Yazar: ufak oğlan

  • “Mustafa” Hakkında Bir Şey

    Aylar geçtikten sonra, genel olarak sevdiğim şekilde, tartışmaların suyu durulduktan, tarafsız bakışa nispeten dönüldükten, kuş bakışı inceleme imkanına eriştikten sonra “Mustafa” filmini izledim. Hemen vurgulamak isterim ki Can Dündar’ın da defalarca söylediği, hepimizin sinemalarda izlemesinden de aslında farketmiş olmamız gereken gerçek, “Mustafa”nın bir film olduğu. “Mustafa” bir belgesel değil.

    Bu yanılsamada hatalı kimseyi göremiyorum. Doğal olarak, bence gelmiş geçmiş en başarılı Türk belgeselcisi olan Can Dündar istediği kadar sinema filmi olarak yapmaya çalışmış olsun, “Mustafa” izlemeye gidenler için hem öncesinde, hem de film bittikten sonra sinema filminden daha çok belgeseli andıran yapıdaydı. Burada asıl sorun filmin hikaye filmi değil, karakter filmi olmasıydı.

    Film içerisinde bazı tarihsel yanlışlar olduğu ve bazı yorumların hala tartışılır olduğu, sonrasındaki tartışmalarda ortaya çıktı. Film hakkında yapılan yorumların çoğunu filmi izlemeden yapılmış olmasındna dolayı cehalet, abartılı komplo teorilerinin üretilmesini de (her ne kadar komplo teorilerini seven birisi olsam da) Can Dündar’ın önceki çalışmalarına bakarak abartılı buluyorum. Bu kadar büyük tartışma çıkartılmış olmasının da asıl sebebi Can Dündar imzası diye düşünüyorum. Yeni birisi bu işi yapmış olsaydı kaale alınmazdı. Yabancı birisi yapsaydı teorilere inanabilirdik. Hazırlayan isim, hepimizin güvendiği isimlerden olup, tartışılanlar akıl çelici olduğundan herkes özel olarak duygusallaşmış olabilir.

    Filmin içeriğini tartışmak tarihçilerin işidir, filmin içeriğini verildiği gibi kabullenmemek de bizim işimiz. Her bilgide olduğu gibi, bize sunulan ile asla yetinmemeli, inansak da inanmasak da bilgiye uzanmaya devam etmeliyiz. Bu sayede ister taraflı, ister yanlış, ister dış destekli komplolara alet olsun, hiçbir film veya belgesel tutunamayacaktır. Gerçekler, bilgi ile ulaşılabilen, farkedilmeyi bekleyen güzelliklerdir. En nihayetinde güneş balçıkla sıvanamaz.

    Bu filmin başından beri vurgulanan iki özelliği sinema filmi olması ve ilk Atatürk filmi olmasıydı. Bu sayede söylenmiş olana göre umdukları yeni filmlerin yapılması ve yeni nesillere aktarılan bilgilerin daha kolay ulaşılır kaynaklara zamanla aktarılmasıydı. Bu açıdan baktığımız zaman film çok önemli bir görevi, bu önemli görev ile de ilk okları göğüsleme mecburiyetini yerine getirdi.

    Hepimizin bildiği “Cesur Yürek” (“Braveheart”) filminin anlattığı William Wallace aslında ilk savaşında ölmüş, ne film boyu gördüğümüz mücadeleyi vermiş, ne de orduya yaptığı o meşhur konuşmayı yapmıştır (ki bu konuşmada neredeyse ‘ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum’ anlamına gelen sözler ile Atatürk’ten esinlenilmiş olduğunu düşündürür). Bu ve bu gibi filmler kişileri yüceltir. Belgeseller ve kitaplar ise kaynağından bilgiyi ulaştırmakla yükümlüdür. Bu açıdan baktığımız zaman, ileride Atatürk hakkında daha çeşitli filmlerin yapılmasının önünü açması açısından “Mustafa” faydalı oldu. Belgesel olarak baktığımızda ise zaman kısıtlamasından dolayı odaklanamamış olması ve duygusal yöne ağırlık verdiğinden dolayı belgelere dayandırılamayacak sonuçlar çıkartılmış olması sebebiyle, bana göre başarısız bir belgeseldir. Ancak dürüst olmak gerekirse bütün bunlar önemli değil, çünkü “Mustafa” bir belgesel değil, sinema filmi.

    “Mustafa”yı bir sinema filmi olarak müzikleri ve görüntüleri başarılı, vasat bir duygusal karakter filmi olarak buldum. Görüntülerin belgeseli fazlaca andırması, hikayeyi anlatışında eldeki malzemenin toplumsal yeri gereği canlandırmaları yeterince kullanamamış olması ve sahne geçişlerinin belgeselden kalma alışkanlıkla uzun beklemelere yer vermesi ile çok ağırlaştırılmış bir biyografi. Atatürk duygusallaştırılmış, bu duyguyu beğensek de beğenmesek de bu açıdan başarılı olduğundan dolayı da amacına nispeten bu konuda da ulaşmış bir film.

    Bence ne olursa olsun, her zaman yapılan işten önce niyet öncelikli öneme sahiptir. Ne önceki çalışmaları ne de “Mustafa” Can Dündar’ın niyetinin farklı olduğunu göstermiyor. Ardından yapılan onca tartışma ile gördük ki bu film asıl amacına ulaşarak, bilgileri tozlu raflardan indirdi, pislikleri halı altından çıkartmaya başlattı. Film sonrasında yapılan onca yanlış yorum ile gördük ki bizim daha kırk fırın ekmek yememiz, kırk film çekmemiz gerekiyor. Filme sevinerek, süresinin yetersizliğine üzülerek, kaynakların eksikliğine dövünerek gördük ki… biz Mustafa’yı arıyoruz.

    İçeriğinden önemlisi, “Mustafa” filmini çekmeye cesaret ederek bizi silkindirip Mustafa Kemal’i bulma yolunda doğrulttuğu için Can Dündar’a teşekkür etmek gerekir.

  • Kayıp Dürtü

    kayboldu
    kendi hayalimde kayboldum
    kendi hayalim de kayboldu
    bu defa da
    istediğimi almış
    şımarık, bir çocuk gibi
    yalnızlığa rağmen
    bıkmış kalabalıktan

    kayboldum
    kendi özümde kayboldum
    kendi özüm de kayboldu
    bu defa
    isteğimi de almış
    şımarık çocuk gibi
    yalnızlığa rağbetle
    bıkmış kalantorluktan

    kaybettim
    kendim içinde kendimi
    kendim için de kendimi
    bu defa
    istediğim, olmadan
    şımarık çocuk gibi
    yalnızlığa rahimden
    bakmış gibi korkmadan

    ve buldum
    kendim gibi kendimi
    kendimi gidi kendimi
    son defa
    istemiş olmak
    şımarık, çocuk.
    yalnız Rahim’den
    bilmiş gibi, korkmadan

    .

                              ufuk.

  • Davos Üzerinden

    Üzerinden birkaç gün geçtikten sonra, memleketimin kendi iç heyecanından ve nispeten tek taraflı bakış açısını hissetme imkanından uzaklarda, gurbette olmanın verdiği özerklik ile daha çabuk etkisinden kurtuldum son Davos gelişmelerinin. Biraz durulmuş ve sakinleşmiş kafayla dün Can Dündar’ın yazısını (bağlantı için tıklayın) da okuyarak Davos videosunu kendi kaynağından (bağlantı için tıklayın), İngilizce olarak izledim ve kısmen Can Dündar’a katılarak yeni bir ekleme yapmak istedim.

    Ben de, her ne kadar tavır ve çevirmen etkisi ile birleşince yurtdışından görünüş olarak duygusal ve hakimiyetsiz gözükse de, Tayyip Erdoğan’ın vermek istediği mesajı doğru bulanlardanım. Burada yapılan hareketin ne kadar doğru, ne kadar sert veya ne kadar yerinde olduğunu tartışmanın artık anlamı kalmadı. Yapılan yapıldı, bundan sonra taşların yerine yerleşme sürecini iyi izleyerek, gidişata daha hakim olmak gerekiyor. Sonuç olarak bence Başbakan’ın çıkışı da hakimiyet sağlama isteğinden kaynaklanıyordu bir bakıma. Yıllardır kendimizi Ortadoğu barış sürecinde tutkal zannederek yaptıklarımızın, dışarıdan asıl tutkalın Mısır, bizim de ince bir cila olarak görülmemiz sonucu önceden tasarlanmış bir hamleydi bana göre. Bence hareketin asıl amacı Orta Doğu’dan yoğun destek aldığımızı göstermek ve batıya bölgedeki duygusal önemimizi göstermekti. Bu amaçla bir hamle yapmanın vakti çoktan gelmişti zaten. Hatırlarsak ne Gürcistan’a ne de Filistin’e girildiğinde Dünya Türkiye’yi dinlememişti. Özellikle Filistin olayında Cumhurbaşkanı’nın görüşmeye çağırılmaması ve arabuluculuk önceliklerin hep Mısır’a verilmesi, zaten bizim ortamdan silinme harekatımızın dahilindeydi. Ne de olsa Orta Doğu’da henüz resmen batı kaynaklı şekilde yerleştirilmiş yönetime sahip olmayan (bir fikre göre İran da dahil) tek ülke biziz .

    Davos’un geneline baktığımızda ise ancak Can Dündar’ın yazısında okuduğumda farkettiğim bir ayrıntıyı vurgulamak gerekli. Gazze gibi bir konuda yalnızca 1 saat ayrılmış olması baştan sürenin yetersiz olacağını garantilemiş. Tartışma gidişatı olarak Tayyip Erdoğan’ın da haklı olarak isyan etmesini sağlayan cevap hakkı verilmemesi durumu da olayı tartışma oturumundan çok reklam sahnesine çevirmiş. Herkes tek tur söz aldıktan sonra oturumun bitmesi planlanmışsa zaten aksi beklenemezdi. Bu ve oturumu tekrar izlerken farkettiğim bir kaç ayrıntı ile artık rahatlıkla söyleyebilirim ki Tayyip Erdoğan’ın salonu terketmesi kadar uç bir olay olmasa da, bir olay olmasını bekleyerek tasarlanmış bir oturum bana göre. En azından olay olmasa bile son söz İsrail’e verilerek yaratılan ortam tam bir “İsrail’e de yazık, bırakalım kendilerini savunsunlar, biraz da onlara hak verelim” oyununa dönüyor.

    Davos’u düzenleyen özel kuruluşun kar amaçlı olması, Dünya iktisadi düzenine özünde yatan anlam dolayısıyla bağlı ve muhtaç olması, oturumun kimin tarafını tutabileceğini tahmin etmemizi zorlaştırmıyor. Bunun dışında en ilginç nokta, ki biz bunu Başbakan salonu terkettikten sonra gerçekleştiği için kaçırıyoruz, oturumun sonunda ABD temsilcisinin söz alması ve bir konuşma yapmasıydı. Oturumdan bağımsız, tartışmada kim ne derse desin, son söz ABD’nin mesajını alenen veren bu hareket ve konuşmanın içeriği bence oturumun önceden tasarlanmış yapısını vurgulayan en açık örnek. Temsilci konuşmasında Davos ile ilişkili 20 değişik dinin liderinden ortak bir açılamayı sundu. Davos ile ilişkili dini lider demek Dünya Kapitalist düzenine dahil herhangi 20 dini temsilci demektir. Özellikle “herhangi” 20 temsilci diyorum çünkü Dünya üzerinde Papa veya Dalay Lama hariç dini lider kavramı büyük oranda yalnızca bölgesel veya kurumsal olarak desteklenen din adamları anlamına geliyor, ki bu da kim tarafından desteklenirlerse onların tarafı olduklarını gösterir bir bakıma.

    Davos ile ilişkili 20 liderin ortak açıklamasında ise Dünya üzerindeki herhangi bir savaşın, sebebi ne olursa olsun “dinler arası iletişim, hoşgörü ve anlayış” ile çözüme ulaşabileceği söylenmiş. Her ne kadar kulağa hoş gelse de bu ayrıntının altında yatan bazı tehlikeler bulunuyor:

      1. Yapılan herhangi bir savaş dini anlayış ile çözülür açıklaması, Dünya gidişatının din başlığı altına tekrar alınması anlamına geliyor. Sorunlar diplomasi veya anlaşmalar ile değil, ancak dini hoşgörü ile çözülecekse bunun Ortaçağ Avrupası düzeninden pek farkı kalmıyor. Uzun vadede olasılık olarak  “hoşgeldin feodalizm” diyebiliriz. Ufak bir ihtimal olsa da, bu tür açıklamaların kitleler üzerine etkisi kestirilemez olduğundan dikkate alınması gerekir.
      2. Yapılan savaşlar, konusu ne olursa olsun dini uzlaşma ile çözülüyorsa, içten içe savaşlara dini anlam yüklenir. “Dinler arası çatışma olmazsa savaş olmaz, demek ki savaşlar dinler arasındaki çatışmalar ile çıkar, demek ki savaşlar dinler arasındadır” şeklinde bir dizi duygusal sürece girilebilir.
      3. Açıklamayı hazırladığı iddia edilen dini liderlerin yalnızca Davos ile ilişkili kişiler olması, Davos diye özetlediğimiz Dünya Ekonomik Forumu’nun aslında Dünya’daki kapitalist ekonominin sürdürülegelmesi için hazırlanan bir sahne, pazar, panayır olması, açıklamayı hazırlayan dini liderlerin “din”den çok “ekonomik” etkileri olduğunu gösterir. Eğer bu şekilde bir açıklama gerçekten “dini” bir uzlaşma sonucu olsaydı bu ne bir ekonomik sahnede ne de özel bir kuruluşun çatısı altında olurdu.
      4. Yapılan onca tartışmadan (1 saat ne kadar olabilirse) son sözü çıkıp ABD temsilcisinin söylemesi de yerine göre “siz istediğiniz kadar konuşun, tartışın… Son sözün kimde olduğunu unutmayın.” mesajını verir. Mesajın içeriğinde de dini öğelerin kullanılarak popülist duyguların istismar edilmesi de yüzyıllardır alışılagelmiş bir taktik olduğundan ayrıntısına girmeye gerek bile görmüyorum.

        Sonuç olarak her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı haklı bir tepki de vermiş olsa, her ne kadar yapılan uygulamada sorunlar olduğu için bu sonuç ortaya çıkmış gibi gözükse de, bana göre baştan tezgahlanmış bir oyuna alet olmuş olduk. En azından bu oyunda beklenmedik bir hamle yaptığımız için biraz zaman kazanmış olduğumuzu umuyorum, elbette ki yarattığımız bu beklenmedik(?!) etkiyi iyi değerlendirmemiz gerektiğini unutmadan.

      1. Tecrübelerin Yanılsaması

        İnsan sosyal bir canlı. Doğası gereği diğer insanlara, bağlı olduğundan güvenen bir canlı. Bu özellik sayesinde aslında tarih boyunca bir çok sorunun üstesinden gelebildi değişik insan toplulukları. Birliklerini, birlikteliklerini koruyamayanlar eriyip kaybolurken, bütünlüğünü koruyanlar uzun dönemlere şahit oldular.

        Topluluklar ile bireyler arasındaki farklar sayısız. Sosyoloji ve psikolojinin birbirinden ayrı iki bilim olmasının da temelinde bu fark yatıyor. Eğer insanlar topluluk halinde de birey gibi davranıp düşünseydi bu iki bilim “insan bilimi” olarak adlandırılır, tek çatı altında toplanabilirdi. Olmadı, olamadı, olmamalıydı. İnsanlar bireysel olarak kendilerini bütün ile bir ve eş zannettikçe yanılsamaya kapılıyorlar. Bunun en güzel örneği çoğunluğun haksız olduğu zamanlardır. Hiç de azımsanmayacak sayıda olan bu çoğunluk yanılması, çoğu zaman politik bir silah olarak kullanılsa da, demokrasi ile aldatanların ilk kalkanı olsa da, yine de kabullenmemiz ve insan olduğumuzu hatırlayarak birlikte yaşamayı öğrenmemiz gereken bir özellik.

        Yapımız gereği insanlar ile ilişki kurmayı severiz, tercih ederiz. Yemek tarifini internetten bulup denemek ile birisine sormak arasında fark vardır, biliriz. Dersi kitaptan okuyarak anlamaya çalışmak ile öğretmenden dinlemek arasında fark vardır, biliriz. İnsanı tercih ederiz, insana güveniriz.

        Bu evrensel yaklaşım zaman içerisinde bizde ilginç bir güven depolamıştır ve bu güvene bağlı olarak da karşılığında bir güven verme ihtiyacı doğmuştur. Birisine bir şey sorduğumuzda tüm iyi niyetimizle yardımcı olma, bildiklerimizi aktarma gayreti doğmuştur. Bütün bu güzel insan ilişkilerine karşın, aynı zamanda bu güven dizisi sonucunda bazı aksaklıkları da beraberinde getirmiş olsa da biz bu karşılıklı güven alışverişini zorunlu kabul etmiş, sevmişizdir.

        İnsanların ilişkisi mutluluk, paylaşım ve güven verir herkese. Bunun yanında bilgi de aksak halde aktarılsa da aradan kaynar gider. Bu temel sorunu son 3 ayda defalarca hayatımda birinci elden yaşamış birisi olarak nihai fikrimi paylaşmayı uygun görüyorum.

        Bilgi, tarafsızdır, tarafsız olmalıdır. Bilgi duygu olmadığı gibi, yoruma açık da değildir. Bilginin tarih tarafından ispatlanmış en şaşırtıcı özelliği ise asla ve asla tam olarak bütün ve doğru olamayışıdır. Bilimsel bilgiden gündelik bilgiye kadar aslında bildiğimiz hiçbir şey, bilginin doğası gereği katıksız doğru değildir. Yanlış olmasa bile, ya ufak hataları veya pürüzleri vardır ya da eksiktir. İşte bu sebepten benim bu konudaki fikrim her zaman herkesin kendi bilgisini geliştirmesinin insanlık için en önemli araç olduğudur. Herkesin kendi bilgisini geliştirmesi, ardından bunları tartışarak geliştirmesi ile doğacak ilerleme babadan oğula, hocadan mürite, öğretmenden öğrenciye aktarılan bilgiden kat kat hızlı büyüyecektir. Kıyaslandığında, birisi bir çatlaktan sızan belirli miktardaki su iken, diğeri birleşerek çoğalan çığ gibidir.

        Bilginin en basit örnekleri gündelik bilgilerdir. Gündelik bilgiler aslında yalnızca bizim kısıtlı tecrübeleremiz ile vardığımız sonuçlar, her ne kadar matematiksel olarak yaklaşmasak da bir çeşit kendi geliştirdiğimiz tümevarımlarımızdır*. Bu mantıkla bakıldığında gündelik bilgilerimizin tümü aslen sadece kişisel tecrübelerimiz veya yorumlarımızdır ve yanlış olma ihtimaline sahiptir, fakat biz bunu asla hesaba katmayız.

        2 ay önce Fransa’ya taşındık. Taşınmadan önceki 1 ay ve taşındıktan sonraki 2 ayda sayısız örnek bize ispatladı ki gündelik tümevarımlarımızın tümünü yanlış varsaymak bazen zaman kazandırabiliyor.

        Türkiye’de defalarca duyduğumuz üzere bana vize verilmeyeceği “gerçeği”ne rağmen Nesli ile aynı vizeyi ve hatta oturma izni hakkını hiç zorlanmadan aldığımda aslında bu sonuca varmıştık. O zamanlar yalnızca Türkiye’de yaşamış olduğumuzdan “insanların bildikleri” şeyleri aslında bilmedikleri, sadece tümevararak tahmin ettiklerini Türkiye’ye özel bir durum sanıyorduk. Burada öğrendik ki bu durum da tüm insani özellikler gibi evrenselmiş.

        Fransa’ya geldiğimizden beri, “2 haftada ev bulunamaz”, “o fiyata öyle ev olmaz”, “şu kadarın üzerinde ev bulursan Fransa’da yasalar tutmana izin vermez çünkü maaşın şu kadar”, “oturma izni için özellikle şu sigorta gerekli”, “şu sigorta için özellikle oturma izni gerekli” gibi çoğu aslında kurallara bağlı olduğu sanılan bilgilerin bile ne kadar sıklıkla yanlış yönlendirilmiş olduğunu gördükten sonra bir defa daha dün başka bir örnekle yaşadım ki gündelik bilgiler kişiye özeldir. Başkalarının özel bilgileri, yorumları yalnızca fikir edinmek için kullanılmalı fakat katıksız gerçek olarak algılanmamalıdır. Sonuç olarak defalarca gördüm ki kurallar bile insanlar tarafından uygulandığı için tecrübeden tecrübeye, kişiden kişiye uygulamadaki ufak değişmeler bile sonuçları büyük ölçüde etkileyebilir.

        Burada kimseyi dinlemeyip herkesin burnunun dikine gitmesini değil, bilhassa bambaşka bir şey yapmasını öneriyorum. Herkesi dinleyip, ondan sonra kendi gerçekliğini oluşturmayı. Geçen iki ayda insanların bildikleri “gerçek”ler ile (ki bu insanlar zaman zaman işleri gereği konunun uzmanı olan kişilerdi) hareket ederek haftalar kaybettim. Son iki ufak denememde Nesli ile aramızda konuşurken ısrarla bilginin kaynağına inmek veya kendimiz denemek yoluna gittiğimizde gördük ki ilk denemede istediğimizi aldık.

        Belki ben de eksik veri ile tümevarıyorum. Belki ben de şu anda başkalarını yanlış yönlendiriyorum. Fakat bildiğim tek şey, ısrarla, hiçbir şey bilmediğimizdir (Sokrates’e saygılar). Ne ben, ne başkası, basit anlamda düşünürsek bilgi, öğrenilen ve biten bir şey olmadığı gibi, kişiden kişiye tekrar tekrar ele alınması, denenmesi, incelenmesi gereken öğelere sahip olabiliyor.

        Bu fikri genelleyerek de aslında hayatlarımızda toplumsal olarak kalıtımsallaşmış bazı sorunlara çözüm yolu açılabilir. Bilimde son gelişmeleri takip etmeyerek yorumlanan haberler insanları yanlış yönlendirmekten uzaklaştırılabilir. Yanlış bilgiler üzerine kitaplar yazmak yerine insanlar kendi doğrularına yönlendirilebilir. Kim bilir, bu sayede belki bir gün insanlar en kutsal saydıkları inançları için bile birilerinden duyduklarına değil de asıl kaynağına güvenmeyi akıl edebilir. Sonuçta hepimiz insanız ve hiçkimsenin yorumu bir diğerinden üstün değildir.

        Kendi hayatımdaki son 3 ayda bütün bu tecrübelerden asıl çıkardığım büyük sonuç ise insanlar ile ilişkili olan herhangi bir işte, imkansızın olmadığıdır. İşte bu yüzden de insan her zaman özeldir ve hayatın temeli olacaktır.

        .

        *Tümevarım: Belirli sayıda örnek ile, tüm örnekler için geçerli olacağı varsayılan bir kural tanımlamak. Matematikteki kullanımı hariç hiçbir zaman %100 doğrudur denemez.

      2. Fight Club – Tüketim Kavgası

        Uzun zamandır aklımda olan bir saygı duruşu olacak bu yazı. Şahsen “sanat insanlar için yapılır” diyenlerdenim. Bu tartışmaya şu an girmenin faydası yok ancak sanatı sanat için yapanlara da ayrı bir saygı duymamak elde değil çünkü sanatın insanlar için yapılması fikrimin temelinde sanatın sanat için yapılmasını savunanların savunmasına benzer bir yaklaşım yatıyor. Sanat insanlar için, insanlık ve gelişimi için kullanılmalıdır.

        Herhangi bir sanat eseri sırf insanlar beğensin, eğlensin diye yapılmamalıdır. Sanatçının temel özelliği fikir belirtmesidir. Fikirsiz sanat olmadığı gibi, etkisiz kalan eser de sanat olmamış olur. Sanatın toplumsal ve dönemsel olaylar ile evrimini sürdürmesi de bunun bir göstergesidir. Bu temel sebepler ile bakıldığında yaygın kullanım şekli ile “pop” (kelime anlamı gereği kullan-at ürünler) herhangi bir müzik, film veya akım aslen sanat olmamış oluyor benim gözümde. Sanat olmamak güzelliklerinden bir şey kaybettirmese de, değerlerini düşürüyor.

        Değindiğim saygı duruşumu bu yazıda “Fight Club” (Dövüş Klübü) filmine adamak istiyorum. Yönetmen David Fincher’ın sinematik başarısından ziyade selamlarımı filmin senaryolaştırıldığı kitaba ve kitabın yazarı Chuck Palahniuk’a göndermek istiyorum. Kitabı okumamış olsam da okumuş kadar olduğumu hissettiren Fincher’a yine de ayrı bir teşekkür etmek şart elbette.

        ÖNEMLİ NOT: Yazının bundan sonrası filmi henüz izlememiş olanlar için seyir keyfini kaçırabilecek yorumlar içerir. Sonuç olarak filmin sonu veya belirli ayrıntıları önceden bilinmek istenmeyebilir. Eğer öyleyse okumayın…

        .

        Bazıları filmi hayatlarından bezen insanların takıldığı anarşist bir kavga topluluğunu ve bu topluluğun şizofren lideri olan kahramanımız ile ilgili, karanlık, vurdu kırdılı bir film olarak hatırlayabilir. Halbuki aslında öykünün konusu, vermek istediği mesaj ve içerisinde geçen ayrıntılar şiirsel ve en az şiirsel olduğu kadar düşündürücüdür. Bir yazıda bütün filmin veya hikayenin üzerinden geçmek okunabilirlik açısından internet ruhuna aykırı olacağından elimden geldiğince kısa ve öz varmak istediğim noktaya ulaşmaya çalışacağım.

        Film içerisinde en güzel esprilerden birisi kahramanımızın isminin asla bilinmemesi. İsmi aslen verilmeyen kahramanımız bu sayede herhangi birisi, sensin, belki de benim.

        Kahramanın uyuyamama (insomnia) hastalığına bulduğu çözümün haftanın her günü değişik bir ölümcül hastalık dayanışma grubuna gitmek olması düşündürücü. İnsanların kanser gibi tedavisi olmayan, ölümcül hastalıkları ile mücadele etmesini ve rahatlamasını sağlama amaçlı bu toplantılar kahramanımızın tedavisi oluyor. Gel gör ki onun ne kanseri var ne de somut bir hastalığı… Kahramanın asıl ölümcül hastalığı aslında tüketim toplumunda kaybolmuş olan hayatı.

        “We have no Great War. No Great Depression. Our great war is a spiritual war. Our great depression is our lives.”

        “Bizim Büyük Savaş’ımız (1. Dünya Savaşı) yok. Büyük Buhran’ımız (1910lardaki ekonomik kriz) yok. Büyük savaşımız ruhani bir savaş. Büyük buhranımız hayatlarımız.”

        Kahramanın şizofreni ile yaşadığı Tyler Durden her ne hikmetse doğruları gözümüze sokan, biraz isyankar ve anarşist olsa da yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle hatırlanması gereken kişilerden…

        “We are by-products of a lifestyle obsession. Murder, crime, poverty, these things don’t concern me. What concerns me are celebrity magazines, television with 500 channels, some guy’s name on my underwear.”

        “Bizler bir yaşam biçimi saplantısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk, bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlüler ile ilgili dergiler, 500 kanallı televizyon, iç çamaşırımda yazan adamın birinin ismi.”

        Öykünün gelişiminde tüketim toplumunun temizlenmesi için geliştirilen hareketin isminden tutalım da (Project Mayhem – Kuraldışı) temel üretilen malzemenin ve filmin işareti olarak kullanılan nesnenin sabun (en temel temizlik malzemesi) olmasına kadar zekice tasarlanmış bir örgü bulunuyor. Ayrıca filmin en güzel esprilerinden birisi de bu kitlesel temizlik projesi kapsamında üretilen sabunların, yağ aldırma (liposuction) işlemi sonucunda atılan insan yağları ile üretilmesi. Çürümüş tüketim anlayışı ile daha belirgin bir simge bulunarak dalga geçilebilir mi bilemiyorum.

        “It was beautiful: we were selling rich women their own fat asses back to them.”

        “Çok güzeldi: zengin kadınlara kendi şişman kıçlarını geri satıyorduk.”

        Bir noktada belki de kendi çıkarımımı yapmış olmak için zorlamış olabilirim fakat yaygın kanıya göre günümüz tüketim toplumu ve dünya iktisadi düzeninin temelinde gelecekte sahip olunabilecekler üzerine yaşattığımız umut yatar. Bir gün zengin olma umudu, bir gün daha büyük bir ev, daha iyi bir araba alma umudu. Eşyaları güzelleştirme, daha güzel olma umudu… Bu umutlar da bizi tüketime bağlayan prangalardan başka bir şey değil aslında.

        “This was freedom. Losing all hope was freedom.”

        “Özgürlük buydu. Özgürlük bütün umudu kaybetmekti.”

        Büyük bir taşınma ile birinci dereceden yaşayarak doğruladım ki eşya kelepçedir. Eşya tüketim dünyasında araç değil amaçtır. İnsan doğası içerisinde ise yalnızca anlamsız bir tuzak. Film içerisinde en değer verdiğim iki bölümden birisi de bununla ilgili basit bir özet.

        “You buy furniture.  You tell yourself, this is the last sofa I will ever need in my life.  Buy the sofa, then for a couple years you’re satisfied that no matter what goes wrong, at least you’ve got your sofa issue handled.  Then the right set of dishes.  Then the perfect bed.  The drapes.  The rug.  Then you’re trapped in your lovely nest, and the things you used to own, now they own you. It’s only after you lose everything that you’re free to do anything.”

        “Mobilya alırsın. Kendine dersin ki, bu koltuk hayatım boyunca ihtiyacım olacak tek koltuk. Koltuğu alırsın, sonra birkaç yıl ne olursa olsun tatmin olmuşsundur, en azından koltuk meselesini hallettin. Ardından doğru yemek takımı. Ardından mükemmel yatak. Perdeler. Halı. Sonunda güzel yuvanda hapsolmuşsundur, ve sahip olduğun şeyler, artık senin sahibindir. Yalnızca herşeyi kaybettikten sonra herhangi bir şey yapmakta özgürsündür.”

        Film içerisinde verilen mesajların, kullanılan simgelerin tümüne yakınının altına imzamı atarım fakat yine de kafamı kurcalayan bir nokta hala cevap bekliyor benim için. Film içerisinde sıklıkla değinilen çürümüş yapı için bir noktada açıkça kadınlar suçlansa da, öykü içerisindeki tek kadın, kahraman tarafından kendi sorununun özü olarak gösterilse de, film genelinde bu iki nokta haricinde erkek egemen yapı sıklıkla vurgulanıyor, dövüşlerde erkekler birbirini paralıyor ve sonucunda sorunlardan da çözümlerden de bahsedilirken erkekler kullanılıyor.

        “We’re a generation of men raised by women. I’m wondering if another woman is really the answer we need.”

        “Bizler kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz. Başka bir kadının gerçekten ihtiyacımız olan cevap olduğundan şüpheliyim.”

        Benim bu konudaki fikrim, biraz iyimser olarak yaklaştığımdan olsa gerek, ironik bir yaklaşım sunulmaya çalışılmış olduğu. Sonuçta insanlık temel davranış olarak suçunu başkasının üzerine atmayı yeğlememiş midir çoğu yanlışta?

        .

        Bunlar ve çok, çok daha fazlası için “Fight Club” herkesin izlemesi, mümkünse tartışması, irdelemesi gereken bir film. Tıpkı benzer amaçla önereceğim, belgesel olarak hazırlanmış Zeitgeist serisi gibi. Zeitgeist için de ayrı bir saygı duruşu yapacağım kesin.

        Bazen eserleri keyif almak için, bazen de ilerlemek için takip etmek gerekir. Bazen sanatı keyif vermek için, bazen de ilerlemek için kullanmak gerekir.

        Bazen keyif almak gerekir fakat her zaman ileriye gitmek gerekir.