Yazar: ufak oğlan

  • İsrail’in Hedefi Hamas Değil

    İsrail dünya basınında her gün tek bir savunma ile karşımıza çıkıyor: “Hamas terörist bir örgüttür ve biz Hamas’ı hedef alıyoruz.” Bu savunma acaba ne kadar geçerlidir?

    Hamas seçimlerle başa gelen iktidar olduktan sonra bu savunma aslında geçerliliğini yitirmiştir. Benzer örneğini düşünün. Afganistan beyaz sarayı bombalasa, ardından “bizim savaşımız Amerika ile değil, yalnızca George W. Bush’un halkımız üzerinde yarattığı tehlike ile” açıklamasını yapsa nasıl anlamsız olacaksa, İsrail’in saldırılarının arkasındaki gerekçe olarak hedefini seçilmiş iktidar olarak göstermesi bu savaşın Hamas ile değil, Filistin ile olması anlamına gelir.

    Hamas’ın Filistin’de “demokratik” olarak seçilmiş iktidar olması ayrı bir tartışma konusudur fakat bu asla “demokrasi savunucusu” ülkelerin mantığında yönetim ile halkın resmen eş olduğu gerçeğini değiştirmez.

    Bu kadar açık bir yorum dünya basını tarafından muhtemelen kasten atlansa da yine de İsrail’in bugünkü düşmanı ne Hamas’tır, ne de terör. Bugünkü boyutuyla baktığımızda İsrail Filistin’e savaş açmıştır, Hamas’a değil.

    .

    not: “Demokrasi” üzerine sayısız tartışma yapılabilir. Bu yazıda genel olarak dünyaya dayatılmakta olan demokrasi anlayışı anlamında kelimeyi kullanmaya çalıştım.

  • Bonjour Monsieur (Bonjuğ Mösyö) – 2

    Bonjour Monsieur (Bonjuğ Mösyö) -1 yazısının devamı…

    .

    Bölüm 5 – Yerleşik Düzene Geçen İlk Türkler

    İlginç bir şekilde buraya gelmemizin üzerinden 6 hafta geçmiş olmasına rağmen hala arada sırada her defasında değişik birisi “alıştınız mı?” sorusunu soruyor. Cevabımız da hep benzer oluyor. Genel hatlarıyla bakarsak 2 gün sürdü buraya “alışmak”. Alışmanın tanımını kestiremediğim için bunu psikolojik ve görsel olarak alışmak olarak yorumluyorum. Sonuçta Burada 2. günümüzde otobüse binip istediğimiz yere gidiyor, gerekli alışveriş ve hayati ihtiyaçları yapabiliyorduk. Alışmak tanımı içerisinde başka ne olabilir bilemiyorum. Şöyle resme biraz uzaktan bakarsak aslında farkedilir ki herhangi bir yerde yerleşik bir düzen kurmak düşünülenden çok daha kolay. Ne biz ilktik, ne son olacağız, ne de bu bizim için son olacak…

    Fransa’ya yerleşme sürecimizi daha buraya gelmeden önce değişik bölümlere ayırarak planlamıştık. Bunun ilk adımı bir ev bulmak ve evi gerekli eşyalar ile donatmaktı ki hazır donatılmışını bularak bunu aradan çıkartmış olduk. İkinci adım “iş”ten bile olmayan bir paniğe kapılmadan benim yükseklisansımı bitirmemdi. Bu arada da bir araba bulmaya ihtiyacımız olacağı da önceki Amerika ve Paris tecrübelerimiz ile kestirebildiğimiz bir gerçekti. Üçüncü adım ise yükseklisans ve askerlik tecil işlerimi temize çıkardıktan sonra dörüp benim sözlük anlamı ile bir “iş” bulmam. Bundan sonra “yerleşik” olmak için daha ne gerekir? Evin, eşin ve işin neredeyse oralısındır sonuç olarak. Buna aslında dostları da katmak gerekir ama onların sırası henüz gelmedi. Büyük planımızın parçası olarak onlar ile buluşacağımız vakit gelince bugünlerde yaşadığımız ayrılıklar ve hasret anlamını yitirmiş olacaktır.

    Canlı yayında kamera ile göstermek nereye kadar yeterli olabildi bilmiyorum ama yine de ilk yazıda hazır olmayan ev resimlerini ekliyorum.Resimler, üzerine basarak büyütülebilir.

    .
    Bölüm 6 – Evren, Söz Dinleyen, Hafızası İyi, Çok Şakacı Biri…

    Umarım herkes doğru hayallerin peşinde doğru dileklerini doğru zamanda elde edebilir. Bizim için şimdiye kadar bu üçlüden illa ki birisi sapmaya uğramış şekilde de olsa bu cümle hep geçerliliğini korudu. Bunun yanında iyi veya kötü anlamda büyük konuşulmasının yan etkisi de yadsınamaz.

    Edilmiş sözler ile hayatın suratımıza çarptığı şakalara bir örnek de burada uzun çabaların sonunda alabildiğimiz araba oldu. Bundan birkaç ay önce şirkette Okay Pejo 106 almaya karar verdiğinde aramızda geçen bir konuşma aklıma geldi. Neden 106 almak istediğini sorduğumda Okay üniversiteye ilk başladığında insanların 106 ile gezerken ne kadar imrendiğinden ve hep 106 sahibi olmak istediğinden bahsetmişti. Ben de bu yoruma “bahsettiğin dönem yaygın olan araba 206 değil miydi?” diye itiraz etmiştim. Ardından yok 106, yok 206 derken Okay sonunda bana “Abicim ben 106 hastasıyım, yıllardır 106 alıcam diyodum. Sen kendine 206 alırsın inşallah.” demişti… Aldığımız arabanın resimleri aşağıda. Sözlerimiz ile Evren’in ilişkisi üzerine daha fazla yoruma gerek yok, ancak Okay’a benim bile aklımda olmamasına rağmen gerçekleşen dileği için bir teşekkürü borç biliyorum.

    )
    Plaka güzel denk gelmiş 🙂
    )
    Ufak darbeler neredeyse her arabada var 🙂

    .
    Bölüm 7 – Yedi Bitirdi

    Fransa ile ilgili en yaygın bilinen gerçek (ben aksini gözlemlediğimi önceden belirtmiş olsam da gerçek olduğunu zamanla öğrendim) Fransızlar’ın ısrarla Fransızca konuşmaları. Burada Fransızlar ile ilgili başka bir gerçek de bürokrasiye bağışıklıkları olmaları. Hayatınızda Türkiye’de herhangi bir resmi işi en yavaş yaptığınız, en uzun süre bir evrak beklediğiniz işleminizi düşünün… İşte o işlem buranın normal seyri…

    Öyle bir yapı ki internet bağlanması bir aydan fazla sürüyor, bankalar iş yapmamak için bahane arıyor, müşteri hizmetleri diye bir kavram hizmetten çok uzak ve bütün bunlara rağmen herhangi bir evrak işinde sinirlerine hakim olmayan vatandaşı “biz böyle yapıyoruz bu işi”, “senin o iş olmaz” gibi anlam ve alakadan uzak cümlelerle kestirip atıyorlar.

    Banka işlemi yapmak için illa gereken bankamatik kartının bize “posta” ile gelmesi hızlı da olsa kart olmadan herhangi bir işlem yapılmıyor olması işleri yeterince anlamsız yere erteletti en baştan. Daha sonra kartı yutan makinenin şubesinde kart Nesli’nin adına olduğu için kartı bana vermek istemeyen banka görevlisi “kart yok burada dilekçe yazın yeni kart isteyin” şeklinde başından atmaya çalıştı. Nesli ne zaman bankadan bir hizmet istese en 2 günden açılan tahmini işlem süresi araba için yazacağımız çek için 7 günü buldu. Aynı işlem için Usman’a anında imzalayıp vermi olmalarına rağmen bize 7 günlük olanı denk geldi. Zaten çoğu işlem biraz da şansa bakıyor tahminimce bankalarda. Hepsinin günahını almayalım, ileride doğru bankayı bulacağımızı tahmin ediyorum.

    Bütün bu bürokrasi yetmezmiş gibi Fransızlar’ın en belirgin özelliklerinden birisi de sanıyoruz ki asla “bilmiyorum” diyememeleri. Bazen yol sorduğunuz kişiler bile cevabı bilmemelerini hazmedemeyip sizinle azimle dolanıp arıyor, bazen gerçekten bilerek size yardımcı olmak için kolunuzdan tutup götürüyor. Aradaki farkı asla bilemiyorsunuz. Adam biliyor mu, yoksa biliyor gibi mi yapıyor? Aynı süreç benim oturma iznim için de geçerliydi. Kime sorsak sağlık sigortasını nasıl yaptıracağımızı değişik bir cevapla karşılaştık. Uzunca bir süre oturma izni için sosyal sigorta, sosyal sigorta için de oturma izni gerekiyor diye anlamsız bir kilitlenme yaşadık. Sonunda 184üncü defa farkettik ki elin ayağın tutuyor, ağzın laf yapıyorsa herşeyi kendin öğrenecek, kendin halledeceksin… Türkiye’de de durum buydu, burada da aynen buymuş… Dün gidip kaynağına, İngilizce bilen bir çalışan bulduktan sonra işin aslını öğrendim. Şimdiye kadar bize gerçekten yardım etmek amaçlı bilgi veren kişilerin büyük çoğunluğu yanlış bilgi vermiş… Ne de olsa onlar asla “bilmiyoruz” diyemiyorlar, tahminlerini cevap olarak veriyorlar.

    “Bilemiyoruz” kavramının da elbet bir istisnası vardı… Tabi ki bankalar… Birbirinden bağımsız 2 şubede banka çalışanları bilgi almak için sorularn sorulara “bilmiyorum” dedi. Bir banka çalışanı bir çekin kaç günde çıkacağını veya bankamatiğin kartı neden yutmuş olabileceğini “bilmiyor” ise yapabileceğiniz tek şey biraz daha sabır tecrübesi edindiğinize şükretmek olabilir. Kim demiş illa Tibet’e gitmek gerek diye?

    .

    Devamı elbet gelecek…

  • Ochkam’ın Usturası (Occam’ın Usturası)*

    Ustura kullanmak meziyettir. Nasıl kullanılacağını iyi bilmek gerekir…

    İsrail Gazze’de katliamını sürdürürken, Türkiye’de İsrail düşmanlığı arttıkça artıyor, boykot çağrıları başlıyor, Filistin’e yardımlar toplanıyor. Bizim içimizde aslında iki kesim var fakat aynı yöne baktıkları için henüz ortaya çıkmıyor. Birinci kesim Filistin’deki “haksız masum katliamına” karşı, diğeri de “Müslüman kardeşlerimizin Yahudiler tarafından katline” karşı. Bu konuyu yazıyı iyice uzatmaması için şu an tartışmamayı tercih ediyorum.

    Dünya’da durum daha farklı. İsrail Gazze’de “kendini savunmaya” devam ederken, Dünya da baskın iki gruba ayrılıyor.

    Birinci topluluk İsrail’in arkasında. Gerekçeleri Hamas’ın terörist bir grup olması ve olacakları bilmelerine rağmen İsrail halkına karşı kışkırtıcı saldırılarını sürdürmüş olmaları. İsrail’in masumların arkasına saklanan bu “korkaklar”a saldırmaması Dünya’da tüm terörist örgütlere masumların arasında saklanırlarsa “paçayı yırtacakları” havası verecektir, o yüzden İsrail “kendini savunmakta” haklıdır. Ayrıca Hamas İsrail’i kışkırtarak masumların ölümünde birincil sorumludur. Bir de Hamas’a İran’da Ahmedinecad’ın destek vermesi de ayrı bir bahane. Sonuçta Ahmedinecad da terörü destekliyor, nükleer silahlar yapıyor, Venezuella, Rusya ve Çin gibi ülkeler ile bir işler çeviriyor…

    İkinci topluluk ise genelgeçer insan yapısında, ezilenin yanında, güçlünün karşısında. İsrail’in tüm Dünya çapında kötü bir izlenimi var. Amerika ile İsrail arasındaki ilişki Dünya’nın her yerinde Türkiye’de olduğu kadar sorgulanıyor. Bu sebeple İsrail’in tavrından Amerika’ya tepki doğuyor, masumları öldürmeleri, BM yardım ekibine de saldırmaları, ambulansları bombalamaları hep öfke ile karşılanıyor. Bu kesimin düşünceleri genel insani kaygılar ve birilerinin bir çıkar uğruna masumları öldürmesine duyulan öfke.

    Bu konuda asıl sorun yaşananların arkasında ne olduğu değil, önünde ne olduğunu görmememiz. Bu konuda Türkiye’de her zaman olduğu gibi ileriye değil geriye bakılarak, İsrail’in işgal veya katliam peşinde olduğu söyleniyor. Bu elbette ki bir olasılık fakat iş aslında bundan çok daha karmaşık olabilir. Bu konuda da değişik fikirler Dünya’da dolaşmaya başladı.

    Bir fikir, İsrail’de seçimlere çok az kalmış olmasından dolayı hükümetin halkın milliyetçilik duygularına hitap ederek oy kazanmaya çalışıyor olması. Bunu her ülke zaman zaman yapar. Ülkede birlik için bir düşman yaratılması veya eski bir düşmanın yeniden körüklenmesi az rastlanan bir şey değil, en sık kullanılan yöntemdir.

    Diğer bir fikir, İsrail’in Amerika’da Obama başkanlık koltuğuna oturmadan 25 gün önce bu sürece girilmesinin, İsrail’in Obama’nın yenilikçi, uzlaşmacı ve anlayışlı tavrının olası kısıtlamalarını engellemek için Obama’ya erken “rest çekme” hareketi olması. Burada hemen bir not düşeyim, bu fikri savunanlar Obama’nın gerçekten Dünya üzerinde değişim yaratacağına da inanıyorlar. İsrail Obama’ya rest çekerek asıl patronun kim olduğunu göstermeye çalışıyor da olabilir, Obama’ya seçimlerde destek veren yahudi kesimi hatırlatıyor da olabilir.

    Benim en sevdiğim ve mantıklı bulduğum fikir ise bu iki fikrin dışında, aslında kulağa çok masum görünse de uzun vadede çok daha vahim kitlesel uyutmalara yol açabilecek bir senaryo. Bu senaryoya göre Obama başkanlık koltuğuna oturur oturmaz İsrail’i durdurmayı başaracak ve Amerika ve İsrail karşıtı çevreler tarafından, Obama’ya oy veren kitleler tarafından anında kahraman ilan edilecek. Bu durumun arkasındaki kara tabloyu görebiliyor musunuz?

    Obama gelir gelmez İsrail’i durdurursa fena mı olur? Elbette fena olmaz fakat İsrail zaten Filistine kara harekatına başlamadan önce Amerika’dan onay almıştı. Bunu Dünya basınında resmi olarak gördük. George Bush (ki halen ABD başkanıdır kendisi) açıklamalarıyla İsrail’e desteğini dile getirdi. Bu durumda Amerika’daki yönetim yapısını bilmeyenler hemen Bush kötü, Obama iyi ayrımına giderek Obama’nın gelip bu işe bir son vermesini sevinçle karşılayabilirler. Eğer önümüzdeki 20 gün içerisinde olacaklar bu ise durum aslında çok vahim demektir. Amerika tüm Dünya’da Obama desteklensin diye zavallı masumları İsrail elinden katletmiş demektir. Obama için yürütülen sevgi ve inanç kampanyası Amerika’yı zaten aşmıştı, bu şekilde körüklenecek demektir. Bundan sonra (muhtemelen bir dönem daha seçilecek) Obama 8 sene boyunca ne derse biz kuş gibi lokmaları yutacağız demektir. Amerika Afganistan’a yönelip orayı Dünya uyuşturucu merkezi yapmayı garantilediğinde iş işten geçmiş olacak demektir. “Büyük Orta Doğu Projesi” kapsamında son adım olan, Orta Doğu’da Amerika’nın sevilmesi ve desteklenmesi için gereken her koşul sağlanmış olacak demektir.

    Burada hemen not düşmek gerekir elbette. Büyük Orta Doğu Projesi hala tartışılabilir. O konuda yorum yapmak istemiyorum. Obama gerçekten başa gelip İsrail’e bir dur diyebilir. Bu da kulağa oldukça mantıklı geliyor. Fakat biz yine de her olasılığı aklımızda tutmalıyız ki uzun vadede olayların örgüsünden sonuçlar çıkarabilelim. Eğer yalnızca bize sunulan mantıkla bakarsak, yalnızca bize sunulan hayatı yaşamış oluruz, bu da özgürlük değildir.

    Benim kişisel fikrim ise, İsrail’in Amerika’nın 1 ay sonra başa gelecek başkanından habersiz, plansız, rest çekmesi olası değildir. Bir Amerikan başkanının görevinin son 1 ayında sonraki başkana ters düşecek hamlelere izin vermesi olası değildir. Amerika’da sistem başkanlarüstü yürür, yürütülür. Başkanlar yalnızca halka sunulan yüzdür. Savaş gerekliyse hırçın, düzen gerekliyse samimi yüzler başa gelir. Oyun değişmez, değiştirilmez. Değiştirmeye çalışan başkanların sonları da hep vahim olmuştur. Bu sebeple artık Dünya politikalarında Ochkam’ın Usturası* geçerli değildir.

    Ustura kullanmak meziyettir. Nasıl kullanılacağını bilmeyenler, kendi elleriyle kanlarını akıtırlar…

    .

    .

    * Ochkam’ın Usturası (ya da Occam’ın Usturası) : Ünlü bir mantık bilimi kuramı. Bir durumu açılayacak birden fazla fikir varsa, doğru olan büyük olasılıkla en basit olanıdır diye varsayılır. Bilim dünyasında genel olarak kullanılan bir söylemdir.

  • Bey Hu De

    beyhude çabaların
    boşuna didinme
    yalnız
              Bey Hu de

    ne gök ne ayakta
    ne elde ne başta
    yalnız
              en başta

    ne yazı ne kitapta
    hangi dilde ne yönde
    yalnız
              en önde

    ne diz ne belde
    bir iz de nerelerde?
    yalnız
              görende

    De, de de
    nereye kadar ya Hu?
    yalnız
              kalbinde

    sevsen de bana gülsen de
    bilsen de bilemesen de
    duysan da göremesen de
    aslında herşey
                        Bey Hu de.

    .
                                 ufuk.

  • İkinci Kurtuluş Savaşı’na Kalmadan

    Az gittik uz gittik… Dere tepe düz gittik. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık ki, ne görelim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişiz!..

    Anonim de olsa, masal da olsa aslında geçen 70 yıl 2 ayda başımıza gelenin özeti bu sayılır. Ülke olarak konmuş hedefleri o ilk on yıldaki hızdan çok uzak, sanki az zamanda çok işler başaran biz değilmişiz gibi, sanki demir ağlarla yurdu ören biz değilmişiz gibi, olağan hızımızla ilelebet yavaşlayarak başarmaya devam ediyoruz. İlelelebet muhafaza ve müdafaa etmemiz gereken şey sanki bilmeden, görmeden aynı yöne doğru gitmekmiş gibi, önümüzdeki dev duvarı artık iyice dibine girmiş olmamıza rağmen hala inadına görmeyişimiz, gösterilmeyişimiz marifetmiş gibi, bunca yıldır yapılan herşey sanki “devrin gerekleri” imiş gibi aldanarak geçti işte bir 70 yıl, ve 2 ay.

    Düzen kurulmuş, düzeni kuran kişi bize başarısının sırlarını açık açık anlatmış, çeşitli yerlerde mesajları, püf noktaları vermiş. Biz gitmişiz her zaman yaptığımızı yapmışız. Kendini herhangi bir konuda inançlı sanmanın masum saflığına yenik düşmüşüz. Ne açıp kaynağını okumuşuz, ne de olayların gelişimine bakmışız. Bize söylenenle yetinip, o çok sevdiğimiz, çok değer verdiğimiz inancımızı korumak için dost bildiğimiz fikir güvelerimize zarar verebilecek gerçekleri irdelemekten korkmuşuz. Üstüne üstlük bu acı durum yalnızca devlet işlerinde değil, inançlarımızdan yeme alışkanlıklarımıza, ekonomimizden futbolumuza kadar işlemiş. Değer verdiğimiz kavramlara en ufak şüphe konmasın diye öyle güzel alışmışız ki birilerinin bizi oyalamasına, yönlendirmesine, uyutmasına…

    “Sovyetler Birliği bugün dostumuzdur, müttefikimizdir. Onun bu dostluğuna bugün ihtiyarcımız vardır. Ama bir gün Sovyetler Birliği de Osmanlı gibi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanacaktır. Sovyetler Birliği içinden bizimle dini bir, dili bir, tarihi bir olan kardeşlerimiz vardır. Biz, o günlere hazır olmalıyız! Hazır olmak oturup beklemek değildir. Onlar bize gelemezler, biz onlara gitmeliyiz. Köprüler kurmak gerekir. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, kültür bir köprüdür” – Mustafa Kemal ATATÜRK (29 Ekim 1933).

    Sovyetler Birliği 1991 yılında parçalandı. Çoğu insanın ilk tepkisi 58 yıl önce bunu söylediği için, 58 yıl sonrasını öngörebildiği için, 58 yıl kimsenin o an gelene kadar inananamadığını o daha ortada ne fol ne yumurta varken söylediği için Atatürk’e hayranlık duymak oluyor. Hemen ardından yanılsamamız yine başlıyor. Hayranız, ona saygı duyuyoruz, dalıp gidiyoruz. Asıl anlatılmak isteneni, söylenenleri kaçırıyoruz.

    Atatürk’ün asıl vasiyeti maneviydi, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının iyiliği için verdiği öğütler, açıkça dile getirdiği isteklerdi. Biz bugün çoğunlukla “Nutuk” isimli yegane kaynağın yalnızca son sayfasını okullarda görüyor, ciltlere sığmayacak yorumlar çıkabilecek bir kitabı es geçiyoruz.

    Birleşmiş Milletler gibi en üst düzey uluslararası birlik için bile “Başvurmayı düşünmüyoruz fakat davet ederlerse katılırız” diyebilmek için Dünya’nın en gelişmiş devleti olmak gerekmiyor aslında. Vaktinde Atatürk bunu yaptığında Türkiye Cumhuriyeti topu topu 10 yıllık bir devletti ve az zamanda ne kadar çok işler başarmış olsa da yine de çağa yetişme telaşı sürüyordu. Atatürk, ne devleti gelişsin ve kalkınsın diye böyle bir birliğe başvurdu ne de Türk halkının kendi başaramadığı bir şeyi birlik yardımıyla başartılmayı kabul etti. Gerek görmedi, yoktu da.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugün “medeni” ve “gelişmiş” bilinen çoğu ülkeden önce bazı adımları attığını hatırlamak gerek. Dünya üzerinde hiçbir devlet her konuda önder olmamıştır fakat 10 yılda çoğu ilki gerçekleştirebilen de olamamıştır. Önemli olan asla çağı yakalamak değildir, önemli olan çağın önüne geçmek, ona şekil vermektir. Aksi takdirde olsa olsa kaderimiz kuklalık, kölelik veya sömürgelik olacaktır, ki yerine göre hepsi halihazırda barındırdığımız özelliklerdir.

    Düştüğümüz yanılsama, seçim yapmak zorunda olduğumuzu zannetmemiz. Yapmamız gereken ne sağa ne sola bakmak. İleriye gitmek için ne sağdan ne soldan kopya çekmemiz gerekmediği gibi, başkalarının “ileri” tarifini de kendimiz için kabullenmemiz cehaletten başka bir şey olamaz. Bunun en güzel örneklerini de bize dünyadaki yaygın parasal yapı sık sık veriyor. Burada da en başa dönüp her zamanki gibi sevdiceğimize bir dokunan olmasın diye görmezden geliyoruz.

    Bu gidişle önümüzde iki ihtimal var; ya bir gün takılıp düşeceğiz ve başımızı taşa vurunca farkedeceğiz ki takıldığımız bize çelme takanlardan başkası değilmiş, ya da takılmadan hemen önce farkedeceğiz. Her iki durumda da ne yapacağımız o an oluşacak toplumsal tepkilerden başka şekilde belirlenmeyecek. Ya ikinci bir kurtuluş savaşını parasal ve manevi olarak vereceğiz ya da ilkinde devrin manda ve sömürge baskısında boğulmuş Osmanlı’nın hasta vücudunun ağırlığı altında savaşarak kazandığımız özgürlüğümüzü çağdaş mandacılara geri teslim edeceğiz.

    Bugün ise yapabileceğimiz tek şey var, o da farkındalığımızı arttırmak. Kendi kendimize aslında büyük resim içerisinde hiçbir önemi olmayan konularda tartışarak değil, yapay savaşlar vererek değil, şişirme kahramanlar ve sahte düşmanların peşine düşerek değil… yalnızca bilgiyi arama dürtüsünü yayarak bizi bekleyen tehlikeden kurtulabiliriz. Bilgi değişken ve devingendir, tarih her zaman taraflıdır, haberler çoğu zaman eksik ve yetersizdir. Kalıcı olan tek kurtarıcı, aklımız, mantığımız ve araştırma dürtümüzdür. En hakiki mürşit yine ve her zaman yalnızca ilim*dir…

    İlk adımı hepimiz zaten bilmiyor muyuz?

    “İkra **.”

    .

    .

    .

    * İlim: Bilgi, ayrıntı, özellik, nitelik, hassasiyet anlamında kullanılmıştır.

    ** İkra : Arapça’da, okumak, tekrar etmek, yaymak, ilan etmek, yaklaşmak/yakınlaşmak anlamlarına gelen Qara’a sözcüğünden türemiş emir kipi içeren sözcük. Hz. Muhammed’e inen ilk vahiydir. Genel olarak sadece “oku” anlamıyla bilinir.