Yazar: ufak oğlan

  • 29 Mart Yerel Seçimleri Kehanetlerim

    Dün akşam itibariyle Yerel seçimlerde hangi belediye için hangi partiden kimin aday olacağı kesinleşti. Yerel seçimler için en önemli duygusal etmenler her zaman olduğu gibi büyükşehirler ve ülke genelinde oy toplamı. Bu kapsamda 29 Mart 2009 seçim dönemi kehanetlerimi paylaşmak istiyorum. Bakalım ne kadarı tutacak.

    • Takibin 4. sırasında, gelişen sanayisinin verdiği iş imkanları ile elde ettiği beyin göçü ve İstanbul’a yakınlığı sayesinde 3. büyük şehir olan, Kocaeli olacak.
    • Kocaeli’de bir önceki seçimde büyükşehir olmanın verdiği ani belediye ödeneği artışı ile bu artış sayesinde belirli yatırımlar yaparak reklam şansı bulan AKP, Sefa Sirmen iyi bir aday olsa da tekrar kazanacak. Kocaeli’de en büyük silahları önceki belediyelerin yapamadıklarını yapmış olmaları, ki bu da büyükşehir olduktan sonra artan belediye geliri ile elbette ki orantılı. Muhtemelen kim olsaydı benzeri başarıyı yakalardı, fakat bundan asla bahsedilmeyecek.
    • Normal şartlarda nufüsa bakıldığında, Kocaeli seçimlerde İzmir’den daha çok öneme sahip olacak gözükse de İzmir “CHP’nin kalesi” yanılsamasıyla yine de İstanbul ve Ankara’nın ardından 3. sırada önemle takip edilmeye devam edilecek.
    • İzmir’de gelişen AKP yandaşı ekonomik güçler (ki İzmir zaten zenginleri açısından en zayıf büyük şehir olmuştur, dolayısıyla zenginleşen AKP yandaşlarının etkisi hızla artmış olur) AKP’yi destekleyecek, halk varolan belediyeye karşı bilenecek. Cemaat örgütlenmesinin de sıklaştığı bölgelerde ve zaten yapısı gereği üretim ve istihdam kenti olmayan İzmir’in fakir bölgelerinde duygusal oylar artacak. CHP’ye biriken kendi tabanındaki tepkiler ve CHP adayının zayıflığı ile MHP ve DSP’ye kayan oylar sonucunda ucu ucuna da olsa AKP İzmir’i alacak. Geçen seçime bakarak İzmir’de AKP-CHP oy oranlarının %40 – 35% civarında olacağını tahmin edebilirim.
    • Seçim takibinin 2. sırasında “Melih Gökçek Krallığı” olarak da bilinen Ankara olacak. Karayalçın 3. kez Melih Gökçek karşısına çıktığı bu seneki yarışta yine kaybedecek. Ankara halkı, AKP olaya el atmadıkça ısrarla kendini krala teslim etmeye devam edecektir. Bir sonraki genel seçimlerde AKP oyları biraz azalacak ve hemen onu takip eden yerel seçimlerde, bugün Melih Gökçek’ten partiyi arındırmamanın cezasını AKP 5 sene sonra fazlasıyla çekecek. Bu sene de Melih Gökçek %40 barajını rahatlıkla geçecektir. MHP ile CHP birbirinden oy çalarak, AKP’yi açık ara galip gösterecektir. Kehaneti abartarak oyların %43-%37-%17 civarında olacağını atabilirim ortaya…
    • İstanbul ise her zaman bir sonraki genel seçimlerin habercisi olduğundan partiler açısından yakından ilgilenilen il olacak. Her kesimden insanın beraber yaşadığı, “küçük Türkiye” nüfus dağılımı ile de basın ve yayın organları tarafından gösterge kabul edilecek. İşte İstanbul’un bu önemi dolayısıyla Başbakan ve parti başkanı sıfatı olmasına rağmen Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’na doğrudan yüklenmeye devam edecek. Normal diplomasi adabında adaya aday, başkana başkan, genel sekretere genel sekreter ilişkisi olmalıdır. Muhatap kabul etmeme durumu da bundan kaynaklanır. Ama tekrar İstanbul seçimlerine dönersek, CHP 70 milyon içerisinde İstanbul için Kemal Kılıçdaroğlu’ndan daha iyi bir aday çıkartamazdı. AKP de bunu bildiğinden ve uzun vadeli etkisinden çekindiğinden her yola başvurarak İstanbul’u kaptırmamak için biraz kişisel, biraz belden aşağı oynayacaktır. Başbakan ve parti başkanı sıfatı olan bir kişinin bireysel olarak Kılıçdaroğlu’na hitap etmesi de bu sebeple sıkça gerçekleşecek bir durumdur. Bu seçimde bütün diplomasi adabı, muhatabiyet kuralları gözardı edilecek, gereği neyse Tayyip Erdoğan tarafından bizzat yapılacaktır.
    • Tayyip Erdoğan’ın bir önceki maddede bahsettiğim kapsamdaki söylemleri, muhatabiyet raconuna uymasa da, bazı basın ve yayın kuruluşları tarafından ısrarla haber yapılacak. Bu kuruluşlardan birisi de elbette ki Zaman gazetesi olacak. Ne de olsa “Abdullah Gül, Kuzey Irak yönetimini ziyaret etsin” önerisini alabildiğine yersiz ve gereksiz olsa bile haberde verecek kadar bu racondan bihaber bir organ (Haber için tıklayın – Çıkartılan güzel bildiriden veya tartışılanlardan bahsetmek yerine bu imkansız ve yersiz öneriyi habere yerleştirmek çok büyük bir gazetecilik ayıbı.).
    • Bütün bunlar olurken tüm basın yayın organları seçime yaklaştıkça artacak şekilde yandaşı oldukları partiyi destekeleyecek haberler verecek, karşıt görüşlerdeki adaylar hakkında kötü durumda oldukları havası yaratacak uydurma veya abartma haberleri pompalayacak. İstanbul’un özel durumu tekrar gözönüne alındığında Zaman gazetesi de özel olarak Kılıçdaroğlu haberlerini eksik etmeyecek (Bkz. Bu hafta boyunca her ne hikmetse yalnızca Zaman’da yayınlanan “Kılıçdaroğlu’nun başını ağrıtan” haberler). Her ne hikmetse bu haberler başka gazetelerde yayınlanmayacak kadar zayıf ve belgesiz olsa da Zaman için manşet olacak.
    • 2002 seçimlerinden beri seçimlere etkisi iyice artan ve istismar edilen basın yayın organları da birbiri ile kavgayı abartmaya devam edecek. Köşe yazarlarına hakaretler, yerine göre halktan uzak (özellikle Tayyip Erdoğan tarafından), yerine göre sözde aydın suçlamaları sıklaşacak. Bu sayede halkın o gazetelerden soğuması amaçlanacak. Taraflı olduğunu gizlemek isteyen gazeteler de bir gün kötülediklerini başka gün pohpohlayacak, içten içe bilecek ki çamur atınca izi kalacak, sanki tarafsız gibi gözüküp uzun vadede baskın çıkacak.
    • Yaftalama karşıtı reklamlar da artacak, değişik kutuplarca da benimsenecek, bu mantıklı söylem de istismar edilerek “diğerleri” yaftalanıp, “bizimkiler” tarafsız gösterilecek.
    • AKP 81 ilde en az 77 ili alacak. İstanbul hariç tüm şehirlerde son dakikaya kalmadan sonuçlar az çok belli olacak.
    • Özetle geçen seçimlerdeki olaylar ve sonuçlar benzer şekilde tekrar edecek. Basın ve yayın hataları büyüyerek artacak, doğruları arada kaynayıp gidecek.
    • “Demokrasi”(!) galip gelecek.

    .

    Aslından kehanetleri kısa tutup, herkesin bildiği üzere çok yakından takip ettiğim, gülüşüne (diğer bir deyişle “doğal maske”sine) kurban olduğum Melih Gökçek’ten bahsedecektim. Bu yazı iyice uzamasın diye burada kesip çok sevgili kralımız hakkındaki yazıyı sonraya bırakıyorum. Nasıl olsa vaktimiz çok, Melih Başkan hep başımızda.

  • Haberci Olmayan Gazeteler

    Habercilik bir meslek. Tüm meslekler gibi okulu olan, öğretilen yöntemlere ve ilkelere bağlı olarak uygulanması gereken bir meslek.

    Bir inşaat mühendisinin kurallara, meslek ilkelerine uymaması durumunda olabilecekleri bir düşünün. Bir doktorun yeminini tutmayarak keyfi olarak bir hastayı tedavi etmemesinin sonuçlarını düşünün. Bir milletvekilinin yeminini, meslek ilkelerini hiçe sayarak vatana ihanet etmesinin sonuçlarını düşünün… Bütün bunlar bu kadar kitlesel kötü sonuçlar doğururken bir habercinin, gazetecinin meslek ilke ve kurallarına uymamasının sonuçlarını gözünüzde canlandırın. Herhangi bir habercinin kaç kişiyi derinden etkileyeceğini, toplumu bu zihniyetin topyekün nasıl hızla çürütüp parçalayacağını zihninizde canlandırın.

    Yurtdışında yaşamanın getirdiği “herkese uzak, her fikre uzak” kalma etkisinden olsa gerek, Türkiye’deyken de çeşitli “kutuplardaki” gazeteleri birlikte takip etmeme rağmen aralarındaki uçurumun bu boyutta olduğunu farketmemiştim. Hangi gazete olursa olsun, hangi haber olursa olsun, “haberci”nin en temel ilkesi, toplumsal olarak hayati sayılan kuralı “tarafsız” olmaktır. Bir haber taraflı veriliyorsa, bir haber müdürü haberleri taraflı olarak ayıklıyorsa uzun vadede işini baştan savma yapan inşaat mühendisinden, adam kayıran doktordan farkı kalmaz.

    Takım tutmayı, taraf olmayı çok seven bizler ise en masum duygularımızla her ne kadar bu tür gazeteleri ve kanalları yaşatmaya devam etsek de ne kadar büyük bir yanlışa kendi kendimizi sürüklediğimizi görmemiş oluruz.

    Çoğunlukla kendimize yakın gördüğümüz kanalları ve gazeteleri takip eder, karşıt görüştekilere burun kıvırırız taraflılar diye. Aman bize dokunmayan yılan bin yaşasın. Bizim fikirlerimize sahip, onları savunan gazeteler bin yaşasın. Diğerleri kahrolsun…

    Gazetelerin amacı yaşamak değildir. Gazeteler bir yayılma yarışı içinde olmamalı, hizmet yarışı içinde olmalıdır. Gazetelerin haber vermeyi engellediği an, birilerinin bizleri parmağının ucuna takıp oynatmaya başladığı andır… Ve Türkiye’de neredeyse tüm gazeteler ve kanallar bu duruma geleli yıllar oluyor… Birileri bizi parmağında oynatmak için birbirini yiyor. Biz de en saf fikirlerimizle en azından bize yakın bulduklarımızın bizi oynatmasına razı olarak, dönen bu devasa dolaba bakakalıyoruz.

    Gazeteler ticari şirketler olmamalıdır. Tıpkı vakıflar ve dernekler gibi, haberi halka ulaştırmak için, kar amacından uzak, güç ve yetki amacından uzak, tarafsız olmalıdır. Bunun için seçtiği haberler eşit, atılan başlıklar yorumsuz, yazı dili tarafsız olmalıdır. Çoğu gazetede artık bunu görmesek de doğrusu budur.

    .

    not: Gazetelerdeki köşe yazarlarının tarafsız olmaması normaldir. Köşe yazarının görevi fikir vermektir. Yapılan en büyük yanlış, köşe yazılasından haber, gazeteden yorum almak olur. Tam tersi olması gerekirken, bizler ters yüz olmuş yapıya teslim oluyoruz…

  • Büyük Adam, Zaman Tanımaz

    “Büyük adam yoktur, doğru zaman vardır.” cümlesi aylar önce internette bir yerlerde birşeyler okurken gözüme takılmıştı. Tartışma sitelerinden birisinde birisi imza kısmına bu sözü iliştirmişti fakat ne kim olduğunu, ne nerede gördüğümü şimdi hatırlıyorum. Yalnızca bu sözün kafama kazındığını,geçen aylar içerisinde düşündükçe zaman zaman hak verdiğimi biliyorum. Bugünlerde tekrar aklıma geldikçe artık kısmen yanlış ve yetersiz olduğuna inandığım bu söze değinmek istedim.

    Elimdeki en büyük örnek, en çok bilgi sahibi olduğum fakat hakkında pek az şey bildiğimiz Atatürk. Bahsi geçen söz kulağa her ne kadar hoş ve mantıklı gelse de Atatürk örneğinde, özellikle son aylarda okuduklarım ve izlediklerim ile dönem hakkında daha fazla bilgi edindikçe görüyorum ki “büyük” olmak zaman ve mekan tanımıyor.

    Aylar önce, Osmanlı’nın Son üçyüz yılını anlatan yabancı kaynaklı bir tarih kitabını okumaya başlamadan önce o dönem, ardından gelen Kurtuluş Savaşı ve Atatürk hakkında aslında hepimizin azıcık bilgiye sahip olduğumuzun farkındaydım. Okudukça, izledikçe, inceledikçe bu bilgi yoksunluğu tokat gibi suratıma çarpmaya devam ediyor.

    Herhangi bir konuyu ciddi anlamda incelemeye başlamadan önce hepimiz yalnızca bize sunulan genel bilgiler ve dayatılan fikirler kadarını biliriz. Konu ne olursa olsun. En basidinden yemek tariflerini annemizden öğreniriz, kitabından değil. Gastronomi okumadan, kaynağından incelemeden bilemeyiz hangi yemek aslen nasıl yapılır, veya bizim yaptığımız yemek aslen nedir. En özelinden, anamızdan, babamızdan, çevremizden alırız temel inancımızı, sorgulayana, araştırana kadar onların bize verdiğidir bizim inancımız. Çoğu kimse için de bu hayat boyu aynen devam eder, nesilden nesile de çarpık bir evrim ile sürer gider. Tarih için de durum fen bilgilerine benzerdir. Okulda öğretildiğimiz haliyle birşeyler bildiğimizi sanar, ayrıntılardan uzak, son bilgilerle yontulmamış, son haline de televizyon ve biraz okuryazarsak gazeteler ve internet tarafından yönlendirilmişhaliyle ulaşılmış gerçeksiler bildiğimizi sanırız. Tıpkı Newton kurallarının fizik bilimindeki yetersizliği gibi, çoğu tarih bilgimiz de gerçek fikir yürütme ihtiyacı doğduğunda yetersizdir.

    Avrupa tarihi bilmeyiz, Osmanlı’nın çöküşünün örgüsünde bocalarız. Dünya ekonomi tarihi bilmeyiz, krizlerin sebebini anlayamayız. Dinleri bilmeyiz, bizimle aynı inançta olmayanları anlayamayız. Geleneklerin kökünü bilmeyiz, kültürel gelenekler ile din adetlerini birbirine karıştırırız… Örnekler uzar gider. Örneklere yerine göre kendim de dahil olduğum için içimi daha fazla acıtmadan bu öz yerme sürecini burada sonlandırıyorum.

    Özellikle Nutuk’u okumaya başladıktan sonra iyice oturan fikrim ile söyleyebilirim ki değişik kaynaklardan okumadan önce bildiğim hikaye aslından çok uzak bir hikayeymiş. Duyduğum bir çok fikrin gerçekdışılığına gitgide ikna olmaya devam ediyorum her yeni kaynakta. Yok “Atatürk yapacaklarını baştan planlamamış”, yok “doğru zamanda Dünya’ya geldiği için bu kadar herşey yolunda gitmiş”, yok “halk özgürlük değil din için savaşmış”… Küçümseyen bu fikirlerin aksine diğer yandan da uçuşan fikirler bir dolu… “Atatürk herşeyi tek başına yapmış”…

    Öğrenmenin yaşı yoktur derler. Umarım herkes, işin özünde bu uydurmaların hepsinin yanlış olduğunu öğrenir.

    Gerçekten en şaşırdığım bilgi, Atatürk’ün bütün bu süreci ısrarla ve azimle en başından itibaren tasarlamış olması. Daha en başından ne yapacağı, nereye gideceği, hangi adımları hangi sırayla atacağı belli. Bunlar da bilinen gerçekler olduğu için zaten ısrarla her türlü “zararlı kişi” listesinde ismi geçiyor istila kuvvetlerinin elinde. Bu ayrıntı yeterince vurgulanmıyor diye düşündüğüm için burada özel olarak bahsetmek istedim. Bunu da elbette ki yalnızca tek taraflı kaynaklardan değil, yabancı ve yerli kaynakların hepsinden çıkarttığım için korkusuzca belirtebilirim.

    Sonuç olarak en başa, bahsettiğim söze dönersek; nihai fikrim odur ki:

    “Büyük adam vardır. Zamanı ne olursa olsun yapacağını başarır.”
    Örnek olarak uygun koşullara rağmen yanlış hedeflerinden dolayı başarısız olan Jön Türkler, İttihat ve Terakki, 2 meşrutiyet meclisi ve benzeri topluluklar verilebilir. Diğer tarafa baktığımızca ise daha da vahim şartlara rağmen başarmış birisi. Eğer yalnızca doğru zaman yeterli olsaydı, Jön Türkler en kolay vaktinde başarılı olur, bozuk eğilimlerini başarıyla sonuçlandırırdı.

    “Doğru zaman da vardır.”
    Çok tartışmaya gerek yok, zamanı gelen toplumsal hareketler “akan su yolunu bulur” kuralına dahil olur. Toplumsal hareketlerde birileri elbet öne çıkacaktır. Bu durum onları da “Büyük Adam” saymamıza engel değildir. Fakat “en büyük adam”ların hakkını yememek için bu durumu yalnızca toplumsal ihtiyaç ve zaman ile açıklamamalı, yiğidi öldürsek de hakkına el koymamalıyız.

    .

    not: Rastgele birisinin yazmış olduğu rastgele bir söz üzerine bu kadar uzun bir yazıyla kafa yorduysam özür dilerim. Bu da herhalde internetin laneti… Her cümle, içi dolu da olsa boş da olsa çığ gibi yayılıyor…

  • 14 Şubat Aziz Valentin Bayramımız Mübarek Olsun!

    Aziz Valentin Bayramınız kutlu olsun!

    14 Şubat’ın benim için anlamı(!) bundan bile az. Diğer yandan doğal olarak, hayatı akışına bırakarak yaşayan çoğunluk için bu elbette ki böyle değil.

    Çoğu kimse “sevgililer günü” uydurmasının aslen Hristiyan geleneği veya bayramı olduğunu sansa da aslında birçok Hristiyan adetinde olduğu gibi Pagan geleneklerinden tırtıklanmış bir bayramdır.

    Çoğu kimse Aziz Valentin’in sevgilisi uğruna ölüp kalbini ona gönderdiği hikayesini duyguyla desteklemek istese de Hristiyan tarihindeki iki Valentin isimli aziz için de bu hikaye geçerli değildir. Hikayenin nereden nasıl üretildiği hakkında kesin kanıtlar yok. Acaba neden?

    Çoğu kimse Tüm Dünya’da kutlandığı için bizim de artık kutlamaya başladığımızı zannetse de aslında Dünya sandığımız Amerika ve anakara Avrupa dışında pek az kaale alınan bir gün. Hristiyan olan Galler’de bile kutlanmaması, yerine başka bir tarihte herkese yaydığı sevgisiyle Galler tarihine geçmiş başka isimli bir aziz için ayrı bir gün kutlanması da şaşırtıcı değil bu yanılsama yumağında.

    Bu bilgileri birleştirince ortaya çıkıyor ki, Noel Baba ne kadar gerçek, ne kadar kutsal bir kişi ise (Coca-Cola tarafından uydurulmuş bir reklam imgesi olduğunu hatırlayalım), “Sevgililer Günü” de bir o kadar gerçek ve kutsaldır.

    Noel’in kendisini ve altındaki anlamı ayrı tutarak Noel Baba ile Sevgililer Günü çok benzer kavramlar. Kullanılışları, Dünya’ya yayılışları ve ısrarla bilgisiz tüketim toplumları tarafından çeviride kaybolan deyimler gibi zaten çarpık olan anlamını iyiden iyiye yitirmiş durumda her ikisi de.

    Bir gözlem olarak incelenmesinde fayda olan bir gerçek, Amerikan ekonomisinin temelini oluşturan tüketim ihtiyacı (Bkz. Geçmiş ABD başkanlarının açıklamaları) için oldukça hayati olan kutlamalardan olmaları. Dikkatle incelendiğinde her 6-8 hafta aralığında kutlanacak bir bayram, alışverişe çıkılıp hediyeler ve kitlesel harcamalara yöneltecek günler var. Bu süreyi tamı tamına oturtan iki gün de Sevgililer Günü ile Cadılar Bayramı. Kasıt olduğunu düşünüyorum çünkü bu hem çok akıllıca (ekonominin yapısı itibariyle) hem de tesadüf olmak için çok düşük bir olasılık. Ayrıca Amerika’ya gidenler, orada bir süre yaşayanlar bilir. Bayramlara, özel günlere 1 ay kala her yer o gün için satışa hazırlanır, özel ürünler, süslü püslü şeyler vitrinlere dolar taşar, fiyatlar ona göre ayarlamaya girer. Bayramdan hemen sonra da 2-3 haftalık indirimler devreye girer, indirim ile satışlar tekrar canlandırılır. Ardından bir sonraki bayram için yeni ürünler vitrinlere dolar, döngü baştan başlar. 365 gün ya bayram alışverişi ya da indirim alışveriş yaptırılmış olur. Bu düzen, kendi içerisindeki tutarlılık ve tıkırda yürümesi açısından yalnızca takdir edilebilir. Ne kadar zekice tasarlanmış olduğundan dolayı takdir etsem de onaylamam, bu da benim tercihim olsun.

    Türkiye’de ise durum daha farklıdır. Çok farklıdır. Bambaşkadır. Bizim ne ekonomimiz tüketim üzerine kuruludur ne de kurulmalıdır. Bizim ne sanal sömürgelerimiz ne de fazla gelişmiş refah anlayışımız vardır bu kadar tüketimi kaldıracak. Bizim ne alışveriş geleneğimiz ne de kültürümüz vardır. Türk kültüründe fazla alışverişe “görgüsüzlük” veya “sonradan görmelik” denir… di bir zamanlar.

    Tüketim toplumlarında Sevgililer Günü ve benzeri günlere karşı hareketler de bir yandan düzen karşıtı yapıdan dolayı gelişmeye devam eder. Sırf Sevgililer Günü karşıtı 2 düzenli hareket bulunmakta. Bunlardan birisi çiftleri anan bu güne karşı eleştiri olarak gelişen yalnızların günü, diğeri de sevgililer günü gereği(!) uygulanan anlamsız tüketim akımı karşıtı alışveriş yapılmama günü. İkincisinde insanlar birbirini simgesel olarak el yapımı hediyeler verebiliyorlarmış bazı durumlarda. Bu sayede tüketimi de eleştirmiş hediye de vermiş oluyorlarmış.

    Türkiye’de yıllarca Sevgililer Günü kutlamamış bir çift olarak ise çoğunlukla garipser, küçümser bakışlara maruz kaldık eşimle. Bugüne kadar ne kadar kişinin beni bu “romantık olmayan” tavrımdan dolayı eleştirdiğini tahmin edemezsiniz. Bugüne kadar sevgililer gününü önemsememenin ilişki için ne kadar sağlıksız olduğunu bana nasihat edenlerin sayısını da kestiremezsiniz. Sadece sonucu değerlendirerek bir çıkarım yapabilir olsaydık eğer şu şekilde özetlenebilirdi: biz evlendik ve mutluyuz (tahtaya vuralım). Bana nasihat veren, ilişki bilgesi insanların çoğu ise yalnızlıktan bezmiş durumda. Her ne kadar sonuçtan çıkarım yapmak her zaman yanlış ve yersiz olsa da bu fütursuz örnek en azından bana öğütlenen kaygıların anlamsızlığını ufak da olsa işaret ediyor.

    Bırakalım sevgimiz sevgililer gününe alet olmasın, sevgililer günü sevgimizin aracısı olsun, tıpkı diğer 364 gün gibi. Bırakalım sevgimiz tüketim kültürsüzlüğünün aleti olmasın, hediyeler sevgimizin süsü olsun. Bırakalım sevgilimiz bir gün yaptıklarımız veya yapmadıklarımız ile değil, kim olduğumuzla, ne hissettiğimizle bizi sevsin.

    Bırakalım bu düzeni. Herkes mutlu olsun. Oh be!

  • 12 Şubat

    12 Şubat’ta olanlardan bazıları:
    1911 – Galatasaray, Fenerbahçe’yi 7 – 0 mağlup etti.
    1920 – Fransızlar Maraş’ı boşalttılar.
    1937 – Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev, Selanik belediyesince sahibinden satın alınarak Atatürk’ün emrine tahsis edildi.
    1959 – Kıbrıs konusunda II. Londra Konferansı başladı.
    1961 – SSCB, Venüs gezegenine Venera 1 uzay aracını gönderdi.

    12 Şubat’ta doğanlardan bazıları:
    1809 – Abraham Lincoln, ABD’nin 16. başkanı (ö. 1865)
    1809 – Charles Robert Darwin, İngiliz doğabilimci (ö. 1882)
    1946 – Ajda Pekkan, Türk şarkıcı, sinema oyuncusu

    12 Şubat’ta ölenlerden bazıları:
    1804 – Emmanuel Kant, Alman düşünür (d. 1724)
    1969 – Vahi Öz, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı, Türk sinemasının “Horoz Nuri”si

    Bu eğlenceli listeden hemen bir ayrıntıyı çıkartmak istiyorum. 1809 yılının 12 Şubat’ı bu tarihler arasında en göze çarpanı. Abraham Lincoln ve Charles Darwin, her ne kadar bizim kitaplarımızda çok yer etmeseler de Dünya tarihine geçmiş iki büyük isim.

    Abraham Lincoln, Atatürk kadar zorluk altında olmasa da çok büyük bir iç savaş sonucunda benzer bir “özgür” devlet kurmuş liderlerden birisi. O zaman kurulan Amerika bizim bugün bildiğimiz tanıdığımız Amerika’dan çok farklıydı. İşin en komik ayrıntısı da Amerikan iç savaşının aynen bizim Kurtuluş Savaşı’mız gibi emperyalist güçlere karşı verilmiş olmasıydı. Gel gör ki Abraham Lincoln ve ekibinin savaştığı emperyalist güçler bugün onların kurduğu devlet ile anılıyor. Bunda elbette 1900’lü yıllar civarında yaşanan sahte krizler ve merkez bankası özelleştirmesinin etkisi var fakat bu konuya hiç girmeyeyim şu anda. Gerekirse daha fazla bilgi için www.zeitgeistmovie.com adresinden “Addendum” filmi izlenebilir. Film maalesef İngilizce fakat birileri Türkçe çeviri hazırlıyordu en son baktığımda. Konuyu bağlarsam, emperyalizm, kapitalist ekonomi (Türkçe bilinen kollarından birisiyle serbest piyasa ekonomisiyle doğrudan ilişkili) ile beslenen, toprak ağalığı – kölecilik – sömürgecilik – mandacılık evriminin son halidir. Bu gün de asıl kalesi ABD değil, şirketlerdir. Şirketlerin kalkanı ABD’dir. Sert mi oldu bu ithamım? Maalesef doğru, kimse alınmasın, bilimsel gerçekler bunlar. Aklınızın bir köşesinde bulunsun.

    Gelelim gelmiş geçmiş en büyük bilim adamlarından birisine… Darwin, herkesin hatalı bilgi sayesinde “Evrim” mucidi olarak bildiği doğabilimci. İlginç olan, Darwin ne “Evrim” fikrini ortaya ilk atan kişi, ne de son halini veren kişi. Darwin aslında “Evrim Teorisi” için en yaygın bilimsel açıklamayı sunan kişi. Bu açıklama da hepimizin bildiği “Doğal Seçilim (yarım yamalak çevirisiyle “Doğal Seleksiyon” da derler). Darwin’in evrim teorisine getirdiği doğal seçilim ile ilerleme açıklaması bilim dünyası tarafından halen en kabul görmüş açıklamadır. Her ne kadar parçalar halen biraz eksik olsa da teori artık bu açıklama ile içerisinde hata barındırmamakta. Eksik parçalar da kazılardan çıkartılan fosillerle tamamlanmaya çalışılıyor.

    Darwin hakkındaki en büyük kavga da ilk başta yobaz hristiyan kiliseleri ile başlayıp, Tüm Dünya’ya sıçramış bir din karşıtı simge yaratılmış olmasından kaynaklanıyor. Darwin’in kendisi hristiyan olmasına rağmen zamanla biriken kaygılar kavgaya dönüştü ve içinden çıkılmaz bir tartışmaya girildi. Ah bir de bilim ile inançları karşılaştırmak yerine karıştırmayı becerebilsek…
    Evrim teorisi ile yapılan şey “insan”ın yaratılmasına karşı çıkmak değil. Bilhassa fiziki yapının nasıl geliştiğini açıklayan bir fikir. Bunun içerisinde ne ruh var ne bilinç… Ama kavganın kopuş nedeni “insan” kavramını gökten inen bağımsız bir varlık olarak hayal edenler. Bugün çıkıp İsa Tanrı değildir derseniz nasıl bir itiraz yağmuru ile karşılaşırsanız, Evrim teorisi de benzer bir tepkiye karşı durmakla yükümlü hale geldi. Müslüman cemaat olarak her ne kadar İsa’nın Allah ile eş olmadığını bilsek de, Hristiyanlık içerisindeki bu yobaz eşleştirmenin hatalı olduğuna inansak da, Hristiyanlık hala bunu savunacaktır. Aynı şekilde karşı taraftan bakarsak Evrim teorisine karşı yürütülen kavga da haksız olabilir, ki muhtemelen öyle çünkü bilimsel dayanaklar var. Bilim de aksi ispatlanana kadar son çözümü doğru saymakla yükümlüdür.

    Bu konuda kavga muhtemelen hemen sonlanmayacak olsa da umudum insanların kendi varsayımlarına sunulmuş bilgi gibi körü körüne sarılmamayı öğrenecek olması.

    Kant’ı anmadan da olmaz fakat ayrıntısına girmeyeceğim. Konu felsefi olduğundan özetleme çabasına bulaşmayacağım bile. Yalnızca belirteyim ki kişisel fikir olarak, Kant gelmiş geçmiş en önemli filozoflardan birisidir, felsefeye ve düşünce dünyasına kattıkları da farkında olmadan benim tercih ettiğim yollardan birisi olduğu için de ayrıca saygılarımı ruhuna gönderirim. (Bunu bana farkettiren uzun Efe’ye de ayrıca selam!)

    İyi ki doğdun Ajda Pekkan.