Yazar: ufak oğlan

  • Uzaktan Bakarak, Günün Yorumu

    2 haberi ve bir yazıyı önem sırasına göre yorumlamak istiyorum.

    1. Sonunda gerçek hızlı trene kavuştuk (Haber için tıklayın)

    Sürekli “hızlı” olduğu iddia edilen ve en az 20 sene öncesinin teknolojisiyle yapılan tren yolları ve trenlerle yıllarca kandırıldıktan sonra sonunda Dünya standartlarındaki ilk hızlı trenimize kavuştuk. Dünya’da “hızlı” tren olmak için saatte en az 200km hızla gidiyor olmak gerekiyor. Bizimkisinin 230km’ye çıkabiliyor olması aslında oldukça vasat da olsa yine de gerçek bir hızlı tren. Bana göre Türkiye’nin ikinci en önemli ihtiyacı demiryolları gelişimi. Ekonomik büyüme, Avrupa Birliği, sözde demokrasi… Bunlar aslında bence ikincil ihtiyaçlar. Bu kadar önemli bir ihtiyacın anca geliştirilmeye başlanması elbette ki siyasi yönetim yanlışıdır fakat onların da kendilerince belirli kaygılarından dolayı bu gecikmenin olmuş olması normal. En azından iyimserim bu konuda.

    Geç de olsa hızlı tren atağına başlanmış olması iyi bir işaret. Umarım bu gelişmeler yalnızca 230km/saat hızla giden vasat hızlı trenlerle ve yalnızca şehirlerarası ulaşımda kalmaz, tüm şehirlere ve şehir merkezlerine, Dünya standartlarını zorlayacak örneklerle yayılır.

    Darısı, bana göre en önemli ihtiyacımız olan, tarımsal gelişimin başına…

    .

    2. Zaman sustu sustu, yetkinliği olmayan bir “yorum”u manşete taşıdı… (Yorum yazısı için tıklayın)

    2 gündür ısrarla Zaman gazetesinde çıkacak Tubitak-Darwin tartışmasının haberini bekliyorum. Günde en az 3 defa girip haberi nasıl vereceklerini merak ederek siteyi dolaşıyorum… 2 gündür ne haberden ne de konudan bahsetmeyen Zaman internet sitesinde bir “profesör” yorumu yayınlanmış. Şahsen haberi “Zaman” gözüyle görmek isterdim ve anlayışla karşılardım fakat haberini yapmadıkları bir şeyi eleştirmeyi, o konuda bilimsel anlamda yetkinliği olmayan bir eğitim bölümü profesörünün mektubuna bırakmayı bir gazeteye yakıştıramadım. Muhtemelen Zaman kendi tarafını alenen ve resmen belli etmemek için yine bir sözde uzmanın mektubunun arkasına saklanmış.

    Yazıya değinmeyeceğim. Yalnızca bu yazının altında aramamız ve bulmamız gereken anlama değineceğim. Öncelikle “Evrim teorisi” veya “Evrim kuramı” adı üzerinde halen ispatlanmamış fakat çoğu bilimadamı tarafından mantıklı ve olası bulunan bir fikir. Evet, evrim henüz tam olarak ispatlanmadı. Buna sebeple tüm Dünya’da “gerçek” bilimadamları halen bu konuyu araştırmaya devam etmekte. Yapılmış bu yorum ise evrimin kendisi gibi ispatlanamaz önerilerle dolu. Bunu tartışmak, gereksiz yere kitleleri kışkırtmaktan başka bir yere bizi götürmez.

    Hepsini bir yana bırakalım, bu yorumu yazan “profesör” de aslen bir biyoloji veya genetik profesörü değil, biyoloji eğitimi profesörü (halk arasındaki adıyla lise biyoloji öğretmenliği bölümü profesörü). Herkesin hakkını vermek gerekir. Bir konu üzerinde çok okunup çok araştırma yapılabilir, benim de yapmaya çalıştığım gibi. Bir konu üzerinde fikir yürütülebilir. Herşey yapıldıktan sonra son noktaya gelindiğinde, tüm yorumların ve fikirlerin ardından geçerli bilimsel gerçekler ise ancak bilimadamlarının bilimsel çalışmaları sonucunda ortaya çıkar.

    Bugün itibariyle ne “Evrim vardır” demek ne de “evrim yoktur” demek bilimselliğe sığmaz. Dolayısıyla bu tür tartışmalar ve yorumlar ancak “Fenerbahçe mi daha büyük Galatasaray mı?” sorusu kadar anlam ifade eder…

    Burada önemli olan nokta yine de evrimin olup olmaması değil, Zaman’ın gazete olarak ne haberi ne de Tubitak’ın resmi açıklamasını manşetten vermemiş olmasına rağmen bir “yorum”u tutup manşete yerleştirmesidir. Bu da tarafsız yayın anlayışına uymaz. Tarafsız yayında haber içeriklerine eşit önem verilmelidir. Tarafsız habercilikte bir haberin eleştirisi, haberin kendisinden daha öne çıkartılamaz, tersi durumda da eleştiriler saklanamaz.

    .

    3. 40 Hadis Ezberleyene 100 TL Yarışması (Haber için tıklayın)

    Her ne kadar bu konuda tahminimce bir sürü tartışma yapılacak olsa da bana göre hepsi yersizdir. Resmi kayıtlara göre %99’u müslüman olan bir ülkede Hz. Muhammed’in doğumu ile ilgili bir haftanın kutlanması kadar doğal bir yaklaşım olamaz. Yine de bunun elbette ki adaletli bir şekilde yürütülmesi ve yansıtılması ilk koşul olmalı.

    Çocuklara hadisleri ezberletici bir yarışma elbet olabilir, fakat bBana sorarsanız hadis ezberletmek yerine bir hadisi ele alıp bir kompozisyon yazdırıp kompozisyon yarışması yapmak daha uygun olurdu, fakat yine de henüz bu yetkiye sahip olmadığımdan bunu yalnızca bu yazıyı okuyanlarla paylaşabilirim. Ezberciliğe karşı, edebiyatı destekleyici bir yaklaşım, daha yapıcı olurdu.

    Bu haberdeki yanlış ne “Kutlu Doğum Haftası” kavramı, ne de çocuklara hadis ezberletilmesi durumu. Haberdeki yanlış, “Laiklik” ilkesi ile ne kadar çakıştığını yargının daha iyi bileceği üzere, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yarışmayı duyurmuş olması. Ramazan Bayramı ile ilgili yarışma olsa duyuracaklar, Noel yarışması yapılırsa duyurmayacaklarsa bu laikliğe uymaz. Laiklik tüm dinlere eşit yakınlık göstermektir… Dolayısıyla ya hiç bulaşmayacak, ya da hepsine eşit yakınlıkta olacaksınız. Bu durumda Milli Eğitim Bakanlığı kendi kendine diğer dini bayramları ilgilendiren yarışmaları da duyurma görevini üstlenmelidir. Haydi buradan yak…

    Bir diğer yanlış da “yarışma” adı altında bu işin bir çeşit sömürüye uygun hale getirilmiş olması. Benim bildiğim yarışmada kazananlara ödül verilir. Bir kompozisyon yarışmasında her kompozisyon yazana ödül verilmesi ne kadar anlamsız ise, bu “yarışmada” da her 40 hadis ezberleyene para verilmesi anlamsız oluyor. Bu şekilde tasarlayarak, bu kriz döneminde, gerçekten belirli bir suistimali işe dahil etmiş oldukları ortaya çıkıyor. Bu yanlışın tekrarlanmaması ummaktan başka yapabileceğim bir şey de yok.

  • Tübitak’a Özür ve Düne Düzeltme

    Dün, hakkını verelim çok ilgi çekici bir haber üzerine, yazdığım yazı hakkında özür ve tekzibi Tübitak’a ve okuyan herkese borç bilirim. Aslında ileride ayrıntılı araştırma ve bilgilere ulaştıktan sonra ayrı ayrı diziler halinde ayrıntısına değinmek isediğim konulara da kendimi tutamayarak bulaştığım yazıda Tübitak’ın “Bilim ve Teknik” dergisinin kapağının değiştirilmesi olayına değinmiştim. Ülke çapında büyük yankı uyandıran, ki aslında daha bile büyük tepki çekmiş olmasını beklerdim, bu olaya ben de ufak bir önyargıyla sabırsızca tepki göstermiş bulundum. Özür dilerim.

    Öncelikle herhangi bir yorumdan önce cevap hakkının verilmiş olması gerekirdi. Bu da Tübitak’ın konu ile ilgili açıklaması anlamına geliyor. Yani Tübitak resmi bir açıklamada bulunmadan benim tepkimi kesin bir dille belirtmiş olmam yanlıştı. En azından olasılıklar üzerine yorum yapmam gerekirdi.

    Bu yazımda doğrusunu yaparak, Tübitak’ın resmi açıklamasının (resmi açıklama olduğundan dolayı) doğruları yansıttığını kabul edip konu üzerinde çıkan tartışmaların aslında yersiz olabileceğini kabul ediyorum. EĞER, olaylar gerçekten Tübitak’ın açıklamasındaki şekilde gelişmişse, durum tamamen yazı işleri müdürü Dr. Atakuman’ın hatası olmuş oluyor. Yapılan resmi açıklamadan çıkabilecek 2 sonuç var:

    • Ya Dr. Atakuman duygusallıkla yetkiyi aşıp konuyu dergiye ekledi (ki bu yalnızca işinde başarısız olması anlamına gelir, bizi ilgilendirmez)
    • Ya da Dr. Atakuman kasıtlı olarak bu konuyu gündeme taşıma amacıyla olmayan yangını başlatıp, körükle gelineceğini bilerek sessiz kaldı (ki burada gerçekten bizi ilgilendiren bir sorun var demektir).

    Dün yaptığım hataya düşmeyerek kimseyi tekrar itham altında bırakmak istemiyorum fakat Tübitak, devletin resmi bilim merkezi ve söz hakkına sahip kurumu olduğundan dolayı burada bizim muhatap almamız gereken açıklamayı ancak yapmıştır. Dolayısıyla artık varsayımsal “komplo teorilerini” bırakıp işimize dönebiliriz.

    Eğer Tubitak açıklaması düzmece veya yanlış ise zaten Darwin veya bilimde kadrolaşmadan önce resmi açıklamaların güvenilirliği gibi daha önemli konuları tartışmamız gerekir.

    Bu bakış açısıyla dünkü eleştirilerim için özür diliyorum. Evrim ve “Büyük Kurt” ile ilgili daha ayrıntılı yazıları denkleştireceğim dizilerde buluşmayı umarak vatanımdan güzel haberleri beklemeye koyuluyorum.

  • Evrim “Aldatmacası” ile Kendi Kuyumuzu Kazmak

    Dün akşam Türkiye haberlerini gözden geçirirken geçenlerde Amerika ile dalga geçtiğimiz bir konunun Türkiye’de de manşetlik bir olay yarattığını gördüm. Tübitak’ın yayınladığı Türkiye’nin resmi anlaşılır bilim dergisi “Bilim ve Teknik”, son sayısını gecikmeli çıkartacakmış. Üst kurul (yönetim kurulu) tarafından derginin tasarlanan kapak konusu ve içeriğindeki yazıları çıkartılmış, genel yayın yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman da görevinden alınmış.

    Bu olay dizisinde birden fazla önemli hata bulunuyor.

    1. Dünya Darwin yılı olarak uluslararası alanda kutlanan bu yılda, Darwin’in 200. doğum gününe gelen Mart ayında bu kapağın kullanılması çok normal. Teoriyi bir kenara bırakalım, Darwin, Einstein (Aynştayn) fizik biliminde ne ise, Biyoloji biliminde odur. Dolayısıyla yaşamış en büyük biyolog için bir bilim dergisine defalarca kapak olmak oldukça normal karşılanmalıdır.
    2. Kapak konusu olmaktan çıkartılmanın yanısıra, dergi içerisindeki 15 sayfalık içeriğin de çıkartılması ile konunun kasten sansürlendiği hissi verilmiş oldu. Muhtemelen de aynen öyle oldu, fakat Tübitak ve “Bilim ve Teknik” tarihinde daha önce bu şekilde bir üst kurul sansürü yaşanmamış olması da cabası. Bu durumda Tübitak atamaları ve bilimsel altyapımızda de yapılıyor olması muhtemel kadrolaşma (hatta Darwin karşıtlığından anlaşılacağı üzere bilimsellikten uzak bir kardolaşma) olması ihtimali çok yüksek.
    3. Bilime ve bilimsel yaklaşıma saygısızlık. Evrim kuramı ister doğru ister yanlış olsun, Darwin ve kuramları ortaçağ Newton fizik yasaları, günümüz Einstein (Aynştayn) kuramları gibi bilimsel kabul görmüş fikirlerdir. Bilimde aksi ispatlanana kadar doğruluğu kabul edilen bu tür kuramlar bilimsel yaklaşımın temelini oluşturur. Darwin de bir çok eski kuramı çürüterek ulaştığı kuramlarında bugünün “bilimsel doğru”sunu yaratmıştır. Buna saygı göstermek her bilim insanının ve aklın ilk görevidir. Ardından ikinci adım olarak istendiği kadar eleştiri ve şüpheye yönelinebilir. Bilim adım adım ilerler. Önceki kuramları saygıyla karşılamadan bir diğerine, ve en nihayetinde de doğruya, ulaşılamaz.
    4. Darwin’in çalışmaları ve ona bağlı olarak “Evrim” kuramının karşısında olmayı tercih eden kesimlerin bilgi eksikleri olması en zayıf yönleri. Bu kişiler evrim kuramına en kutsal ve iyi niyetle bile itiraz ediyor olsalar bile, dayanakları bilgi değil, kulaktan dolma söylentiler ve hikayeler olduğundan dolayı iddiaları yetersiz ve yerine göre adaletsiz kalır.

    .

    Dünya’da evrim karşıtlığı genellikle yobaz Hristiyanlar tarafından yürütülse de Türkiye’de genellikle yobaz olmayan, saf ve iyi niyetli, fakat yeterince bilgi edinememiş dinibütün veya “milliyetçi” kişiler tarafından sürdürülür. Bu gözle iki tarafı da ele alırsak:

    • Darwin’in Hristiyan olması ve aslen Tanrı inancı olan bir bilimadamı olmasını bir yana bırakalım, evrim kuramının Allah’ı bizim önceden kestirdiğimizden ne kadar daha yücelttiğini farketmemek yalnızca gaflet olur. Kadere inanan bizler için, herşeyi yaratan ve bilen yüce Allah’ın en başından hayvanların ve insan vücudunun gelişimini tasarlayamamış olması mümkün değildir. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen, önce vücudun yaratılıp sonra ona ruh eklenmesi olayı da evrim değildir de nedir? Evrim, bu süreçte oluşan vücut olamaz mı? Bilimde de tesadüf yoktur, Allah katında da. Bilim tüm Dünya’da aslında Tanrı’nın büyüklüğünü gözler önüne seren tek kurumdur. Sırf bu sebeple bile bilimin özünü keşfetmeden yürütülen bilim-din karşılaştırması yobazlıktan ve cehaletten öteye geçemez. Sırf bu yüzden yüzyıllardır, bilimadamları ile yobazlar karşı karşıya gelip hem bilimin hem de dinin lekelenmesine sebep olmuştur.
    • Türk milliyetçiliğinin temel taşlarından olan “kurt” simgesi hakkında büyük Türk mitolojisini bilmeyen masum genç milliyetçi akım, bahsi geçen “kurt”u dağlarda gezen 4 ayaklı hayvan olan kurt zanneder. Halbuki bilmezler ki evrende Dünya’dan takip edilen en büyük takım yıldızlardan birisi (ki tüm mitolojilerde en önemli yıldızlardan sayılan Sirius çiftini ve bu çiftteki yine “kurt” sıfatlı Sirius-B yıldızını da içerir) “Büyük Kurt Başı” şeklindedir ve binyıllardır bu sıfatıyla bilinir. Milliyetçilerin evrim karşıtı duruşunda Türklerin maymundan değil fiziksel olarak kurttan geldiğini savunmak hem bu açıdan bilgisizlik hem de dünyada gelmiş geçmiş en büyük kültürlerden olan Türk kültürünü ve büyük Türk Mitolojisini küçültmek olur. Bu konuda da kendi saygınlığımızı bilgisizliklerimizle kazara örtme çabalarımız elbet çok yakında günışığına çıkacaktır. Türk mitolojisi de Antik Yunan, Çin, Eski Mısır, çeşitli eski Güney Amerika  kültürlerindeki gibi sahip olması gereken saygınlığa ve yol gösterici konuma ulaşacaktır.

    Bir konuda fikir belirtmeden önce duygularımıza değil, tek kaynak olması gereken gerçeğe, yani bilgiye güvenmeyi en kısa zamanda öğrenmemiz dileğimle, herkese selamımı aşağıdaki 3 alıntı ile gönderiyorum.

    .

    “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir (bilgidir), fendir (bilimdir). İlim (bilgi) ve fennin (bilimin) haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.” – M. K. Atatürk (Kaynak: vikisöz)

    .

    “İlim (bilgi) bir hazinedir; anahtarı sormaktır. Allah size rahmet etsin, sorun; çünkü sormakla dört kimse mükâfat alır: Soran, cevap veren, dinleyen ve onları seven”. – Hz.Muhammed (Kaynak: vikisöz)

    .

    “Sana ilim (bilgi) geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım. Sonra gönülden dua edelim de, Allah’ın lanetini (aramızdan) yalan söyleyenlerin üstüne atalım.” – Kur’an-ı Kerim, Ali İmran:61 (Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)

    .

    not: “ilim”, Arapça’da ilm (bilmek) kökünden gelir, bilgi anlamındadır.

  • “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    (Önceki yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2 : İstikrar ve Asli Önemi / “Para 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?) / “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce))

    Para kazanmanın bana göre adil olan tek yolu vardır: Üretim.

    Siz ne üretiyorsunuz? Mal? Hizmet? Sanat?

    Sıkça duyduğumuz bir terimi hatırlayın: “paradan para kazanmak”. Genelde borsa, döviz veya benzeri yatırımlar üzerinden kar etme sürecine takılan sıfattır. Kelimelerin anlamını incelediğimizde bir anlamı yok gibi gelebilir ilk bakışta. Sonuçta kafaları kurcalayan soru aynıdır: “Bu paradan para kazananlar, ne üretiyorlar ki?”

    Paradan para kazananlar, yatırımlar yoluyla kar etmenin yanısıra duruma göre bir de bankalar aracılığı ile para üretirler. Bankalar da bu düzenin kaymak tabakası olarak bu fedakarlığı üstlenir. Kalpazanların yasadışı yollarla yapıp, hapse atılmasını sağlayan eylemi, bankalar kağıt üzerinde uygular, yasalar tarafından korunurlar. Bunlar bir yana dursun, zaten hatırlarsanız “para” dediğimiz şey de aslen bir değere karşılık gelmiyordu ve yalnızca bir “yasal ödeme” belgesiydi (Bkz. Para Nedir?).

    Kalpazanların yaptığı iş temel olarak, sahip olmadıkları parayı varmış gibi göstererek vatandaşa vermektir. Bu tanım içerisinde elimize kalemi alıp “Kalpazan” kelimesinin üzerini çizip, yerine “Banka” yazarsak da tanımda hiçbir yanlışlık olmaz. Bankalar farklı olarak, parayı fiziksel olarak “basarak” değil, “üreterek”(!) yapar. Kalpazanlık ve bankaların günümüzde geçerli olan kredi sistemi arasındaki temel fark da bankaların yasalar tarafından desteklenmesidir.

    Bankalar nasıl para “üretir”? Parayı nasıl olur da yoktan var ederler? Cevabını parasal yapının aynen alındığı Amerika’dan bir espriyle verebiliriz: “Because they can…” (“Çünkü yapabilirler…”)

    Yasal olarak, bankalar kredi verirken, olmayan parayı kredi olarak verme hakkı vardır. Burada düzen öylesine basit bir mantıksızlık üzerine kurulmuştur ki, bu basitlik, mantıklı düşünen, ekonomiyi gözünde büyüten beyinlerimizi ilk anda kilitler!

    Temelini Amerika’daki “Modern Money Mechanics“ten alan bu yapı bizde de aynen 5411 sayılı Bankacılık Kanunu ile oluşturulmuştur. Bankacılık Kanunu Madde 54’te verilen hak ile bankalar özkaynaklarının 8 katını aşmayacak şekilde kredi verebilirler. Yani ben bir banka olsaydım, cebimde, evimde, kasamda toplam 100 Lira olsa bile, birilerine toplam 800 Lira borç dağıtma hakkına sahip olurdum!

    Bankaların imdadına yetişen sayısız yöntem var. Bu krediler elbette ki para olarak verilmiyor. Teminat mektubu, bono, hesaba aktarma (tamamen bilgisayar üzerinde kalan sanal rakamsal para) gibi çeşitli şekillerde bankalar bu varolmayan parayı sanal olarak verebiliyor.

    Benzer bir sistem başka herhangi bir yapıda işleyemez. Bir fırın 100 ekmek pişirip 800 ekmek satamaz. Bir fabrika 100 araba üretip 800 araba satamaz. Öylesine şaşırtıcı parlaklıkta geliştirilmiş bir tuzaktır ki bankacılık sistemi…  Yalnızca Tanrı’da olması beklenen özelliği yüzsüzce üstüne almaya girişmiştir bu düzeneği geliştiren ilk büyük uluslararası bankacılar.

    Bugünkü düzende istediğimiz kadar kendi kendimize tartışaduralım. Kriz, faiz, büyüme, istikrar, enflasyon… Ne olursa olsun kazanan her zaman yalnızca tek taraf olacaktır.

    .

    5 yazıdır anlatmaya çalıştığım temel noktaları birer cümleyle özetleyecek olursak:

    1. Para aslen değer ifade etmez çünkü sürekli artar, gerçek değeri göreceli ve sanaldır.
    2. Düzenin en büyük amacı istikrarlı büyümedir. Bu koşulda, şu anki yapı dahilinde istikrarlı enflasyon kaçınılmazdır.
    3. Asıl canavar enflasyon değildir, düzenin kendisi ve temelindeki yapıdır.
    4. Faiz, düzenin ortadan kaldırılması gereken en büyük adaletsizliğidir ancak onun da gizlediği daha önemli bir yanlışlar vardır.
    5. Düzen, bankalar için işler, bankalarla işler. Düzen insanlara değil, insanlar düzene çalışır.

    Köleliğin yüzyıllar boyunca evrimleşen yapısından tamamen kurtulmak için, mevcut iktisadi düzenin temelden değişmesi veya toptan kaldırılması insanlığın geleceği için kaçınılmaz bir ihtiyaç.

    Dünya’yı saran bu ekonomik gribin tedavi edilmesi, kurtuluşun ve gerçek adaletin sağlanması için ilk adımlardan birisi olmalı. Gribin her kış yaptığı gibi, her krizde şekil değiştiren fakat varlığını aynen sürdüren bir virüs… Aynen grip gibi, küçümsendiğinde ölümcül sonuçları olabilen bir hastalık… Her şeye rağmen gripten farklı olarak, insan beyniyle yaratılmış ve yine insan beyniyle yok edilebilecek bir hastalıktan giriş aşamasında bahsettim 5 yazıda.

    Umarım üzerinde düşündürebilmişimdir.

    .

    “Permit me to issue and control the money of a nation, and I care not who makes its laws.”

    – Mayer Amschel Rothschild, International Banker

    Çevirisi:

    “Bana bir ulusun parasını kontrol etme yetkisini verin, yasalarını kimin yaptığını önemsemem.”

    – Mayer Amschel Rothschild, Uluslararası Bankacı

    .

    “The modern banking system manufactures money out of nothing.”

    – Sir Josiah Stamp Director, Bank of England 1928-1941

    Çevirisi:

    “Çağdaş bankacılık sistemi parayı yoktan üretir.”

    – Sir Josiah Stamp Director, İngiltere Merkez Bankası 1928-1941

  • Bilgisayarı Kullanırken Delikanlı Olmak

    İnternette bir şeyler araştırırken karşıma çıkan komik bir yazıyı hemen paylaşmak istedim. Normal şartlarda yapmadığım bu davranış, yeni nesil “erkeklik” lugatının ilk örneklerinden olduğu için ilgimi çekti. Bütün yazıyı olmasa da kendi seçtiğim örneklerle ve eklediğim ufak notlarla yeni nesil “Erkek Adam” tanımı:

    Erkek Adam Bilgisayarı Nasıl Kullanır?

    • Silmek istediği bir dosyayı Shift+Del kombinasyonu ile siler, geri dönüşüm kutusu kullanmaz, tükürdüğünü yalamaz.
    • IP’sini gizlemez. Yiğidin malı meydandadır!
    • Bir hata olduğunda hata raporu göndermez, ispiyonculuk yapmaz, hoşgörülüdür.
    • Yazılımların yardım menülerini kullanmaz.
    • Renkli, cicili bicili bilgisayar kullanmaz.
    • İnternette sörf yapmaz, olsa olsa tavla oynar.
    • Virus programı ve türevlerini kullanmaz. Gerekirse format basar. Sildi mi bir kalemde siler.
    • Dizüstü bilgisayarın dokunmatik faresini kullanmaz, normal fare takar.
    • Işıklı-janjanlı kasa kullanmaz.
    • Ekran koruyucu kullanmaz.
    • Evine markalı bilgisayar almaz, kendi bilgisayarını kendi toplar.
    • Bilgisayar ayarlarını kurcalamaktan kaçınmaz. Gerekirse bozar ama yine de kurcalar. (Eski musluk tamiri alışkanlığı)
    • Hızlı yazayım derken yaptığı yazım yanlışlarını silmekle uğraşmaz, hemen basıp gönderir. (“Hatamla sev beni”)
    • Sabit diskten, fandan, işlemcidendan çıkan seslerle huzur bulur. (Bkz. araba ve motorsikletlerde güçlü egzos sesinden duyulan haz)
    • Fedakar olur, yaz sıcağında kendisi boncuk boncuk terlese bile vantilatörü kasadan içeri doğru tutar. Yeni fan almaya para çarçur etmez.
    • “Parolamı Hatırla” asla demez, tüm şifrelerini hatırlar, hepsi de farklıdır.
    • My Pictures veya My Music klasörlerini kullanmaz, aksine siler.
    • Tıklamaz, “basar”.
    • Pencereleri ve bilgisayarı fareyle kapatmaz, Alt+F4 kullanır.
    • Renkli, cicili bicili Windows Media Player arayüzü yerine, siyah arayüzlü Winamp kullanır.
    • Uzaktan yardım kullanmaz, hatalı bilgisayar nerdeyse oraya gider.
    • Beta program kullanmaz.
    • Optik sürücüyü asla tuşuyla kapatmaz, eliyle iter.

      (Bu yazının asıl kaynağı http://ShiftDelete.Net olarak gösteriliyor birçok kaynakta. Ben kaynağında yazıyı bulamadım fakat haklarını yememek adına buraya yine de yazmayı uygun buldum.)

      Bu tanımlara katılmakla birlikte, değişen devirde “erkek” adam tanımının temelinde aslında ne kadar aynı kaldığını da bu örneklerden görebiliyoruz. Bunları bu arada şaka olarak algılayanlar olabilir, yanılmasınlar. Ben de şahsen bu listedeki maddelerin en az %70’ini bilhassa uyguluyorum 🙂