Yazar: ufak oğlan

  • Bismillahirrahmanirrahim – 2

    1) Hepimiz Tanrı’ya inanırız.
    2) Bütün dinler “bir”dir.

    İslam, Hristiyanlık, Musevilik, Budizm, tüm türevleriyle şamanizm, paganizm, doğa tanrıcılık, çok tanrılı dinler, bilimcilik… Kabul edelim ki hangi dine ait olduğumuz insanoğlu nüfusu üzerinden konuşursak 99%, nerede, ne zaman ve nasıl doğup büyüdüğümüzle doğrudan ilişkilidir. Kendi inancını seçen, değiştiren insanların oranı yok denecek kadar azdır. Çoğunlukla tercih edilen yöntem ya verileni kabul etmektir (ki bunun saygınlığını ayrıca tartıabiliriz) ya da sunulanı biraz dinledikten sonra biraz ihtiyaç biraz da üşengeçlik ile sahiplenmektir. Her iki durumda da vurgulamak istediğim, inancı sahiplenmeden önce kabul ediş yoludur. Karar vermek bu kadar kolay mı olmalı? Zor mu olmalı? Yoksa aslında pek de önemi olmama ihtimali var mı?

    Hangi dine inanılırsa inanılsın, işin sırrı “öz”e ulaşmakta. Tanrı, Buda, Zeus… ne isim verirsek verelim anlaşılmak istenen varlık “öz” anlaşılmadan asla kavranamayacak ve ne yapılırsa yapılsın, herşey nafile olacaktır. O halde nereden başladığımız veya nasıl başladığımız önemini yitirmiş olmaz mı? Kutsal yolculukta asıl önemli olan nereye ulaşmaya çalıştığımızdır. Nereden, nasıl ve ne zaman yola çıktığımız aslen önemsiz, nereye gittiğimiz önemlidir. Meşhur sözü hatırlayarak, “Ne oldum?” değil, “ne olacağım?”a bakılmalıdır.

    Her inanç sistemi değişik yapılarda kurulmuş, değişik kurallar ve uygulamalar ile desteklenmiş ve değişik kaynaklardan bize ulaştırılmıştır. Buna rağmen her din ortak “bir nokta”ya sahiptir: “O”. Herşeyin kaynağının “bir” olduğu, herşeyin O’ndan geldiğini belirtmeyen tek bir din bile yoktur.

    Bütün dinler tek kaynaktan gelmiş olsa da insanoğlu her nasılsa bir türlü aynı kaynaktan çıkan suyun tadının aynı olabileceğine ikna olamamıştır bir türlü. Kaynak aynı, su aynı. Aradaki bunca kavga kimin içtiği suyun kaynağa daha yakın, daha az kirlenmiş olduğunu ispatlamak için mi acaba? Yoksa başka sebeplerle birileri bazılarını uyuşturarak kandırıyor mu?

    Gerçekten doğru olması ihtimalinde hepsinin tek kaynaktan gelmiş olduğu apaçık olan bunca din arasında ortak noktalar, benzerlikler sayısız. Eski Mısır’daki Horus ile İsa’nın bazı hikayelerinin birbirinin aynası olması, nirvana’ya ulaşmak tanımının “hidayete ermek” ya da “olmak” ile benzerliği, Zeus ve oğullarının toplu olarak ile Esmaü’l Hüsna’yı andırması ve bu benzetmeye paganism ve şamanizm inançlarının yakından dahil edilebilir olması… Yıllardır naçizane oluşturduğum birikim ile bunların üzerine ekleyebileceğim onlarca diğer örnek ve kim bilir daha neler…

    Kaynak tek, hedef tek, yol farklı gözükse de ortak ve verilen bilgiler benzer. Peki bu kavga, kendini beğenmişlik ve cahil ukalalığı nicedir?

    Bu konu üzerinde biraz daha düşündüğümüzde farkedilecektir ki asıl sorun ortak yönlerin yok sayılarak dinlerin birbirinden farklı adledilmesinden ziyade, dinlerin içerdiği bilgilerin harmanlanmamasından doğan muazzam ilim israfıdır. Bunca insan kendi dinini, o dine ait ilmini geliştirmeye, öğrenmeye çalışırken, diğer kaynaklardan başka şekillerde akan bilgi olan tufanını gözden kaçırmaktadır. Her ne kadar benim şahsi fikrim her müslüman gibi Kur’an içerisinde her cevabın bulunuyor olması ise de, inancım odur ki bizim tek kaynaktan elimizdeki kısıtlı bilgiler ile elimizdeki sırları çözmemiz bir ömre hatta yüzyıllara sığmayacak bir girişimdir.

    Kaynakların birleştirilmesinin ilim birikimini hızlandırmasının yanısıra en önemli getirisi de hatalı bilgilerin, hurafelerin, insan uydurması etmenlerin aradan elenmesi olacaktır. Her ne kadar Kur’an değişmemiş ve de her cevabı barındırıyor olsa da hepimiz biliyoruz ki birileri çıkıyor ve zaman zaman esas kaynakta yazmayan, asla bahsi bile geçmeyen bir yorumla kitleleri gereksiz bir mücadeleye sürüklüyor. Aradan yüzyıllar ve yüzlerce yorumcu geçtikten sonra bu bilgi birikimi sıfat değiştirerek, dinin kendisi olarak algılanmaya başlanıyor. Sonrasında cesareti olan varsa çıksın ortaya, ayıklasın pirincin taşını.

    Hurafeler ve yorumdan kaynaklanan kural uydurmaları yalnızca bizde var sanılmasın. Hurafeler ve abartılı yorumlar konusunda bazı hristiyan cemaatlerinin eline kimse su dökemez. Elbette ki burada bundan teselli bulmamalıyız, hatta tam aksine bu durumdan daha da irkilerek aslında ne kadar dikkatli olmamız gerektiğinin farkına varmalıyız.

    Konuyu daha fazla etrafa serpiştirmeden özetlemek için söyleyebilirim ki bir “O” vardır ve ikincisi olmadığından insanoğluna gönderilmiş her bilgi aynı kıymettedir. Burada ayıklanması gereken bilgiler değil, insanoğlunun eline düştükten sonra asıl bilgilerin ne hale geldiğidir. Asla unutulmamalıdır ki her bilgi insanoğlu tarafından ister istemez çarpıtılmaya mahkumdur.

    Herkesin aslında bir “O” inancı olduğunu, bütün bahsi geçen “O”nların aslında “Bir” olduğunu ve bu tek kaynaktan gelen tüm bilgilerin aynı olduğu fakat insanoğlunun (iyi veya kötü niyetli) müdahaleleriyle bulanıklaştırıldığını vurgulamaya çalıştım. Umarım bu iki yazılık girişin ardından derin konuları açık açık bir çok yazı ile derlemeyi başarabilirim.

    Yolumuz açık olsun.

  • PKK Neden Bir “Terör Örgütü”dür?

    Halen dünya çapında yaygın olarak kabul edilmiş bir tanımı olmayan bir kavram olan “terör”ün bu kadar sık kullanılıyor olması, konuya açıklık getirilmesi ihtiyacı doğuruyor olabilir. Terör için yapılan tanımlar genellikle düzenin dışından gelen, şiddet veya şiddet tehdidi içeren, çoğu zaman can ve mal kaybına yol açan eylemleri örnek alarak yapılmakta. Peki bu tanım iki taraflı yorumlanabilen bir tanım mıdır? Her can ve mal kaybına yol açan eylem “terör eylemi” midir? Her şiddet “terör” unsuru mudur? Her düzen karşıtı hareket “terörist hareketi” midir?

    İnsanlık tarihi savaşlarla başlamış, savaşlarla anılarak sürmektedir. Tarih yanılsamasında kazananların kahraman, kaybedenlerin başarısız ilan edildiği bir süreçte dökülen kanların, yıkılan ulusların, parçalanan milletlerin hesabını kimse yapamaz. Bu kadar kan dökülmüş bir tarih için de genel yargı her zaman geniş kitlelere hitap edecek bir “fayda” uğruna bu canlara kıyılmış olmasıdır. Tarihte neredeyse hiçbir savaş sebepsiz yere başlamamıştır. Her nasıl oluyorsa insanlar birbirlerini çok mühim sebeplerden veya çok önemli kitlesel kazançlardan dolayı öldürmüştür. Bir çok örgüt “özgürlük” adına savaşarak kitleleri öldürmüş, bir o kadarı da “özgürlüklerini tehdit altından kurtarmak için” karşıt “güç”leri katletmiştir. İki “özgür” ulus çok defa “daha özgür” olmak için birbirine girmiş, çok zaman insanlık kaybetmiştir.

    Cana kıymak, kitleleri öldürmek, savaşa sebebiyet vermek bugün neredeyse kimse tarafından tek başına “terör” tanımı olarak kabul edilmez. Örneğin IRA, bir çok can ve mal kaybına yol açan eylemlerde bulunmuş, büyük bir destek görerek varlığını sürdürmüş ve bir nebze de olsa terörist damgasını üzerinden hafifçe silmeyi başarmıştır. IRA, daha önceleri “kendilerinin” olan bir vatanı geri kazanma, sömürgeden kurtulma mücadelesi verdiği iddiasını Dünya’ya duyurmuştur. IRA yalnızca, can ve mal kaybına yol açan, planlı eylemler gerçekleştiren bir örgütün bile bir kesim tarafından “terör” olarak adlandırılmayabileceğinin yaşayan örneğidir.

    Kitlesel şiddet eylemleri ve tehditler tarih boyunca yaşanmıştır. Meşru zeminlere dayandırılmasına rağmen insanlık ayıbı olan bu tür eylemler çok zaman devletler tarafından planlanmış olduğu iddiasıyla karşı karşıya kalmıştır. En masum örneği ile, orta çağ ve yeni çağda yakılan veya zindanlara kapatılan hasta insanlar bile kitlesel şiddete mağruz kalmıştır denebilir. Fransız İhtilali, niyeti ne olursa olsun muhtemelen gelmiş geçmiş en kanlı şiddet eylemlerinden birisidir. Sonuçları muhteşem olsa bile, Kurtuluş Savaşı, en azından o dönem için “Hasta Adam”’ın başına gelebilecek en şiddetli tehdit unsurudur.

    Kitlesel şiddet, düzeni tehdit etmek veya kitlesel hareketler, istisnai olarak da olsa kötü sonuç vermeyebileceği gibi, bir ihtimal meşru ve haklı dayanaklara sahip bile olabilir. Maalesef bu ihtimal, çoğu örgüt tarafından da sömürü malzemesi ve duygusal tuzak olarak kullanılmaktadır.

    Bizim için bu konunun özü, sağ ayak topuğumuzdan dadanmış bir parazittir. PKK ve türevi birçok değişik isim ve örgütsel uzantı ile otuz yılı aşkın süredir bölgedeki tüm halkların duygularını ve kaynaklarını emerek çoğalmakla cebelleşen bu mahluk için tek bir tanım yapılmıştır: “Terör”. Bu tanım kabul edilmeli ve masumlar tuzaktan kendini kurtarmalıdır.

    PKK bir terör örgütüdür. Davaları “özgürlük” değildir, çünkü daha önce asla varolmamış bir devlettir hedeflenen. “Adalet” söylemi inandırıcı değildir, sağlanmış huzuru bozmak ne adalettir ne de adil bir insanın eylemidir. “Eşitlik” ve “refah” tuzaktır, vaadedilen refah kölelik, bahsi geçen şartlarda eşitlik cinayettir. Eylemleri isyan veya direniş değil, cinayettir.

    PKK, kıydıkları canlardan dolayı değil; verilen zarardan, insanları kandırmasından değil; amaçlarından , düzene karşı olmalarından hiç değil… Hepsini birden yaptığından dolayı bir “terör örgütü”dür. Eylemlerin ayrı ayrı isimleri ve cezaları ağırdır fakat hepsi birlikte olduğunda, bu kez adı “terör”dür. Bu saatten sonra da bu ne değişecektir, ne de değişme çabaları inandırıcı olacaktır.

  • Tarih-i Yalan

    Tarih taraflı ve göreceli bir “bilim”dir. Bilim olmak için her ne kadar tarafsızlık ve evrensellik kavramlarını barındırmasa da, tarih de bir noktada gerçekleri barındırır. Yorumları ise, tarihin doğası gereği taraflı ve görelidir.

    Tarih büyük imparatorları anlatır, yenilenlerin hükümdarlarını ise değinmekten öte anmaz. Tarih kazananların doğrularını şişirir, yenilenlerin hatalarından dersler üretmez. Tarih “kalan sağlar” için “bizimdir”, geride bırakılanlar için ise çoğunlukla utanç tablosu.

    Tarihte “büyük” adledilen liderler nedense hep zamana direnebilenlerin tarafındakilerdendir. Tarihte “önemli” hareketler her nasılsa hep günümüze en yakın hareketlerdir. Tarihte her nasılsa hep en çok kişinin kabul ettiği doğru sayılmıştır. Halbuki bilimsellik, herkes Dünya’yı düz bir levha sanırken aslında onun yuvarlak olduğunu ısrarla söyleyebilmektir. Bilimsellik, herkes büyücülükte, cadılıkta, azizlikte cevabı ararken maddeyi kullanarak kutsal güzelliğin sırlarını çözmeye çalışmaktır. Bilim, tarafsız, evrensel ve yanılabilmiş olduğunu kabul edebilenlerin eseridir.

    Tarih taraflıdır, değişkendir, (söz meclisten dışarı) biraz da dalkavuktur.

    Tarih günden güne değişir ve zaman ve mekana bağlı olarak kim baskın çıkarsa onun tarafındadır. Tarih kişiye ve amaca göre yoğrularak, aynı olaydan belirli bir amaç doğrultusunda her defasında değişik anlamlar çıkartabilir. Tarih, yorumlayanın bilgisine, bakış açısına ve biraz da içgüdülerine göre şekillenebilir. Değişkenliği gerçektir. Tarih, gerçek değildir!

    Tarih, Amerika’yı Kolomb’un keşfettiğidir. Ne Amerika’yı aslında Viking denizcilerin keşfettiği gerçeğinden bahsedilir, ne de Kolomb’un aslında Amerika’ya değil, bir adaya çıktığından. Bu örnekte tarih, baskın olan kültürün emrindedir.

    Tarih, medeniyetin Avrupa’da doğduğudur. Ne Asya’da biriken bilimsel hazineden bahsedilir, ne Mısır’daki uygarlıktan, ne de Güney Amerika’daki gelişmiş toplum yaşamından. Medeniyet her nasılsa bugünkü baskın medeniyetlerin atalarından doğma büyümedir.

    Tarih, örnekleri sayısız aldatmaca ile süslenmiş, kitleleri istenen kıvama indirgemek için şişirilip çarpıtılmış hikayelerle doludur. Gerçek ise çoğu zaman, yalnızca kimseye dokunmadığı takdirde tarihteki yerini alabilmiştir.

    Örneklerden yola çıkarak farkına varmamızı öngördüğüm şey “bize anlatılan herşeyin uydurma olduğu” asla değildir. Belki de Dünya üzerinde tarih kültürü açısından en şanslı toplumlardan birisiyiz. Elimizdeki kaynak ve köken çeşitliliği, köklü tarih bilinci ile uygarlıklar ötesi Anadolu birikimi ve bütün bunların üzerine dönemsel olarak coğrafi konumumuzun önemi ile sayılı “tarih” yorumlama kaynaklarından birisiyiz. Dileğim, bu birikimin yardımı ile, nadiren toplumlar tarafından yorumlanabilecek bir gerçeği farkederek, “Dünya’ya dayatılan tarihin yorumlar ile kirletilmiş olduğu”nun farkına varmamızdır. Tek yapmamız gereken saf ve temiz duygularımızı bir kenara bırakıp, içinde bulunduğumuz resme biraz daha uzaktan bakarak ayrıntıları yakından incelemekten korkmamamızdır.

    Tarih, gerçekler ve aldatmacaların harmanlanıp, süslenerek anlatıldığı bir efsanedir. Her efsanede olduğu gibi gerçeklik payını aradan süzmeden olan bitenin özünü kavramamız mümkün olmayacaktır.
    .
    .
    Not: Elinden geldiğince tarafsız çalışan ve bilgi birikimleri ile, bahsettiğim “gerçeğin yolu”nu hepimiz için zar zor da olsa aydınlatmaya gayret eden tarihçileri saygıyla eleştirinin dışında tutmalıyız.

  • Bismillahirrahmanirrahim – 1

    1) Hepimiz Tanrı’ya inanırız.
    2) Bütün dinler “bir”dir.

    İddialı söylemler olsa da bu fikirlerin dayanaklarını sunmaya hazırım. Aslında sayısız yazı yazabileceğim bir konuda ilk yazılarımı ardarda yazarak bir yerinden başlamış olmak istediğimden iki temel fikri paylaşarak açılış yapmak istedim. İki aşamada genel hatlarıyla değinip geçmek istediğim bu temel fikirleri iki yazı halinde açıklamak ve ileride yavaş yavaş (konunun içeriği ve kapsamı gereği) ayrıntılarından bahsetmek istiyorum.

    “Hepimiz Tanrı’ya inanırız.” Bu sözün açıklaması aslında basit bir çocuk bilmecesi yaklaşımı ile de bulunabilir. Burada ilk ele alınması gereken, “Tanrı” sözcüğünün özünde yatan anlamdır. Tanrı, eski Türkçe bir kelimedir ve yine bu coğrafyada sıklıkla kullanılan ortadoğu kökenli “İlah” kelimesi ve batıda sıkça duyduğumuz “God” kelimelerinin eşanlamlısıdır. Aslında net bir tanım değildir ve özünde inanılan en kutsal ve üst kudret ve güç kaynağı ne ise, genellikle onu temsil eden sözdür.

    Müslümanlık bize tek ve asıl Tanrı kavramını “Allah” sözcüğü altında toplar. Kökeninin “La İlah” olduğu yaygın şekilde savunulur ki bu da İngilizce’de “The God”, Türkçe’de yaklaşık olarak “Tanrıların Tanrısı”, “O” veya “Asıl Tanrı” arası bir tanıma denk gelir. Eski Mısır’da bu tanıma en yakın tanrı, “Ra” ismi ile anılır. Aslında Güneş tanrısı olarak anılsa da müslümanlıktaki esmalardan “Rahim”e denk gelir. Burada çoğu zaman düşülen yanılsama çok tanrılı dinlerde tanrıların ayrı ayrı olduğu varsayımıdır. Bu konuya diğer yazılarda değinmek üzere uzatmadan Antik Yunan mitolojisine ve oradaki üstün tanrı “Zeus”a geçmek istiyorum. Tanrıların babası, en kudretlisidir Zeus. Biraz daha kuzeye gittiğimizde de Viking tanrısı “Thor” o bölge mitolojisinde insan yapısındaki tanrılardan en önemlisi olarak karşımıza çıkar. Burada yine ayrıntısına girmeden belirtmeliyim ki Thor ile Zeus aslında aynı yapıda değildir. Zeus Tanrıların başındadır fakat Thor tanrıları yönetmez, yönlendirmez. Yanlızca en etkin ve güçlü tanrıdır. Hepsini, “arkası yarın” diyerek yalnızca değinerek geçmek istiyorum.

    Esas konumuza dönersek farkederiz ki aslında her inanç sisteminde bir “asıl” tanrı vardır ve bir şekil bu “esas” güç, varsa diğer güçlere karşı hakim, diğer güçler yoksa da evren üzerinde bütün bir kontrole sahiptir. Bu yazının içeriği gereği ayrıntılara girmeden belirteyim ki, herhangi bir inanca sahip birinin illa ki bir esas tanrı inancına sahip olduğu konusu su götürmez bir gerçektir. Burada tartışılması gereken, ve aslında yalnızca kendimize itiraf ederek bile farkedeceğimiz şey, kendini “inançsız” (ateist tanımı yetersiz kalabilir) olarak tanımlayan kişilerin de özünde kendi tanımlarında bir “Tanrı” inancı olmasıdır.

    (Eminim ki ayrıntılara girmeden kısa bir yazı ile toparlanamayacak bu konuda yazabileceklerim “bayat” yorumlarla sınırlı kalacaktır. Yazının uzunluğunu belirli bir seviyede tutmak ve yalnızca ileriki yazılara giriş niteliği taşımasını sağlamak için bir çift giriş yazısı yazmayı planladığımı tekrar belirtmeyi gerekli görüyorum.)

    Kendisini bir şekilde “inançlı” tanımlayan her bireyin bir “Tanrı”sı vardır. (Burada “Tanrı” sözcüğünü yaygın toplum anlayışı kapsamında değil, kelime anlamı olarak kullanılmıştır.) Peki ya kendisini “ateist” olarak tanımlayanlar neye inanırlar?

    Ateist olma sebeplerinin başında, toplumların cehalet ve fikir yoksunluğu dolayısıyla yaygın inanç sistemlerini hurafelerle doldurmuş olması gelir. Ateist’lik doğuştan gelen bir beşeri içgüdüdür, inanmak ise “insan”lığın getirisi. Mantık ve bilim çoğu zaman ateistlerin dayanağı olsa da asıl yardımcıları her zaman “inançlı” cahiller ve toplumsal yanılsamalar olmuştur.

    (Bu konularda ayrıntılı fikirleri de ayrı ayrı yazılar halinde yazacak olma umuduyla bir not daha eklemek istiyorum. Cehaletle, toplum tarafından inançları dayatılan kişilerden ziyade, düşünerek ve iradelerini kullanarak ateist olmayı seçenlere saygı duyarım.)

    Ateizm dayanaklarından birisi de mantık ve bilimin sınırlarıdır. Çoğu insan görmediğine inanmaz, ispatı olmadıkça bir fikri doğru kabul etmez ve aksi ispatlanabilir bir olguyu reddeder. Dürüst olmak gerekirse duyularımızla (5 temel duyu ile) kavrayabildiğimiz evren sınırları dahilinde mantıklı olan da budur.

    Peki ateist bir kişi neye inanmış olur? Bilime? Evrendeki düzene? Kaosa (ki kaos da artık bir evren düzeni teorisi olarak bilim tarihinde yerini almıştır)?Tesadüflere? Tesadüfi görünen herşeyin bilimsel olarak olası olduğunun ispatlanmasına? İnsan mantığına? Beyin gücüne?

    Uzayıp giden bir liste içerisinde kendisini “inançsız” olarak gören kişiler de aslında bilirler ki, kendilerinin de bir “asıl güç” veya “yönetici yapı” inancı vardır. Çoğunlukla kabul edilmek istenmeyen şey, yaygın olarak kabul görmüş ve mantıkla, bilimle çelişkili özellikler sergilediği düşünülen inanç yapılarına ortak olmalarıdır. Mantık ve bilim ile evrenin işleyişini algılamaya çaba sarfeden bu kesimin düşünce yapısı doğru yola yakın olsa da unutulan tek ve en önemli şey, Dünya üzerinde bulunan tüm inanç sistemlerinin insan eli değmiş olmasıdır. Kaynakları incelendiğinde karşımıza çıkan bambaşka ve alabildiğine kusursuz “öz”, kitlelerin sandığından oldukça farklı bir din olabilir.

    Eminim bu yazıda bir sonuca varamayacağım. Yine eminim ki zaten bir sonuca varmak istesem de aralarda gönderme yaptığım konuları derinlemesine incelemeden fikirleri yargılamak da bir o kadar yetersiz sonuçlara götürecektir hepimizi. O yüzden bütün bu gevelemenin sonunda çuvaldızı kendime batırıp başarısız olmaya mahkum bu “önsöz” dizimden dolayı özür diliyorum, ve en başa dönüyorum.

    Herkes eninde sonunda bir “kudret” ve “evrensel güç” inancına sahiptir. Biz bu inancın kökenine ne dersek diyelim, ne kadar diğer insanlardan farklı olmasını dilersek dileyelim veya ne kadar diğer insanların inançlarının açıklarını bulursak bulalım; kişinin inandığı “evrenin özü”, o kişinin “Tanrı”sıdır. O’na ne isim verdiğimize ise kimse karışmamalı. Önce bir inandığımızın farkına varalım, ayrıntılara sıra sonra gelir.

  • Darwin’in Ankara’sı.

    Ankara trafiği hakettiği şöhrete ulaşamamış bir doğa harikasıdır. Doğa harikası derken kastım, sönmüş ama eskiden çok canlar yakmış bir yanardağın söndükten sonra turistik hale dönümesidir. Ankara trafiği, yaşarken ölümcül ve Dünya üzerinde en uzak durmanız gereken şeylerden birisiyken, ölüyken veya uyurken sohbetlere, esprilere ve insanların kaynaşmasına vesile olabilecek bir yapıdadır. Yabancı olanlar bilmeyecektir; Ankara, saat 10 olduğunda yatar, uyur.

    Ankara trafiği İstanbul’dan gelen İstanbul habitatında yetişmiş bıçkın şöförlerin, ödlerinin aslında ne kadar da ince olduğunu farketmesini sağlayan bir canavardır. Trafik canavarı olarak da bilinen eleman da aslen bir Ankara “bebesi”dir (Ankara’da sıkça kullanılan bir tabirdir “bebe”).

    Ankara’da şöförler İstanbul’daki gibi trafiğin ruhuna ayak uydurmaz. Ankara’da trafik ruhsuz olduğundan neye uyulacağı bilinemez ve bu sebeple orman kanunları geçerlidir. Yola çıkanlar arasında “güçlü olan hayatta kalır.” (Darwin amcamıza selam olsun!) Darwin’in teorisinden zaman içerisinde evrim teorisi üretilmesinden yola çıkarak ekleyebilirim ki, Ankara trafiğinde de bir süre hayatta kalmayı başarabilen seçilmiş kişiler, bu ortama göre evrim geçirir, diğer şehirlere dağılıp bu kültürü aşılarlar.

    Ankara’da şeritler İzmir gibi ortalama araba genişliğinin bir karış fazlası değildir. Ankara’da şerit genişliği ölçü birimi zaten araba değildir. Ortalama şeritler kamyon, dolmuş, otobüs gibi birimlerle hesaplanır. Bu kuralla birlikte ortalama şerit genişliği Ankara’da İzmir’e oranla 30-50% fazladır.

    Ankara’da şerit sayısı ne İstanbul ne de İzmir gibi 3 ile sınırlıdır. Ankara’da ortalama bir yol zaten 3 şeritlidir. Şerit genişlikleri ile ilgili gerçek korunur ve buna rağmen yollar bol bol şerit alacak kadar da geniştir. İşin ilginç yanı şöförler şerit mantığını asla kavramamış olduğundan, şeritleri takip etmezler. Çizgilerden yürüyen çocuklar gibi şeritleri ortalayarak ilerlenir Ankara’da. Burada biraz görmemişlik de söz konusu olabilir. Hani çocukların oyuncağı olmazsa ilk oyuncak bulduğu yerde suyunu çıkartana kadar oynarlar da üstünden inmezler ya; işte öyle bir bilinçaltı gerekçesi de olabilir Ankara yollarında. Bir Ankara’lı şöför için şeritlerin gereksizliği belediye tarafından da bilindiğinden çoğu yolda zaten şeritler silinmiştir ve yenilenme gereği duyulmaz. E bu durumda şöförler bir işe yaramasa da şeritlere hasret kaldığından ilk buldukları yerde üstüne çıkarlar ve yolun sonuna kadar olabildiğince şeridin üzerinden giderler. Onlara da hak vermek lazım…

    Ankara’ya ilk kez gelen İzmir ve İstanbul’lu şöförler kıskanırlar. Yolların genişliği hayret uyandırıcıdır.

    Ankara’da bir kış geçiren İzmir ve İstanbul’lu şöförler şaşırırlar. Herhalde Türkiye’de hiçbir yerde her sene aynı yollar defalarca yama yapılmıyordur. Zannedilir ki, yollar bir kere adam gibi yapılır, sonra bir daha bozulmaz. Burada yanılırlar işte İzmir ve İstanbul’lular. Ankara bir krallıktır ve mümkün mertebe kralın çevresi para kazanmaya devam etsin diye uydurma ihaleler ile çatlak patlak yamalar yapılır ki sürekli yeniden birilerine asfalt döktürülsün.

    Ankara’da bir sene geçiren İzmir ve İstanbul’lular artık buranın kurallarını öğrenmeye başlarlar. Burada özel kurallar vardır ve maalesef bu kurallar bir yerde yazmaz, ancak yaşayarak öğrenilir. Ben bir kaç örnek vereceğim ama yaşamadan anlaşılması yine de imkansız olacaktır.

    Ankara’da kırmızı ışık “DUR” anlamına gelmez. Kırmızı ışık, yandan gelen yolda da başka bir ışık olduğunu hatırlatmak için konmuştur. Dolayısıyla gidilen yol üzerindeki lambada kırmızı dışındaki herhangi bir renk önemsizdir. Kırmızı ile yan yoldaki ışık hatırlatılmıştır, diğer renkler (sarı ve yeşil sanırım ?!) ortama renk ve canlılık katmak için eklenmiştir. Kırmızı ışık görüldüğünde yandan gelen yolun ışığı takibe alınmalıdır. Eğer her iki yolda da kırmızı yanmışsa artık geçebilirsiniz! Farkındaysanız size yeşil veya sarı yanması bile önemsizdir. Burada “GEÇ” işareti yandan gelen yoldaki lambada kırmızı yanmasıdır. E tabi yan yoldan gelenler de kendine has kurallara sahip olduğundan bol miktarda çakışma olur. O kadar kusur kadı kızında da var. Zaten “güçlü olan hayatta kalır” kuralı gereği bir çatışma ortamı da gereklidir.

    Ankara’da hızını arttıran sol şeritlere doğru geçmez. “En hızlı giden en soldan, en yavaş giden en sağdan gidecek” diye bir kural asla yoktur. Zaten Ankara’da şeritler ile ilgili tüm kurallar bir muamma olduğundan bu durum da şaşırtıcı olmamalıdır. Burada benim size verebileceğim en önemli bilgi, yılların tecrübesi ile doğrulanmış, 90% oranla tutacak bir kuraldır: “Ankara’da en hızlı akan şerit her zaman orta şerittir.”

    Ankara’ya dışarıdan gelenlerin garipsediği, Ankara’lı olmanın ise şartlarından birisi olan “makas atma” becerisi de gizli bir işarettir. Bazı kesimlerin merhabalaşırken öpüşmek yerine kafaları değdirmesi (tokuşturma da dendiği olur), bazı akımların el işaretleri olması gibi, Ankara’da şöför olmanın da bir nevi işaretidir “makas atmak”. “Makas atmak” nedir diyenlere tek tavsiyem, bu sorunun cevabını asla yaşayarak öğrenmemek için dua etmeleridir.

    Trafik akışı dışında değişik yapılarla bu doğal ortam beslenir. Örneğin Ankara’da geçmek isteyeceğiniz bir ara sokak büyük olasılıkla tek yöndür ve siz ters yöndesinizdir. Bu gibi durumlarda büyük ihtimalle olmayan veya okunmayan tabelayı göremeyerek dönüşünüzü kaçırmışsınız demektir. Ankara’da dönüş kaçırırsanız en az 3 kilometre fazladan gideceksiniz demektir.

    Akmayan trafik ile ilgili de değişik kurallar mevcuttur. Örneğin Ankara’da otoparklar zenginler içindir. Halk, kaldırımları, kaldırım kenarlarını, en sağ şeridi ve bazı bölgelerde en sol şeridi kullanır. En sol şeride park etme geleneği Ankara’lılar için yeni yeni oturan bir gelenektir. Sağ şeridin dolmuş olması şartı aranmaz. Aranan özellik, gidilecek yerin yolun öteki tarafında olmasıdır. Yolların geniş olduğundan bahsetmiştik. Bu tip park ediş genellikle geniş ve çift yönlü yollarda tercih edilir. Kişi karşıdan karşıya 2 yolu geçmek yerine ortadaki kısma yakında hemen sola çekiverir. Böylece 2 yerine 1 yolu karşıdan karşıya geçer. Zaten ne şerit genişliği ne de sayısı gibi kavramlar önemli olduğundan ha sağda park etmişsiniz ha solda. İnsanlar zaten ortadan bir yerden gidiverir.

    Ankara’da yollarda belirli bir ast üst ilişkisi mevcuttur. İstanbul’da yakınılanın aksine taksiler Ankara’nın hakimi değildir. Ankara halkın şehridir ve bu yüzden yolların hakimi otobüsler ve dolmuşlardır. 3 şeritli (Şerit?! 3?!) bir yolda yanyana 2 otobüs ve onları sollayan 2 dolmuşu aynı anda görmek çok olasıdır Ankara’da. Ast üst ilişkisinde tabi ki en alt tabaka da motorsikletlerdir. Ankara yollarında 3 yıl ufak bir motorsiklet (paket servis yapılan “scooter”lar tarzında bir araç) kullanmış birisi olarak Ankara trafiğine buradan şükranlarımı iletmek istiyorum. Onun sayesinde içgüdülerim gelişerek, Örümcek Adam misali tehlikeyi önceden anlar ve 2 kilometreden karakter tahlili yapar seviyeye ulaştı.

    Sonuç olarak dileğim, Ankara trafiğinin hakettiği üne ve tanınmışlığa kavuşmasıdır. Artık Ankara “memur şehri” sıfatı, başkent olması ve zehirli suları ile değil, doğal afetlere taş çıkartan olgularıyla, halkının yaşam mucizeleriyle ve kendine özgü duruşuyla tanınsın.