Yazar: ufak oğlan

  • Ateist – Yobaz Karşılaşması

    Binyıllardır süregelen savaşlarımızın ne kadarı din bağlantılı olarak bize gösterildi hiç düşündünüz mü? Eğer bunu düşündüyseniz, bu savaşların ne kadarı gerçekten din uğruna yapıldı hiç okudunuz mu? Özellikle asırlardır insanlar ne kadar kandırıldı hiç farkettiniz mi? Bırakın değişik dinleri, aynı dinin içinden çıkan alt birimler bile hakimiyet kaygıları içinde birbirine sayısız kere düşürülerek savaşlara yönlendirilmedi mi? En büyük savaşlar hep “din” kaygısıyla ateşlenmedi mi? Bardağı taşıran son damla hep “din” diye gösterilip bahanelerin tükendiği anda hakimiyet kaygıları savaşa dönüşmedi mi?

    Bütün bu soruların ardından tarih boyunca bazı insanların “din” kurumuyla, hangi din olursa olsun bölgesindeki tutarsız ve çoğu zaman mantıksız dini uygulamalar ve baskılar sonucunda yavaş yavaş “din” karşıtı olduğunu yadsıyamayız. Yüzyılları kapsayan bu “kurumsal din” karşıtı hareketin büyümesinden dolayı ne yobazların yaptığı gibi “şeytan” suçlanmalı, ne de dinsizlerin yaptığı gibi dinin kendisi kötülenmeli. Tarih boyunca dini kurumların kendine münhasır bir yaşam ve hakimiyet mücadelesi içinde toplumları kullandığı, kandırdığı alenen bilinen bir gerçek. Tarih boyunca sırf bu kurumlara karşı olma yolunda topyekün “inanç” karşıtı olma yoluna sapanların sayısı da azımsanmayacak seviyede. İşte tam da bu süreç aralıksız, ve hatta büyüyerek, ilerlemesini sürdürürken artık gün geliyor ki, ufak bir dini kurum haline gelen ateizm ile diğer dini kurumlar arasındaki çatışmanın geleceğe şekil vereceği kendini belli ediyor.

    Bugün yalnızca İngiltede’den gelen bir haber (Haber için tıklayın), aslında onyıllardır Dünya’da yayılan “kurumsallaşmış din”lere karşı biriken hareketin de kendi içinde kurumsallaşmışlığının bir işareti. Acaba ne demeye çalıştım bu uzun cümlede? Kafamdaki yumağı açmaya çalışıp ortalığı iyice karıştırmadan hemen belirtmek istediğim bir şey daha var. Biliyorum ki ateistlerin asıl kavgası inananlar ile değil, yobazlar ile.

    Bazıları hemen bu haberi okur okumaz dehşete kapılıp “tü tü kafirlere bak” diyecektir. Bir yandan en azından azıcık okumuş “ılımlı” bir grup, Kur’an’da onların da yeri olduğundan bahsedecek, inançsızlıklarından dolayı onlar için üzülecektir. Bir başka kesim ateistlere hak verecek “cehalete karşı harekete geçmenin vakti gelmişti” diye düşünerek, tüm Dünya’yı sarmış olan, inananıyla ve inançsızıyla herkesin içinde alet olduğu, dinin özünü bilmeme durumundan dolayı kendince bir gurura yönelecektir. Bir kısım da bu habere, aynen benim yazıma vereceği tepki gibi “bunlar bizden değil, geberip gitsinler” manasına yakın küfürlerle nefret püskürteceklerdir. Her ne olursa olsun bu haber, asırlardır süren din temelli kavgalara bir yenisinin de resmen eklenmiş olduğunun haberidir.

    .

    İnanç ilginç bir kavram. Kişinin kendi içinde yaşaması, hissetmesi, yargılaması gereken bir duygu. Dünya üzerindeki hiçbir kutsal kitap veya yazıt da aksini iddia etmiyor. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız (Kaf Suresi, 16)” ayeti de zaten kendiliğinden hacıyı, hocayı ve hatta şah damarımızın üzerine astığımız muskayı devreden çıkartmamızı buyuruyor. Asırlar boyunca bu ve benzeri temel bilgiler unutturularak insanlar önce önderler ve bilgelerin yoluna, ardından da bilgenin bilgisini takip ettiklerini unutarak putlaştırdıkları isimlere köle yapılıp uyuşturularak tarikatlar ve kurumlaştırılmış mezhepler yardımıyla birbirine düşürüldü. İşte bu noktada Ateistler dini kurumlara karşı olmakta sonuna kadar haklıdır. Haksız oldukları nokta, dinlerin kendisini kurumlaştırılmış inançlar ile eş tutmalarıdır.

    Dünya’nın en ileri medeniyetini 300 yıl geriden takip eden Osmanlı’nın son yıllarında Atatürk’ün devrimleri ile arayı her ne kadar olabildiğince kapatmış olsak da bazı konularda henüz tam olarak olmamız gereken yere, medeniyetin ilerisine varamadık. Dünya 100 yılı aşkın süre önce mezhepler arası kavgaları bırakmış, dinler arası ve din dışı kavgalara geçmişken biz hala kendi içimizde bırakın mezhepleri, cemaatler arası kavgalarla ufalandıkça ufalanmaya devam ediyoruz. Bu kavgalara dalmış bizler için ateist bir topluluğun çıkıp bu şekilde “saygısız” ilanlar vermiş olması bizim henüz hazmedemeyeceğimiz bir hareket. Bunu zaten bundan seneler önce güzelim Sivas’ımın hazin Madımak Katliamı’nda yaşadık (Belgeseli için tıklayın). Koskoca adamların, bir kişinin inançsız olduğunu belirtmesi üzerine nasıl güdülerek, yönlendirilerek, birleştirilip katliama yol açtığının en hazin örneklerinden birisidir. Sivas hala bu günü dehşetle anar. O gün oraya şenliğe şehir dışından gelenlerin ne şenlik ne de huzur için geldiğini bilmelerine rağmen dertlerini anlatamaz, bu yabancıların şehirlerine bıraktığı lekeyi taşımak zorunda kalırlar. Bizler de bir kişi “inançsızım” dedi diye bir otel dolusu insanın nasıl yakılmış olacağını anlamaya çalışırız. Bütün bu olay da aslında bize ateistlerin kurumsallaşan, örgütleşen yobaz din yaklaşımına karşı olmakta ne kadar haklı olduğunu ispatlar.

    Tarihte inançları dolayısıyla inançsız kimseler tarafından öldürülen kimseler yoktur, varsa da öne çıkmaz. Öteki tarafta maalesef inançsızlıkları veya başka türden inanca sahip oldukları için katledilen, sürülen, işkence edilenlerin sayısı şaşılacak derecede fazladır. En ünlü hikayeler bu olaylar üzerine kurulmuştur. Gelmiş geçmiş en ünlü bilim adamlarından Galile bile kurumsal hristiyanlık tarafından kabul edilemeyecek bilgileri günışığına çıkarmasından dolayı idama mahkum edilmiş, tarihin en önemli hareketlerinden Rönesans devrimleri kurumsal hristiyan dünyasına karşı gerçekleştirilmiştir. Sadece Orta Çağ değil, Eski Mısır’da Firavunlar dini liderlik yetkilerini sömürmeye başladıktan kısa süre sonra toplu idamlar artmış, bugüne yaklaşırsak da Dünya’yı fikriyle saran Müslüman Terörü (Batıdaki adıyla “Cihat”) kavramının özünü de aynı kurumsallaşmış yanlış yönlendirmeler doğurmuştur.

    Bir tarafında inançsızların diğer tarafında da yobaz kurumların olduğu bu savaş yıllar içerisinde mutlaka büyüyecek, yepyeni tartışmalar doğuracaktır. Ben de illa bir tarafa sürüklenmem gerekirse, kendimi çok derin inançlı sayan bir akıl ve mantık adamı olarak, kendi çelişkimi hangi yöne destek vereceğini bilemez halde bulup dualarımı hayırlısına ermemiz için edeceğim. Ancak elimizdeki örneklem gösteriyor ki, insanoğluna yobazların bırakmış olduğu tahribatın boyutları ve sürekliliği karşısında ateistlerin kavgası boşuna değil.

  • Amen!

    (Eleştirmek taraf olmak değildir. Lütfen bunu hatırlayarak okuyun.)

    AKP kadrosunda en eğlenceli iki kişi tartışmasız Melih Gökçek ve Kemal Unakıtan. Aslında sıralama yapmam gerekirse, 8 sene Ankara’da yaşamış birisi olarak Melih Bey’in o muhteşem gülüşünü (hangi estetik cerrah oraya yerleştirmişse ben de yaptırmak istiyorum kendime bir tane) düşünerek, Melih Gökçek’i tek geçerim. Yine de sayın Bakan’ı da muhteşem bakışlarından ve bakış açısından dolayı sık sık kutluyoruz içimizden.

    İşte bugün “ne yazsam?” derdine düşmüştüm ki, sağolsun bu iki büyüğmüz, hizmette sınır tanımayan yapıları gereği olsa gerek, bana bu yazıyı da yazma imkanı sundular. Aynı gün içerisinde birer haber ile beni bahtiyar eylediler.

    Gökçek: “İktidar biziz, parayı nerden bulucan?”

    Melih Gökçek alenen ve çekinmeden, başta Çankaya belediyesi olmak üzere sayısız CHP ve MHP belediyesinin şikayetini doğrulayarak, ne ilk ne son defa, bir kez daha ağzıyla acı gerçekleri haykırdı. Yıllardır hayıflanan belediyelerin derdi merkezden kaynak ve ödenek alamamaktı. AKP ise sürekli ayrım yapmadıklarını, herkese eşit mesafede olduklarını vurguluyordu. Ah bir de Melih Gökçek yerine başka birisini aday göstermeye cesaret edebilselerdi… O riski alamadılar. Ankara’yı kaybetme ihtimaline karşı kendilerine karşı yönelen güvenden feda ettiler. Olsun varsın. Bu seçimde de Melih Gökçek nasılsa seçilecektir. Biz de daha çok güleriz, gülmekten katılana dek…

    Unakıtan tedavi için ABD’ye gitti!

    Yıllar önce başka bir Kemal “Beni Türk doktorlarına emanet edin!” diye bir söz mü söylemişti? Yok artık! Herhalde yanılıyorum… Yoksa benim örnek bakanım da bize örnek olmak için bunu tekrarlardı. Herşeyi boşverip düşünüyorum da, demek ki koskoca Bakan bile Türkiye’de By-Pass ameliyatı olamıyorsa vatandaş aman kalp sorunu yaşamasın. Bakan bile iyileştirilemiyorsa biz ne yapalım? En iyi Türk doktor Cleveland’lı Amerikalı’nın yapacağını yapamıyorsa vatandaş olarak biz ne yapalım Devlet hastanelerinde?

    En güzeli de Kemal Unakıtan’ın uçağa binerkenki açıklaması:

    ”Gördüğünüz gibi sağlığım gayet iyi. Lüzumsuz yere haberler yapılmasın.”

    Daha ne diyeyim? Sayın Unakıtan sanırım buradaki asıl haberin, bir şeyi olmamasına rağmen taa Amerika’lara ameliyata gitmesi olduğunun farkında değil. Benim bildiğim, Amerika’ya ameliyata gideceksen en azından Türkiye’de tedavisinin olmadığı yalanını uydurursun. Örnekleri de var bir sürü önümüzde. Ne bileyim, koskoca bakan, bunu düşünemedi mi? Sanırım anlıyorum. “Hastayım, tedavisi burada yok” derse Türk doktorlarına güveni sarsmış olacak. O yüzden “hasta değilim” diyor, Amerika’ya ameliyat için gittiğini söylüyor. Alenen tutarsız ve bir ihtimal yanlış bir açıklama yapıyor ve kendine olan güveni tekrar sarsıyor. Vay be, doktorlarımıza güvenimizi korumak için kendini feda etmiş! Gerçekten kamil bir tavır, adı üstünde.

    Allah ABD’li doktorlar gıyabında ABD’yi başlarından eksik etmesin, sayın Gökçek’in güler yüzü hiç solmasın (sanırım bu son dediğim zaten genetik olarak imkansız).

    Amen!*

    .

    * Amen: İngilizce’de Amin.

  • Maskelerin Arkasından Gülenler

    Bilgi ilginç bir kavram. Ne kadar az olursa o kadar zehirli, çoğaldıkça zararsızlaşan bir ilaç gibi. Ters etkili bir aşı, başka bir deyişle bir anti-panzehir. Tarafsız olma arzum da çoğu zaman bilginin bu yapısını hatırlamamdan kaynaklanıyor. Biliyorum ki daha çok öğrendikçe anlayışım ve tarafsız olabilme özelliğim artacak. Gel gör ki bazı konularda şaşkınlıkla ve ısrarla gerçekler insanı akıl almaz taraflara ayırmaya itiyor, teorileri haklı çıkartıyor.

    Çoğu konuda ne kadar işin içinde olsam da, ne kadar ayrıntısına kadar çoğunluktan daha kapsamlı incelemiş olsam da mütevazı olmayı doğru biliyor, Dünya tarihinin en bilinen ve takdir edilen sözlerinden birisini sürekli kendime hatırlatıyorum. Bildiğim bir şey varsa o da hala ve ısrarla hiçbir şey bilmediğim diyorum kendi kendime. Mevlana’dan tutun da Konfiçyus’a kadar sayısız kültüre dahil olmuş sayısız bilgenin de doğruladığı, peygamberlerin bile yerine göre “Allah bilir” demeyi seçtiği bir alemde ben de aynı yolu izlemeyi akıllı buluyorum. Bu sebeptendir ki yalnızca yandaşları tarafından “bilge” veya “dahi” diye adlandırılan bir kişinin kapısına “Burada her suale cevap verilir, her müşkül hallolunur;…”(1) yazmış olduğunu öğrendiğimde tarafsız olmaya kendini zorlayan zihnim bir örnekle daha bir tarafa doğru dürtüldü. Hangi bilge bu cüreti kendinde görebilmiş olabilir? Hangi dahi bunu kendine yakıştırabilir? Herşeyi geçtim, kimse alınmasın, sırf bu tavır bile bir kişiyi bilge veya dahi olarak kabul etmeme bir engeldir.

    Aynı “dahi”nin varisi olan “bilge” de, onursal başkanı olduğu dernek (2) ve benzeri örgütlenmeler ile evrensel barışa katkı sağlama yolunu seçtiğini vurgulasa da, bahsi geçen dernek bu seneki “demokrasi” tartışmasını “Kürt sorunu” üzerine yapmayı uygun görmüş, ilgili toplantıyı da her ne hikmetse Türkiye’de değil, Erbil’de düzenlemiş. Hemen eklemem gerekir ki bu toplantının yapılması çok doğru bir adımdır fakat tarafsız ve demokratik olması için ustalıkla planlanmış olmalıdır, yoksa siyasi oyunlara alet olur veya çoktan alet olmuş olduğunu gösterir. Keza gösterdi de. Çağrılan konukların taraflılığı ve hatta tek taraflılığı, derneğin ve toplantının internet sitesinden manşet olarak verilen açıklamaların tek yönlülüğü gösterdi ki bu toplantı sonucunda sanki tek bir ortak vurgu ortaya çıkmış: Batı denetimli fakat her ne hikmetse bağımsız bir Kürt devleti kurulması ihtiyacı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin buna nedense bir türlü izin vermiyor olması (3). Bu fikre tarafsız hiçbir ciddi toplantı sonucu ulaşılamayacağı gibi hem geçmişteki yönetimleri suçlayan hem de gelecek nesilleri kışkırtan açıklamalar ile bu sonuca varılması ayrıca üzücü. Tarafsız toplantılarda bu tür ortak çıkarımlar yapılamaz. Tarafsız ve gerçekten demokratik tartışmalar bir oturumda sonuç çıkartmaz, çıkartamaz, demokrasinin gerekleri gereği de çıkartmamalıdır.

    Aynı toplantının konuşmacılarından birisinin “Kürt sorunu” adıyla bahsi geçen meseleyi Osmanlı sonrası bir sorun olarak adlandırması da Ermenilerin herhalde akıl edemediği bir cinlik olsa gerek (4). Bu sayede bundan 20 sene sonra birileri sözde Kürt katliamı için lobi çalışmaları ile tazminat istemlerinde bulunurken kaçış yolu bırakmamış olmayı umuyor olmalılar.

    Bu konuda daha fazla kafa karıştırmak istemiyorum. Açıkçası tek yazıda çok bilgiyi paylaşmak imkansız olduğundan yalnızca birleştirdiğim noktaları gözönüne çıkararak ilgilenenlerin de farketmesini sağlamak asıl amacım. Bahsi geçen maddelerde ilgili bağlantıyı kurar, ilgili kişilerin hayat hikayelerini, içerisinde bulunduğu eylemleri ve hareketleri inceler, kimler ile ilişkili olduklarını dikkatle takip ederseniz eminim göstermek istediklerime ulaşacaksınız.

    Bugün yanılıyor olabiliriz, başkaları yanlış işler peşindeyken biz doğru da olabiliriz. Önemli olan, gelecekte doğruluğun zaten er veya geç ele geçireceği hakimiyetine en kısa zamanda ulaşmasına yardımcı olmaktır. Bunun yolu da bilgidir, takiptir, adaletle ve saygıyla paylaşmaktır. Yanlışsak doğru yola bilgiyle elbet gireriz. Başkaları yanlış yoldaysa da bunu ancak bilgi ile farkedebiliriz.

    Hepimizin gözümüzün ve yolumuzun açık olması dileğimle…

  • Günlük

    Bugün denize dokunduk. Ayların ardından denize dokunduk. İki ayı aşkın süredir burada bulunmamıza rağmen ancak bugün Fransız denizine dokunduk. Bilinçaltı simgelerinden bahsetmiyorum, bildiğiniz deniz, nam-ı diğer Akdeniz.

    Nesli’nin ‘hava ısınsa da soğuk moğuk denize girsek’ hayalleri bir ay daha ertelendi bugünkü ayak sokma maceramızın ardından. Zaten Mart ayında sezonun ufaktan açılır olacağından bahsedenler olmuştu. Umarız öyle olur. İzmir’de büyümüş fakat  8 sene başkentin karasal ikliminde yaşamış bir çift olarak burada da ilk hevesimiz denizle tekrar ahbap olmak olmuştu. Soğuk moğuk, dayanılır olduğu an denizle tekrar içli dışlı olmayı ısrarla planlıyoruz.

    Suyun insanlık üzerindeki etkileri zaten tartışılmaz. Kutsallığı, hayat vericiliği, yön vericiliği, yardımcılığı, temizliği… Elimizdeki su deniz, ve soğuk da olsa tekrar bakışabilir halde olmak güzel bir histi. Özlemişiz.

    Bugün Pazar olduğundan olsa gerek sahil oldukça kalabalıktı, arabalar tek şeritli yolda tahminen 2 kilometrelik bir kuyruk oluşturmuş adım adım ilerliyordu. Yazın turistler de aktıktan sonra nasıl bir manzara ile karşılaşacağımızı tahmin edemiyoruz. Ama mühim değil, deniz olsun da bize yeter diye umuyoruz.

    .

    Bugün bir de, yükseklisans bitirme sunumum için Türkiye’ye geldiğimde 2 günlük sürem dahilinde alelacele çıktığım kitap alışverişinin meyvelerinden ikincisini bitirdim. Zülfü Livaneli’nin “Son Ada” kitabını kendi rekorumu kıracak bir süratle okudum (şaşılacak derecede yavaş okuyan birisiyimdir) ve “24 saatten kısa sürede bitirdiğim ilk kitap” olma ünvanını kendisine verdim. Kitabı tavsiye ederim.

    Düzenli olarak okuduğum son 2 kitap ve bundan sonra okuyacağım 2 kitabın yoğun ve uzun tarih kitapları olmalarından dolayı, tam ortalarına Livaneli’nin son romanını yerleştirip zihnimi dinlendirmek iyi gelir diye düşünmüştüm kitabı alırken. Keşke bir günde bitmeseydi diye de düşünüyorum şimdi sonraki kitapları düşündükçe. Rahat okumaya hemen alışıverdim sanırım, gözüm korkuyor tekrar tarihe dalmaya.

    Zülfü Livaneli hayatında ne yaptıysa takdir ettiğim, bilhassa örnek aldığım sayılı kişiden birisiydi. Bu romanla da bu özelliğini benim için kaybetmedi. Kendisine saygılar.

  • Yalnızlığa Karşı

    Yalnızlık hakkında şiirler ve hatta kitaplar yazılabilir. Şarkılar ve hatta albümler yapılabilir. Tartışmalar, övgüler, dövünmeler ile anılabilir. Hiçbirisi ebediyetinden zerre kaybettirmez, eskitemez. Yalnızlık dünya üzerindeki sayılı ölümsüz duygudan birisidir. Yalnızlık çeşitli şekillerde hissettirebilir kendini.

    Yalnızlık çeşitli şekillerde hissettirilebilir. Yalnızlık çeşitli şekillerde hissedilebilir. Hiçbirisi bir diğerinden daha az etkili, daha önemsiz değildir. Yalnızlık dünya üzerindeki sayılı çokyüzlü duygudan birisidir.

    Yalnızlık da tıpkı sevgi gibi özeldir sayılı duyguya hasıl olan yapısından ötürü. Yalnızlık da her defasında şaşırtır, yıpratır, yorar, öğretir, eğitir… İnsana kattıklarından dolayı kendisine şükrettirir.

    Yalnızlık kimine göre bir sevgidir, sevdadır ve hatta kimi zaman arayıştır, aranılandır. İnsanın canını da yaksa, acı baharat sevmek gibidir. Tadı baskındır. İnsanı zayıf da hisettirse, aşık olmak gibidir. Hazzı başkadır. İnsanı hiçin içinde herşey de yapsa, ana rahmi gibidir. Yıllar sonra bile farkettirmeden hatırlanır.

    Yalnızlık kendini gizler. O kadar sık belirir ki burnumuzun dibinde, kokuya alışır gibi alışılır. O kadar sık burnunu sokar ki ruhumuza, içgüdü gibi dinlenir. O kadar derine işlemiş olabilir ki vücudumuzda, kanatır.

    Yalnız insanların tavrı değişir. İyi veya kötü diye yaftalamak kolaya kaçmak olur. Yalnız insan anlamaya değil anlaşılmaya muhtaçtır, çünkü yalnızdır. Yalnız insan bakılmaya değil görülmeye muhtaçtır, çünkü yalnızdır. Yalnız insan konuşmaya değil dinlenmeye muhtaçtır, çünkü yalnızdır. Yalnız insan başkadır, çabucak yargılanmamalıdır.

    Yalnızlıkların hemen ardından farklı, garip davranılır. İnsanlarlayken kendi olmadığını hissettirir. İnsan içinde veya izbede farksız olduğunu hissettirir. Çok şakacıdır, eşek şakacı.

    Yalnızlık bir histir. Kalabalıkta da yalnız kalınır, yalnızken de kalabalık olunur. Yalnızlık bir haldir. Katı veya sıvı olamamak, buharlaşıp uçuşmak gibi.

    Yalnızlık karşısında özen ister, anlayış ister, sabır ister. Gözümüzü açık tutup, karşımızdakinde saklanışını bizim farketmemizi ister. Bizden işaret bekler. Başkası tarafından kovulmak ister.