandası yapmakla suçluyor, valilik “Taksim uygun değil” diye bas bas bağırıyordu. Bu sene ise “kanunun öngördüğü istisna çerçevesinde” kabul edildi 1 Mayıs.

    Geçen 2 seneyi çok net hatırlıyorum. Ara sokaklarda polis tarafından kovalanan, gazlanan, coplanan “yasadışı eylemci” grupları hatırlıyorum. Eylemcilerin “makul sayı” polemiğini ve polisin “orantılı güç” tartışmalarını gündeme taşıyan tavırlarını hatırlıyorum…

    Bu sene ne olacak merakla bekliyorum. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş misali; 1 Mayıs resmi tatil de olsa önceki sene olanlardan ağzım yandığı için, Taksim’de makul sayıya izin verilse de geçen sene olanlardan ağzım yandığı için, bu sene Taksim izni verilmiş olsa da 1 Mayıs’ı derin derin üfleyerek, merakla bekliyor olacağım.

    Umarım bu sene 1 Mayıs bir resmi tatile yakışan şekilde, fiziksel müdahalelerden uzak, halkın özgürce kutlamalarıyla geçer.

  • Galatasaray'ın Tepkilere Tepkisi

    Geçen haftalarda kaybedilen puanların ardından Galatasaray taraftarı önceden duyurduğu üzere dünkü Diyarbakırspor maçında takımını protesto etti. Tribünler alışılan şekilde dolu fakat pankartlar tersti.

    Gollerden sonra kısa bir sevincin ardından ıslıklar başlıyordu.

    Buraya kadarını tartışmak niyetinde değilim. Her ne kadar sonuç odaklı ve kısa sabır menzilli bir millet olsak da, bu tepkilerinde nispeten haklıydılar.

    Benim dikkatimi çeken ise bu tepkilere karşı futbolcuların, teknik ekibin ve yöneticilerin tavrı oldu.

    Son haberlerle “alemci” damgası yiyen ve seyirciden en büyük tepkiyi alan Jo bile bu duruma bazıları gibi ağlamadı. Bu iyi mi kötü mü tartışılır fakat bu tepkinin beklendiği ve futbolcuların soğukkanlı ortak tavrı önceden planladığı maç sonrası açıklamalardan anlaşılıyor.

    Reijkaard taraftarın tepkisini değil desteğini almasına rağmen takımın bir parçası olduğunu belirtip kendisini de araya soktu. Fakat arkasından taraftarın tepkisinde haklı olduğunu söyledi. Sabri’ye de aynı konu sorulduğunda o da taraftarın haklı olduğunu söyledi.

    Öte yandan yöneticiler de, yeni transferlerin eleştirilmesine hak vermese de, taraftarın tepkisinde haklı olduğunu söyledi.

    Benzer taraftar tepkilerini geçen sene ve bu sene bol miktarda görmüştük. Önceki örneklerde taraftar tepkilerine tepkiler ise çok farklı olmuştu.

    Geçen senenin “yıldızı” Sivasspor, sene başında birkaç maç kaybedince taraftar baskısı sonucu yaşanan bir dizi gelişme sonunda bugünkü kümede kalma mücadelesine mahkum olmuştu.

    Beşiktaş yönetimi yönetim protestolarına sanki sağırmış gibi tepkisiz kalmıştı.

    Daum “Semih gol gol” tezahüratları arasında bir taraftarla tartışmıştı. Guiza ağlamış, Fenerbahçe takım olarak bir garip hale bürünmüştü.

    Örnekler saydıkça artıyor.

    Bugünkü haberlerde ve açıklamalarda okuduğum tüm yorumlar ise beni mutlu etti. Taraftarının tepkisine nihayet bir kulüp, futbolcusu, teknik ekibi ve yönetimiyle bir bütün olarak düzgün cevap vermeyi başardı.

    Eminim bu bütünlük anlayışı tepkileri azaltacak, (varsa) sorunları da çözüme daha kolay ulaştıracaktır.

  • Facebook Üzerinden Kitlesel Mastürbasyon

    İnsanların kendini tatmin yolları sayısız. Bazıları bu işi kendi başına yaparken, bazıları da diğerlerini alet edebiliyor. Birilerinin kendini tatmin edişine alet olmak ise hiç hoş olmasa gerek…

    Dün feysbukta gezinirken arkadaş ve akrabalarımdan birkaçının yeni katıldığı bir grubu farkettim. Güya Hz. Muhammed’e küfür eden bir sayfayı feysbuk kapatmıyormuş, ve ona karşı birleşip dünyaya kaç müslüman olduğunu gösterecekmişiz falan. Her zamanki hikaye.

    Huyum kurusun, yine dayanamadım hangi sayfaymış, ne yapmışlar diye bakayım dedim. Ve gördüm ki grubun hedef aldığı sayfada, hedef alınan küfre dair bir eser yok… ya da kalmamış. Yani arkadaşlar kendi tatminleri için gruba adam toplamaya devam ettikçe gruba giren kimse de açıp kontrol etme gereği duymamış.

    Gel zaman git zaman (dünden bugüne yani) benzer başka bir grup da gazete haberi olabilmiş ne hikmetse. Bunu haber yapan teknolojiden bihaber gazetenin haberi başlığı da “50 bin Türk Facebook’unu kapatıyor!”… Bu arada bahsi geçen grubun üye sayısı da 90000 civarında seyrediyor…

    Ne olursa olsun sonuç olarak başta söylediğim gibi, birilerinin kendini tatmin edişine 90bin kişi bilerek veya bilmeyerek alet olmuş…

    Feysbuktan bihaber, teknolojiyi takip etmeyen okur da ilk defa oluyor sanacak. Bu haberi ve 50 bin kişilik 3 günlük tepkiyi önemli sanacak…

    Bu konuda tartışmaya gerek yok. Feysbuk 50bin kişiyle bir şey kaybetmez. Ancak grubu açanların amacı eminim 30 milyon kişiye falan ulaşmaktı. Zaten tartışılması gereken nokta da bu: Böyle “düşman” sayfaları yalnızca 1 kişi bile açabiliyorsa; 1 kişiye karşı 30 milyon kişi toplanmak mıdır güç gösterisi?

    Bir kişi, bin kişi farketmez, bu tür karşıt fikirlere “savaş” açmak hangi özgüven eksiğinin sonucudur?

    Özgüven sonucu değil “dinin gereği dini yaymaktır”, teknolojik cihat” falan diyenler acaba hiç mi açıp bu konuları kaynağından okumamıştır da sağdan soldan gaza gelip böyle heveslere girerler? Yoksa yalnızca kendi inanç odalarında ruhsal tatmin ihtiyacını mı gideriyorlar?

    Konu insanların inançları olunca mesele o kadar derin köklere dayanıyor ki, yalnızca bu tür bir saldırgan savunma anlayışı üzerine de ayrıca bol miktarda tartışmak gerek. Halbuki bu sırf inançlar için geçerli bir sorun değil. “Atatürk sevenler 1 milyon olmalıyız”, “Ermeniler şu kadar toplandı, biz şu kadar yapmalıyız”, “En büyük feysbuk grubunu kurarsak en uzağa biz işemiş sayılırız” temalı kitlesel mastürbasyon gruplarının ardı arkası kesilmiyor. Benim anlamadığım da işte tam olarak bu kitlesel tatmin ihtiyacının nereden kaynaklandığı…

    Halbuki bizim neyimiz eksik ki feysbuklara düştük kendimizi ifade etmek için?

    .

    Didem’e haber bağlantısı için teşekkür ederim.

  • Türk Yunan Kardeşliğine Doğru… Nihayet

    Bugün tamamen tesadüfen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Yunan Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın ortak açıklamasını canlı yayından izledim. Ne diyeceğimi bilemiyorum ama yıllardır tekrar duymayı hasretle beklediğim sözleri, İsmail Cem’den beri tekrar görmek için sabırsızlandığım dost tavrı nihayet ekranda gördüm.

    Belki Yunanistan krizinin etkisiyledir diye düşündüm. Belki meşhur “komşuların hepsiyle dost” sözde yeni, özde “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” kadar eski dış politikamız etkisiyledir. Belki de rahmetli İsmail Cem’in en yakın dostlarından olan Yunan Başbakanı’nın azmi sayesindedir. Ama her ne sebeple tetiklenmiş olursa olsun nihayet dışişleri bakanları yıllardan sonra tekrar ortak dostluk mesajları verdi.

    Herkesin hayatına Yunan bir dost girmemiş olabilir fakat inanın, konuşulan dil, uygulanılan din hariç, neredeyse hiç bir fark yok aramızda. Dil bile zaman zaman şaşırtıyor ortak isimlendirmeleri farkedince. Halbuki iki ülkede de insanların çoğunluğu bu kardeşliğin farkında değil.

    Bundan bir hafta önce Yunanistan haberlerinde karasularına giren bir Türk savaş gemisi yayınlanmış. Haftanın gündemi buymuş. Bugün ise dışişleri bakanları ortak açıklama ile Başbakanların buluşacağını duyurdu. Yapay düşmanlıktan nasiplenen medyaya, seçimlere doğru sırf bu şekilde oy avlayan kısır siyasetçilere de sanırım en iyi cevap bu tür buluşmalar olacaktır.

    Artık başbakanların da, yıllar önce İsmail Cem ve Papandreu dışişleri bakanlarıykenki başbakanların yapmadığını yapmalarını umuyor, bekliyorum.

    Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. AK Parti dönemi dış politika anlayışını özellikle ilk dönemindeki “teslimiyetçi eşbaşkan” yaklaşımı sebebiyle sıklıkla eleştirsem de, Ahmet Davutoğlu ile bütünleşen yeni tavrı beğeniyorum. Ahmet Davutoğlu’nun kelimenin tam anlamıyla “kitabını yazdığı” bu barışçıl dış politika uygulamalarının doğru yolda olduğuna inanıyorum.

  • Her Organ Bağışı (En Az) Bir Hayattır

    Sağlık Bakanlığı yeni bir tasarıyla organ nakli konusunda hastanelere maddi destek sağlamayı planlıyormuş. Haberi izleyerek bu önemli ama geç kalmış adımın ayrıntılarını birinci ağızdan dinleyebilirsiniz. Geç olsun, güç olmasın.

    Bu bahaneyle organ bağışı konusunda insanoğlunun geri kalmışlığını hatırlamak gerek.

    Beyin ölümü teşhisleri, teknik yetersizlikler ve yasal sınırlandırmalar tartışılsa bile, hepsinden bağımsız kadavradan organ nakli oranlarının bile utanç verici olduğu bir durumdayız.

    Yılların ilgisizliğinden olsa gerek bazı illerde organ bağışlayan kişi sayısı halen sıfır.

    Konunun en önemli savunucularından olmasını beklediğim “Türkiye Organ Nakli Derneği” bile fi tarihinden kalma ve bozuk internet sitesi ile içler acısı bir hava yaratıyor.

    Bu durumun bilgi ve destek eksiğinden başka açıklaması olamaz. “Hayat kurtarmak”, politik hamlelerden bağımsız kalabilecek yegane konulardan birisi. Bu yüzden bundan sonrası için, bugünkü Sağlık Bakanlığı’nın bu yüzeysel ve sınırlı ilk adımının arkasından yeni düzenlemeleri hızlanarak arttıracağını umuyorum.

    Hepimizin bir yakınının bir gün organ nakli sayesinde hayatı değişecek veya kurtulacak olabilir. Herkesin bunu farkedip bilinçlenmesi dileğimle…