Yazar: ufak oğlan

  • “Kutlamalar” 1: Kaynaşmak (Yerel Yönetimlerin Görevi)

    Geçen haftasonu, Fransa’nın Nis şehrinde 3 hafta kadar süren Mardi Gras (Şişman Salı) etkinliklerinin son iki gününe katıldık. Dünya’nın çeşitli yerlerinde Mardi Gras, Hristiyan geleneği olmaktan zamanla uzaklaşmış, ortak şenliğe dönüşmüş şekilde, genellikle hala tek gün olarak kutlanıyor. Nis ise bu kutlamaları tek gün olmaktan çıkartıp bir karnaval halinde yapan şehirlerden birisi.

    Tamamen kişisel tahminimce, ticari marka oluşturma amacının dışında ayrıca Fransa’nın katı laiklik ilkesi sebebiyle bu karnaval Mardi Gras olarak değil de “Carnaval de Nice”, yani “Nis Karnavalı” ismiyle kutlanıyor. Noel zamanında da asılan süslerde çoğunlukla “iyi bayramlar” deniyordu, ki buradaki bayram sözü kutlama anlamında. Bu sayede Noele özel değil, Noel, Hannukah ve yılbaşını kutlayan herkes için ortak bir kutlama mesajı yapılmış oluyordu. O süsler de yine 3 veya 4 hafta kalmıştı.

    Nis Karnavalı’nın içerisinde 3 değişik geçit yapılıyor. Gündüzleri “Çiçeklerin Savaşı” diye çevirebileceğimiz bol çiçekli geçit sırasında halk meydanlarda ve kutlamalar için kapatılmış ana yollarda toplanıyor, halkın arasından geçit arabaları ve maketleri geçiyor ve ortalıkta çiçekler uçuşuyor. Bir yandan da müzik çalıyor ve eğleniliyor. 2. geçit de gündüz geçen dev maketler. Maketlerin yüksekliği en az 3 veya 4 katlı bir bina kadar. Maketler hareketli ve o yılın temasına uygun olarak her sene farklı olarak hazırlanıyor. 3. geçit de özel ışıklandırma altında aynı maket geçitinin gece yapılan hali. Bu seneki tema “maskaralar kralı”ydı. Değişik ülkelerin kostümleri, değişik kültürlerin maskeleri ve sahne gelenekleri ile tasarlanmış dev maketler ve maketlerin arasındaki bando takımları, dansçılar vb. geçiti süslüyordu. Resimler için karnavalın resmi sitesine bakabilirsiniz.

    Bu girişten sonra tabi ki rahat durmayıp, “gözlemlerimi nasıl Türkiye’ye aktarabilirim” derdimden dolayı fikirlerime geçeyim.

    Karnaval alanında ilk etkilendiğimiz ayrıntı karnaval maketlerinin ve geçitteki kişilerin halkın içinden geçmesiydi. İçinden derken, sözlük anlamıyla içimizden. Maket gelince yana kayıyorduk ve dibimizden geçiyordu. Herkes maketlere dokunabiliyor, geçitteki kostümlü kişilerle resim çektiriyor, konfetileri ve sprey oyuncakları ile geçite musallat olabiliyordu. Hele bir de sprey ip vardı ki, zaten herkes baştan aşağı bu fosforlu iplerle kaplanmış oluyordu 15 dakika içerisinde. Bu ayrıntının önemi ise karnavala “dokunma” imkanını vatandaşa veriyor olması. İnsanların bir yere toplanması, geçiti izlemesi bile bir fayda ve kaynaşma ortamı yaratır elbette, fakat geçitle bir olmak, geçitin parçası olmak insana kendini karnavalın bir parçası olarak hissettiriyor. Stadyumda izlemekle yetindiğimiz bayram kutlamalarını düşününce halkı milli bayramlara katmanın sanırım en uygulanabilir yolu bu.

    İkincil önemli nokta da bu tür kutlamalara gördüğüm kadarıyla yerel yönetimler tarafından verilen önem. Çok da doğru bir hareket. Amerika’ya ağabeyimi ziyarete gittiğim 3 ayda gördüğüm, yerel belediyenin (ki nüfusu çok az olan bir öğrenci kasabasıydı orası) her haftasonu meydanda halka açık ve bedava yaptığı gösteriler, film gösterimleri ve eğlencelerden çok etkilemiştim. Bizde çok az belediye bunu yapıyor. Ben henüz bir tek İzmir’de Foça Belediyesi tarafından düzenli olarak yapılanlara şahit olmuştum.

    Yerel belediyelerin kutlamalarını düşününce aklıma yeni bir açılış için yapılan İbrahim Tatlıses veya Serdar Ortaç konserleri geliyor. Bunlar yine iyi örnekler. Bazı konserlerde adını sanını duymadığım “ünlü”ler bulunuyor. Halk konseri diye insanları bir meydana sıkıştırıp, vitrin mankeni gibi koydukları ünlüleri seyrettiriyorlar. Aslında neler yapılabilecek parayı şarkıcıya verip, insanları kutlamaya “dokundurtmadan”, uzaktan seyrettiriyorlar. Eminim ki eğer doğru düzgün kutlamalar yapılırsa, şarkıcılar sıraya girecektir sahne alabilmek için. Tıpkı eski İzmir Fuarı sahneleri gibi, belirli kutlamalarda sahneye çıkmak sanatçıların hedefi olacaktır.

    Yerel belediyelerin temel görevi yaşanabilirliği sürdürmektir. Yaşanabilirlik tanımını ise her kim yapmışsa bize, yanlış yapmış. Yaşanabilirlik yalnızca bir yerden bir yere gidebilmek, elektrik ve suya kavuşmak değildir. Bunlar zaten temel gereksinimler. İlkokulu hatırlayın: “İnsan, düşünen, sosyal bir hayvandır.” İnsanı hayvanlardan ayıran en büyük özelliğinin temel tanımı bu değil miydi? Yaşanabilirlik tanımında da işte bu kapsamda halkı düşündürecek ve sosyalleştirecek etmenler barınmalıdır.

    Yerel yönetimlerin temel görevleri arasında halkı kaynaştırmak vardır. Değişik insanlar görmeyen kişi kendini “diğerleri” sandığı kişilerden soyutlar. Diğerlerinin aslında kendisiyle ne kadar aynı olduğunu asla farkedemez. Tanımadığı kişilerle aynı ortamda bulunmayan kişi yabanileşir. Yalnızca tanıdığı kişilere güvenmeye, tanımadıklarından çekinmeye başlar. Yine sonucunda birilerinden soyutlanır. Bunlar çok doğal süreçlerdir.

    Aslında insanları kaynaştırmak çok kolay. Tek eksiğimiz, çoğu zaman olduğu gibi, sabır. İnsan hızlı öğrenen, fakat yavaş değişen bir varlık. Değişik tatları, değişik insanları, değişik deneyimleri sunup, sabırla hazmedilmesini beklemek gerekir.

    .

    Muhtemelen devamı için 1 yazı daha gelecek…

  • “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?))

    Yaşadığımız en büyük yanılsamalar inançlarımızla ilgilidir. Çoğu zaman bilgi eksikliğinden vardığımız yanlış yargılarımız, konuya inancımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Çoğu zaman hayal kırıklığı yaşamamak için kabuğumuza çekilişimiz, “diğerleri”nden soyutlayışımız da inançlarımızın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Türkiye şartlarında çoğumuz için “Faiz” de aynen bu doğrultuda yetersiz bilinen, kendi kendimizi “ötekiler” sandığımız ötedekilerden soyutlamamıza yol açan bir kavram.

    Faiz sandığımızın aksine yalnızca müslümanlıkta değil, tüm sami dinlerde, sayısız filozofun dünya görüşünde ve devlet tanımında kötülenmiştir. Örnekleri çok aramaya gerek yok:

    “….Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır….” (Bkz. Kur’an-ı Kerim, Bakara:275)

    “Thou shalt not give him thy money upon interest, nor give him thy victuals for increase.” (Bkz. İncil, Leviticus:37)

    Kabaca çevirisi:

    “Ona paranı faizle verme (insanlara asla faizle para verme), veya yiyecek ve tahıllarını.”

    Benzer örnekler Yahudilik’te (her örneğin değişik yorumları olduğundan burada bir örnek vermiyorum), değişik peygamberlerin hadislerinin yanısıra Plato, Aristo gibi ünlü ilkçağ filozoflarının da sözleri arasında faize ve sonuçlarına karşı uyarılara rastlamak mümkün. Ahlak açısından baktığımızda da tartışmaya, zorlamaya bile gerek yok zaten. Aklın yolu birdir, faiz adaletsiz ve yersiz bir kazançtır.

    Peki ceza olarak ödediğimiz faiz bugünkü haline nasıl geldi? Bankadan “kazanç” olarak aldığımız faizin tam karşılığı nedir? Neden ben parasal düzenin temel 2 sorunundan birisi olarak faizi gösteriyorum? Sırayla bu soruların cevaplarını inceleyelim.

    Faiz bugünkü yaygın tanımıyla, daha doğrusu birinci dereceden canımızı acıtan şekliyle, bankaların bizden fazladan aldığı paradır. Faizin bu kullanım şekli aslında ilk bankacılar tarafından geliştirilmiş bir çeşit “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı” idi. Zamanla bankacıların zarara uğramamak için geliştirdiği bu ödenek sistemin değişmesi ve kağıt para basımı yaygınlaşıp, enflasyon canavarının da halka karışmasıyla bugünkü haline evrimleşti. Bu hikayenin değişik örneklerle anlatıldığı basitleştirilmiş (maalesef İngilizce) bağımsız belgeseller internet üzerinde rahatlıkla bulunabilir (Bkz. En basitlerinden bir örnek).

    Faizin canımızı acıtmayan, aksine içimizi hoş eden şekli de bizim bankaya bir miktar para yatırıp, karşılığında daha fazla para almamızdır. Bu yanılsama da zaten “faiz haramdır” tartışmalarının odak noktasıdır. Acaba gerçekten bankaya bir miktar para yatırdığımızda daha fazla para mı kazanıyoruz? Bu sorunun cevabı basit olsa da uygulamada karşılığı biraz daha karmaşık. Teorik olarak eğer aldığımız faiz, geçen süre içerisindeki enflasyondan* daha fazlaysa, gerçekten bir şeyler kazanmış olmamız gerekir. Tartışmalar da zaten bu konu üzerinde döner. Açıklanan resmi enflasyon faizlerden düşük olduğundan dolayı varsayılır ki bankaya faizle borç ödeyen mağdurların parası bizlere kar olarak dağıtılır. Öncelikle bu yanlış bir bilgidir (Bankalar gerçekten para kazanır, bunun kaynağı da faizler değil, düzenin kendisidir. Bu konuya da bir sonraki, dizinin son yazısında geleceğim.), fakat yine de faizli alacakların da payı oldukça ufak da olsa vardır. Konu dışına çıkmama adına bu tartışmayı başka bir yazıya erteleyerek sıyrılmak istiyorum. Bu durumda mantık olarak ilk çıkış noktasında bankaların bize faiz olarak verdiği varanın bir kısmı bizim paramızın değerini koruması için yapılan artış, bir kısmı da paramızı bankaya emanet edip kullanmasına izin verdiğimiz için bankanın bize ödediği “hizmet bedeli” veya “güvence miktarı”dır. Yani ilk çıkış noktasında iki yönde de faiz birbirinden farksızdır. Burada değinilmesi gereken nokta, herhangi bir şekilde miktarı artmayan, yaygın tabiri ile yastıkaltı yapılmış olan paranın zamanla eriyeceğidir. Yani biz faizli kredi alıp faiz ödemesek bile, oturduğumuz yerde paramızın değerinin azalması ile bir yerlere bir şeyler ödemiş oluyoruz. Enflasyona “gizli vergi” denmesinin sebebi de budur.

    Faiz, düzenin içerisinde herkesin bir yandan alıp diğer yana artırarak geçirdiği bir bela. Merkez Bankası ilk çıkış noktası olarak devlete ve bankalara belli bir faizle para aktarma hakkına sahip. Sıkça duymuşsunuzdur: “Merkez Bankası faiz indirimine gitti”. düzen içerisinde Merkez Bankası paranın asıl dağıtıcısı ve üreticisi olarak faiz indirimine gittiğinde bankaların gözleri parlar. Daha az faizle alabilecekleri paraya heyecanla atlar, piyasaya yeni para katarlar. Dürüst olmak gerekirse bu kadar yalın olmasa da, yapı kabaca bu şekilde işler. Bankalar aldıkları faizli borcun acısını kendi kredilerinde bize biraz da kendilerine kar katarak geçirirler. Bu sırada piyasada artan para miktarı, artan ürün miktarından fazlaysa enflasyon da oluşur, bir tokat da oradan yeriz. İşte o zaman deymeyin keyfimize.

    Dahil olduğumuz parasal düzen, ki hemen belirteyim tüm Dünya dahil değildir bu düzene, çarpık, karmaşık gösterilmeye çalışılan, vatandaşın ve hatta devletlerin değil, bankaların, bankacıların, uluslararası para kuruluşlarının çıkarını en üstte tutan bir düzendir. Faiz, bizim tartışabileceğimiz, enflasyon gibi, krizler gibi, düzenin iğrenç yüzünü saklamak için kullanılan maske parçalarıdır. Bu yapı oldukça işlevseldir. Düzeneğin görünen ve hissedilen ucunda sorgulanacak bir kaç öğe barındığı sürece, sorgulanma sırası asla temele gelmeyecek, düzen toptan sorgulanmayacaktır. Bu düzenekte de faiz temelden bir önceki adım olduğu için, parasal düzenimizin en büyük 2 yanlışından birisidir.

    Parasal düzenin görünen sorunları aslında düzenin yalnızca nispeten ufak sorunlarıdır. Buzdağı gibi, derine indikçe büyüyen bir düzenekle karşı karşıyayız. Denize açılmış, rüzgarın savurduğu yönde masumca ilerliyor, buzdağının görünen kısmı üzerine tartışıp, kendi kendimize onu alt etme hesapları yapıyoruz.

    Halbuki;

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda iki seçeneğimiz vardır: Buzdağının görünmeyen kökünü parçalamak veya fuzuli çırpınışları bırakıp yön değiştirmek.

    Denizde buzdağı ile karşılaştığınızda bir tek ölümcül hata vardır: Buzdağının yalnızca görünen kısmı ile uğraşıp, altında gizlenen dev tarafından batırılmak.

    .

    Kriz, buzdağının görünen kısmıdır.

    Sonu geldi: “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

  • Yeni Adrese Taşındık!

    Hoşgeldiniz. Benim yazarak, sizin okuyarak paylaştıklarımız için, birlikte yeni ve kalıcı bir adrese taşındık.

    Umarım adres akılda kalıcı, araması, bulması ve yazması yeterince kolaydır. Keza eski adrese girenlerin büyük bir kısmının, google’dan ismimi aratarak yazılarıma ulaştığını uzun bir süredir takip ediyordum. Artık böyle dertleri de azaltmış olduğuma inanıyorum (Ayrıca Bkz. yandaki alanlardan e-posta ile abone olma özelliği).

    Yeni adreste elbette ki sayfanın tam hakimiyetimi elime aldığımdan dolayı bazı görsel ve işlevsel değişiklikler, eklemeler ve düzeltmeler yapma imkanına eriştim. Umarım sayfanın bu yeni halini de beğenirsiniz; hem görsel olarak hem de işlevsel olarak. Bu konudaki yorumunuzu da sağdaki alanların en altındaki “Anket” bölümünden paylaşırsanız çok sevinirim.

    Aslında bu yeni adreste ilk yazımı, ısrarla paylaşmak istediğim “Para” yazı dizisinin son 2 yazısını topluca koyarak yapmayı planlıyordum fakat her zaman olduğu gibi hayat bizim planladığımız şekilde değil, ona ayak uydurabildiğimiz şekilde bize imkanlar sunduğundan, son 3 günde yazmaya yeterli vakti ayıramadım. Yazmayı başı boş bırakmış değilim. Yazılar yerine siteler ile uğraşıyordum ama yine de içime oturdu 3 gün yazmamış olmak.

    Yarın’dan itibaren 3 gün yazmamış olmanın acısını “Para” yazı dizisini tamamlayacak 2 yazı ve “Nis Karnavalı” (özünde “Mardi Gras”) ile ilgili bir yazı ile çıkartarak, hızlı bir dönüş yapmayı umuyorum. “Büyük lokma ye, büyük laf etme” sözüne de tekrar saygılarımı gönderip, bu umudumu gerçekleştirene kadar yalın bir şekilde ummakla yetiniyorum.

    Sonuç olarak sayfada birçok yenilik ve değişiklik var. Herhangi bir konudaki yorum ve fikirlerinizi ister buradan yorum yazarak, ister beni şahsen tanıyorsanız e-posta ile göndererek paylaşabilirsiniz. Bilhassa sevinirim.

    Hayırlı olsun.

    .

    Teşekkür Notu:

    Aslında internete yazılarımı koymaya yalnızca kendi özdisiplinimi oturtmak için, düzenli yazmaya tekrar alışmak için başlamıştım. Beklemediğim, ummadığım, henüz hedeflemediğim bir şekilde okunma sayılarımda gözlemlediğim ivme, bu yeni adresi hazırlama fikrini doğurdu. Bu doğumda ben yalnızca “ebe”lik görevimi yerine getirdiğime inanıyorum. Yeni doğan çocuğun asıl ailesi olarak gördüğüm sizlere de özel olarak ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

  • Ben Güzele Güzel Demem, Güzel Kendin Bilmeyince

    Karacoğlan’ın çok meşhur bir sözü vardır: “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca”. İşin en acı yanı, bu sözün bu kadar bilinip de türkünün bilinmemesidir.

    Kabul ediyorum. Bu söz üzerinden sayısız espri yapılabilir. Benim şimdiye kadar en çok güldüğüm espri, sanırım 1995 yılında LeMan (veya o zamanki adı herneyse) dergisinde Met Üst’ün yazdığı haliydi: “Ben güzere güzer demen, güzer Türkçe bilmayinço.” O zamanlar hararetli tartışmalar yapıldığını hatırlıyorum Türkçe’nin korunması üzerine. Tartışmaların, barındırdıkları endişe konusunda haklı olduklarını, Türkçe’nin iyice yamultulmuş, harmanlama numarasıyla seyreltilmiş bugünkü halinden anlayabiliyoruz.

    Bugün lüzumsuz iş yapma kotamı doldurmak üzere Feysbuk’ta gezinirken bir arkadaşımın bir arkadaşının sayfasında bir yorum okudum. İsim veya gereksiz binbir ayrıntıya girmeden bugün okuduğum espriyi paylaşayım: “Ben güzele güzel demem, kafam güzel olmadıkça.”

    Önce çok güldüm. Ardından eskiden beri güldüğüm hali aklıma geldi sözün. Sonra aradaki farkı farkettim. Yıllar geçtikçe esprilerin genel olarak geçirmekte olduğu evrimi hissettim. Küçümsemeden, yok saymadan değişimin gittiği yönü düşündüm.

    Sonra silkindim ve ayıldım. Sözün özüne, kaynağına bakmaya karar verdiğimde, içine girdiğimiz ve muhtemelen uzun süre çıkmak için cebelleşeceğimiz toplumsal yozlaşma, körelme ve seyreltilme sürecinden çıkacağımız günlerin de elbet geleceğini farkettim. Karacoğlan’ın dediği gibi:

    Senin çağın geçer olur
    Bu dünyalar kime kalır
    Tomurcuk gül gazel olur
    Vaktında derilmeyince

    Her şeyin bir vakti olduğu gibi, başımıza gelen her musibetin de en az bir nasihatı ve nimeti olduğuna inandığımdan, bu türkünün tamamını paylaşmak, hayatımıza giren seyreltici tohumları, karşı hamle olarak Karacoğlan ile seyreltmek istedim.

    Karacoğlan der ki:

    Ben güzele güzel demem
    Güzel benim olmayınca
    Muhannetin kahrın çekmem
    Gel deyip de gelmeyince

    Gelirim amma döğerler
    Bizi bu ilden kovarlar
    Güzel olanı severler
    Ben ölürüm görmeyince

    Var ol yörü var ol yörü
    Kara bağrın yere sürü
    Döğün döğün ağla bari
    Benim gönlüm olmayınca

    Senin çağın geçer olur
    Bu dünyalar kime kalır
    Tomurcuk gül gazel olur
    Vaktında derilmeyince

    Karac’oğlan sözün haktır
    Düşmanın dostundan çoktur
    Bizimçin ayrılık yoktur
    Ya sen ya ben ölmeyince

  • Ümüğümüzü Teslim Etmiyoruz

    Başbakan’ın haftalar önce yaptığı “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” açıklamasının ardından çok espri yapılmıştı. Yapılan esprilerin en başında, IMF ile yapılan herhangi bir anlaşma sonucunda uzun vadede her hâlükârda ümüğümüzün sıkılmış olacak olması geliyordu. Bu sebeple bu söylem kendi içinde çelişen fakat yine de bizleri tam anlamıyla gaza getiren bir söylemdi.

    Şu anda ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir tartışma sırasında birisi AKP yönetim kadrosunun sadece iktisatçılar ve tüccarlardan oluştuğundan dolayı bütün ekonomik yatırım ve geliştirmelerin bu yönde yapılmasının normal olduğunu söylemişti. Fikre göre; AKP kadrolarında sanayiciler, üreticiler veya akademisyenler olmadığı için, temel adımların hep ekonomik paketler ve batı ekonomisinin Türkiye’deki uygulamasının genişletilmesi yönünde olması aslında beklenen bir sonuç olmalıymış. Zaman geçtikçe bu tespitin ne kadar yerinde olduğunu görüyoruz. Bunun geçmişteki en güzel örneği de DSİ kökenli Demirel’in barajlarıyla ünlenmesini hatırlatabilirim.

    AKP yönetimi barındırdığı iktisatçı/tüccar genleri dolayısıyla bu işi oldukça iyi, hatta bazen aşırıya kaçacak şekilde (Bkz. özelleştirmeler) yaptı. Üretimde artışın yetersiz olması, tarımın gerileme sürecine girmesi de bu kadro yapısının olağan yan etkileri sanırım.

    Kadroların dışında bakarsak da Başbakan’ın kendisi ve çevresi yerel yönetimler konusunda bilgili ve tecrübeli. Şahsi fikrimce AKP’nin en büyük başarısı yerel birimlere hakettiği önemi vermeleri. Tepeden inme bir şeyin olmayacağı gerçeğini çoktan farketmiş olmaları. İşte bu sebepledir ki IMF’ye ümüğü sıktırıp sıktırmama konusunda bir çelişki yaşanmış.

    Haber İçin Tıklayın

    Bana göre günün açıklaması bu haberde gizli. Başbakan 3 şart üzerinde anlaşılamadığı için ümüğümüzü IMF’ye teslim etmeme yoluna gitmiş. Bu şartların hiçbirisi de katıksız iktisadi şartlar değil.

    Bu açıklamada kesinlikle Tayyip Erdoğan’ı haklı buluyorum. Eğer ısrarla bu söylediklerinin arkasında durmayı başarabilirse sonunda IMF’ye ümüğümüzü elden teslim etmemiş olacağız. Bu gidişle illa ki bir gün sıktıracağız, ama en azından ümük hala bizim ümüğümüz olarak kalmış olacak.

    Haberde bahsi geçen 3 zor şart hakkında şunları söyleyebilirim:

    Gelir iradesinin özerk olması liberalleri çok sevindirecek fakat bizim şartlarımız için tehlikeleri olan bir öneri. Ayrıntısına girmeye gerek yok, Başbakan zaten doğru yorumlamış.

    “Nereden Buldun” sorusu ise teoride harika bir düzeltme olsa da birincisi AKP politikalarına çelişen, sermayeyi ürkütecek bir hamle. Henüz şartlar uygun görünmüyor (şu anki politikalar gereği). Ayrıca AKP’ye  yakın yatırımcılarının ve özellikle kayıt dışı ekonominin en büyük gücü olan cemaatlerin de kayıt altına girmesini sağlayabilecek bu düzeltmenin AKP tarafından yapılmayacağını ben zaten sorsanız söylerdim. Şahsen vergi yapısının kökten değişmesi yanlısı birisi olarak bu öneri zaten benim için “ha var ha yok” kapsamında kaldığından es geçiyorum.

    Yerel yönetimlerin gelirlerinin kendi yerel halkları tarafından karşılanması fikri hakkında da biraz kafa patlatırsak şu sonuca varırız: Yerel yönetimlerin liberalleşmesi anlamını taşıyan bu yapı, fakir illeri geriye, zengin illeri ileriye taşıyacaktır. Dünya ekonomik düzeninin en büyük yan etkisi olan bu uçurumun büyümesi sonucunda hiçkimse bir kazanç elde etmez, edemez. Özellikle Türkiye gibi iller arasında ve köy-kent karşılaştırmasında uçurum barındıran bir yapı içerisinde bu yaklaşımdan külliyen uzak durmak gerekir.

    “Yiğidi öldür, hakkını yeme” demiş atalarımız. Başbakan’ın bahsi geçen itirazları haklı. Bahsi geçmeyen tavizleri bilemediğimiz için o kısmını yorumsuz bırakıyorum.