Yazar: ufak oğlan

  • Güneşi Cehaletle Sıvamak

    Dün gece sessiz sedasız ay yine tutuldu. Bu defa “yarım” tutuldu. Yarım tutulma lise fizik bilgilerinizi eşelediğinizde hatırlayacağınız “yarı gölge” mantığında bir yarımlıkta aslında. Dünya son 10 yılda 3 defa başardığının aksine bu defa tamamen gölgeleyemeyerek yalnızca güneşten gelen bir kısım ışınları engellelleyebildiğinden tutulma yarım yamalak gerçekleşti. İyi yanından bakarsak, tam tutulmalardaki gibi Dünya’da yalnızca bir şerit üzerinden gözlemlenmedi, tüm Dünya tarafından izlenebildi. “Yarım tutulma ne menem bir şeydir?” diyenlere şu resmi gönderiyoruz:

    yarım tutulma
    yarım tutulma

    Yarım tutulma biraz hayal kırıklığı yaratmış olabilir. tutulma günü çeşitli haberlerde hep ayın kızıl bir renge bürüneceği ve bunun tüm dünyada gözleneceği yazıyordu. Beklenen görüntü şuydu:

    hakiki yarım tutulma
    hakiki yarım tutulma

    İki resim arasındaki yedi farkı bulabilecek misiniz?

    Dürüst olalım… Allah aşkına gerçekten iki resim arasında hangisi daha güzel? Hangisi gerçekten bir doğa harikası niteliğinde? Hangisi ilgi çekici? Hepsinin cevabı aynı. Burada bizim gördüğümüz “çakma” yarım tutulmanın hesabını bize hangi haber kanalı verebilecek? Zaten yarım yamalak bir tutulma olacak, onda da en azından kızıl mızıl bir renkli, bir şatafatlı, bir albenili oluşum beklerken karşımıza çıkan üstteki resim hangi habercinin içine sinmiştir? Hani tüm dünya aynı şekilde gözlemleyecekti? Hani kızıl olacaktı? Kızıl oldu olmasına ama gel gör ki biz kızıl ay resmini ancak Avusturalya’dan ithal edebiliyoruz! Yazıklar olsun. Lütfen bir daha bizim duygularımızla oynamayın!

    .

    Ay tutulması kavramını yüzyılların ardından gelen ilk tutulmada bir kaç sene önce ilk gözden izleyerek tanımıştım. Sivas’ta sülalemin baba tarafı ile birlikte (ki kendileri Sivas’lıdır) halis mulis “tam” ay tutulmasını biraz da kör cahil şekilde çıplak gözle izlemiştim. O sıralar dizimin dönmesinin hatırası olan röntgen filmim kör olmamı engellemiş olabilir. Hakiki “tam” ay tutulması sırasında aklıma gelenler dün gece de “yarım” ay tutulmasında da aklıma geldi. Bu tip ender doğa olaylarında hep aklıma gelen şey aslında bu. İlk çağlarda (neyin ilk neyin son olduğu da tartışılır ama ne demek istediğim anlaşılmıştır herhalde) insanlar bu tip olayları nasıl karşılıyorlardı diye merak ediyorum hep. Ne tarih bilgisi var önceki olayları hatırlatacak ne de ilim irfan var açıklamalar sunacak. İnsanlar için bir defalık tanrısal bir tepki olarak algılanmış olması ihtimalini mantıklı bulmamak elde değil.

    Bilgi yoksunu insanlık çağlarını yaşayan toplumlarda inanç sistemleri inançların tümünün aynı kökenden geldiğini varsayarsak yanlış olmamalı. Peki bu tür olayları ister istemez inançlarına eklemek zorunda hissetmeleri çok mu beklenmedik?

    Bu konuda ayrıntılı araştırmalar yapmak, yapılmış yorumları okumak ve belirli bir birikimi sağladıktan sonra uzun uzadıya tartışılacak bir konu ortaya atmalı. Şu an için bilgi birikimim ile tek yapmak istediğim bir düşünce treninde yolculuğa çıkmamız. Ben trene binmenize yardım edeyim, treni salalım yokuştan aşağıya, herkes kendi başının çaresine baksın.

    Trenimizin adı şu olsun: “İnanç sistemlerinde insanlar tarafından eklenmiş ayrıntıların cehalet dolayısıyla eklenmiş olması, inanılanın aslını ve inancın gizlediği “öz”ü de cahillik olarak açıklamak için geçerli bir sebep midir?”

    Benim cevabım zaten açık. Peki siz neye inanmak istiyorsunuz?

  • İsyan-ı Tercih

    Eşcinsellik hakkında konuşmak, hatta konuşulan ortamlarda ona karşı değilmiş gibi yapmak veya konuşulan konudan rahatsız olmuyormuş gibi davranmak bizim toplumumuzda ayıp karşılanır. “Ayıp” nedir diye sormadan, okuma üşengeci bazı insanlar tarafından mimlenmeyi göze alarak bu tabunun üzerine kafa yormak istiyorum.

    Eşcinsellik sanılanın aksine yalnızca bizim kültürümüze yabancı, yalnızca bizim toplum yapımızda sivri bir olgu değil. Dünya’nın her kültüründe eşcinselliğe karşı bir kalabalık cephe var. Çoğu ülkede eşcinsellik ile ilgili tartışma açıklığını gösteren, eşcinsel haklarını savunan kişiler de gözlemlediğim kadarıyla çoğunlukla bu eylemlerini genel bir özgürlük anlayışı çatısı altında gerçekleştiriyorlar. Lafı gevelemeden fikrimi açıklamak istiyorum: Eşcinsellik de bir haktır.

    İşte şimdi çok ayıp ettim. Çok kişiyi kendimden süresiz olarak uzaklaştırdım ve çok kişi tarafından hor görülmeye hazırmışçasına itirafta bulundum. Durun durun, hemen sonuca varmayın.

    Eşcinsellik ile ilgili fikir beyan etmede kendimi yetkin görüyorum. Burada ne olursa olsun ailesinden hala eşcinsel olduğunu saklayan, çok yakın arkadaşım dolayısıyla örneklemim için ne isim verebiliyorum ne de yakınlık derecemden bahsedebiliyorum ama en sade şekliyle söyleyebilirim ki hayatımın bir döneminde bana en yakın olan kişi yıllar süren bir süreçte yanıbaşımda “normal” olmaktan çıkarak “eşcinsel” olma yoluna girdi. Geçirdiği süreci onunla birlikte yaşayan (bende bir değişiklik yok, yanlış anlaşılmasın) birisi olarak bir çıkarımımı daha açık yüreklilikle söyleyebilirim: Herkes eşcinsel olabilir.

    İşte şimdi çok ileri gittim… Biliyorum biraz sivri oldu. Durun durun, hemen sonuca varmayın.

    Kendi kendimi hedef haline getirdikten sonra fazla uzatmadan sonuca bağlamalı diye düşündüğümden; eşcinsellik ile ilgili gerek birinci dereceden gerekse şehir hayatı, kısa yurtdışı tecrübem ve medya aracılığıyla edindiğim kendimce gayet kesinleşmiş olan asıl teşhisimi açıklamalıyım sanırım: Eşcinsellik bir tercihtir.

    “Tercih” nedir?

    Saç kazıtmak bir tercihtir. Hem erkeklerde hem kadınlarda değişik çapta tepki toplayan bir tercih. Saç uzatmak da bir tercihtir. Erkeklerde belirli mahallere girişi kendiliğinden yasaklayan bir tercih. Küpe takmak, namaz kılmak, dövme yaptırmak, başörtüsü, içki içmek, yerli dizileri takip etmek, yerli dizileri asla takip etmiyor gibi yapmak… Tercihlerimiz toplumda kendimizi ulaştırmak istediğimiz noktaya bizi toplumun yönlendirmesini sağlamak için verdiğimiz kararlardır. “Bundan sonra kırmızı et yemeyeceğim” ne kadar normal bir tercihse “bundan sonra eşcinsel olacağım” da o kadar verilebilir bir karardır. Hayatınızda kaç tane et yemeyen insan tanıyorsanız muhtemelen o kadar eşcinsel insan tanıyorsunuzdur. Yalnızca, eşcinseller yemek masasında kendilerini hemen belli etmezler. Hatta çoğu, asla belli etmezler.

    Eşcinsellerin kendini savunma yollarının başında tercihlerinin bilimselliğini ispatlamaya çalışmaktır. Kırmızı et yemeyen kişilerin proteinleri sebzelerden alabileceklerini ısrarla vurgulamaları gibi, eşcinseller de hayvanlardan, “bilimsel” araştırmalardan, tarihteki ünlü eşcinsellerden örnekler verirler. Burada can sıkıcı olan, yapılmış olan tercihin doğru veya yanlış olmasının sorgulamadan, beşer doğası gereği kendi kararlarının yanlışlığının ispatından çekindikleri için, genel bir kabul gördürme girişimine girilmesidir. İspatlanmak istenen, herkesin eşcinsel olabilirliği ve hatta bu kararın genlerimize işlenmiş olabilir olmasıdır. Bu sebeple yargılanma gerekçesi ortadan kalkacaktır.

    Her ne kadar herkesin eşcinselliği seçebileceğini kabul edilse bile, bunu doğal bulmak imkansız. Kendi örneklemimden yaklaşırsam net bir şekilde söyleyebilirim ki; tanıdığım ve bildiğim tüm eşcinseller hayatlarının bir yerinde asla bu tercihi vermeyecek şekilde değişebilirlerdi. Bu tercihlerini, evden kaçan bir çocuğun belirli bir konuda geçmişini yakıp, yeni umutlarla, kimliğini gizleyerek yaşam mücadelesi vermesine benzetebiliriz.

    Eşcinsellik konusunda yazanların çoğunun savunduğunun aksine, eşcinselliğin bir psikolojik sorun yığınının arkasından seçilmiş bir yangın çıkışı olduğuna inanıyorum. Toplum da bu kişilere karşı adeta “Neden siz de bizim gibi normal yollardan, merdivenden inmiyorsunuz da yangın çıkışından çıkıyorsunuz?” dercesine nereden ve neden kaçtıklarını bilmeden yargılama sürecine giriyor. Burada fikrimin arkasını psikolojiye dayamış olmam ne eşcinselleri “deli” yapar ne de aslına o kişilerin sorunlarının başka yollarla da çözülebilir olabileceğini gösterir. Bu noktada yapılabilecekler de sınırlıdır. İnsanoğlu olarak bu tercihin olasılığını kabul ederek, diğer tercihelere gösterilen mesafeyi aynen korumamız, saldırıya geçmememiz gerekirken, eşcinsellerin de tercihlerinin tamamen kendi ellerinde olduğunu kabul ederek topluma kaldırdıkları kalkanlarını indirip, çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekir.

    .

    *Blog ortamı gereği net bir açıklamayı not düşmek istiyorum: Eşcinselliğe inanmam ve tabu koruyucusu toplum kesimleri kadar olmasa da karşıyım. Ancak karşı olmak anlayışlı olmaya engel değildir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da karşılıklı anlayış ile toplum huzuru sağlanmalı, bireyler de kendi tercihleri konusunda yalnızca danışıldığında fikir verilerek yönlendirilmeli. Ne dayatma ne de baskı ile bir sorunun kalıcı çözüme ulaştığı görülmemiştir.

  • Hoşgeldin

    Geçen günlerden birinde başka bir blog sayfasında birisinin “okumak emek ister, yazmak daha fazla emek ister” anlamında bir paragrafını okumuştum. Keşke kim olduğunu not etseymişim, böylece buradan kendisine bağlantı koyardım. Bu tip durumlarda havada kalan örnekler veya alıntılar beni rahatsız ediyor. Rahatsızlık bir yana, ne olursa olsun hakların çiğnenmesi veya çalınması ve hatta yazı yazma bilimine aykırı davranış (bir nevi bilimsellikten uzaklaşma) olduğundan ayrı bir üzüntü yaratıyor içimde. Bağlantısız olsa da, sözün anlamı bellidir. Bu fikre katıldığımdan ve yazmaya emek vermemeyi kendime yediremediğimden olacak ki, her gün yazma azmimi korumak için elimden geleni yapmaya niyetliyim.

    Bugün yazacak bir konu bulamadım. Bu tip durumlarda genelde kaçamak yapılarak, yazamamak üzerine yazıldığı çok olmuştur. Kitap yazamayan bir yazarın, romanında kitap yazamayan yazar karakteri yazması gibi; “Çok Güzel Hareketler Bunlar” programında “Skeç Yazamayan Adamlar” skeci gibi. Güzel skeçti, konusu adamlar değil, daha çok skeç yazamayınca saçma bir fikirle geliştirilen bir skeç ile yaratılan komik sahne ortamıydı. Başarılı fakat çıkış noktası açısından kaçamak bir fikirdi.

    3 gündür düzenli yazıyor olmak hem kendime olan yazma özgüvenimi artırmaya başladı hem de uzun zamandır bu eylemden tatmayı özlediğim rahatlama hissini geri çağırdı. Burada özgüvenimin artması biraz da yepyeni bir balonu ilk şişiren kişi olmaya benziyor. Balon yeni olduğundan lastiği sert ve şişirmesi zor. Bir defa şişse daha önceki, şişirilmiş balonlar gibi rahatlayacak ve şişirilmesi hızlanacak.

    Düzenli yazmaya dönüş umudu ile, gündüzlerimin bazı anlarında aklıma gece olduğunda evimde bilgisayarımın başına geçerek veya herhangi bir yerde herhangi bir bilgisayarın başına geçerek yazacağım yeni yazı fikri gelmeye başladı. Yeni bir heyecanmış gibi kucaklamaya hazır olduğumu hissediyorum bu eski alışkanlığımı. Gençliğimin en yakın dostlarından birisi ile tekrar aynı mahalleye taşınmış gibi.

    Gündüzlerim bazı konularda daha dikkatli geçmeye başladı. Konuşmalara verdiğim dikkatim arttı. Tartışmalarda kendi fikrimin ne olduğunu sorgulamakta ısrarcı olmaya, doğru cevapları bulmak için daha da fazla kafa yormaya başladım. Bir tartışma, görüş alışverişi veya ilginç bir haber olduğunda, hemen “neler çıkarabilirim?”, “neler düşünüyorum?” ve “neler yazabilirim?” diye çırpınmaya başladım.

    Bugün bunlardan herhangi birisine kesin ve net cevap bulamadım. Kesinlik bir yana dursun, net bir çıkış yoluna yöneleceğim veya zihnimi zorlayacak yeni bir açılıma yönlendirecek bir konu da oluşturamadım. Buna rağmen bu mücadele sırasında yanıma eski bir dostun yanaştığını farkettim. Gençliğimin hayal dünyasının baş kahramanlarından birisi. Bazen kahramanlar da saklanırmış meğer. Halbuki ben onu öldü sanmıştım. Ne kadar da safmışım. O bir kahraman ve son “Batman” (“Dark Knight”) filmindeki gibi kahramanlardan bekleneni yapmış ve yanımda olmayı değil, asıl ihtiyacım olanı, yanımda olmamayı bana vermeyi seçmiş.

    Yazamıyor olmam gereken yıllarımda benden uzak duran, bu sayede hayatın beni değişik yollar ile yoğurmasında ve tecrübeler ile işlemesinde emeği geçen kahramanlarımdan birisine kucak dolusu sevgilerimi sunuyorum.

    Sabrından dolayı teşekkür ederim. Hoşgeldin eski dost.

  • Hepbiri

    Hayatta en önemli şey nedir?

    Yüz kişiye sorduğumuzda en çok alacağımız cevaplar neler olabilir?

    Para?.. Hemen arkasından gelecek bir “parayla mutluluk olmaz ama parasız da yaşanmaz” kalıbı ile, “fala inanma, falsız da kalma” ve “ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu” söylemlerinin soyundan gelme kaçamak bir düşünce tembelliği örneği ile pekiştirilebilir bir yanlış cevap.

    Aşk?.. Bu cevabı yorumlamak için “aşk” kavramının ne olduğu hakkında tartışmak gerekir. Daha “aşk nedir?” veya “aşk gerçekten var mıdır?” sorularını bile sağlam savunmalar ile cevaplandıramayan toplum çoğunlukları için hayatın en önemli parçasının aşk olduğu söylenemez. Yanlış cevap.

    İş? Aş? Hayatın en önemli öğesini iş veya aş olarak tanımlamak köleliğin beyanıdır. Yanlış cevap.

    Su? Belki şiirsel, belki felsefi veya belki de hayati önemi olduğundan bu cevap alınmış da olabilir. Peki susuz yaşanmıyor olması, hayatta en önemli şeyin su olması ile eşdeğer midir? Oksijensiz de yaşanmaz ama en önemli şey oksijen diyemeyiz aynı sebepten. Eğer bir tane en önemli olacaksa bu hangisidir? Cevap: Hiçbirisi.

    Nedir hayatta en önemli şey? “Hayat nedir?” kısmına elimizi verip kolumuzu kaptırmadan bu soruyu nasıl cevaplandırabiliriz? Belki cevaplandıramayız, belki de cevabı yanlış yerde arıyoruzdur. İlla hayatta en önemli şeyin somut bir nesne mi olması gerekir? En önemli “şey” dendiğinde aklımıza hemen somut nesnelerin gelmesi acaba yaşadığımız evrenin algı ve düşüncelerimizi her zamanki yanıltmalarıyla uyuşturarak somutluklara hapsetmiş olması mıdır yoksa bizim ihtiyaçlarımızı beşer doğası gereği önemli sanmamızdan mıdır? Bu defa cavebım: Hepsi.

    Hayatta en önemli şey “denge”dir. Buna ilk kutsal metinlerde, değişik ulusların mitolojilerinde, filozofların çıkarımlarında, bilimde, politikada, günlük hayatımızda, büyük söylemiş olmamalı ancak sanırım her yerde örnekler bulabiliriz. Çöldeki bir kişi için en önemli sanılan şey, yüzme bilmeyen birisi için ölümcül, en fena şey olabilir. Tersine, buzullardaki bir kişi için en önemli şey, çöldeki bir bedevinin ebedi laneti olabilir. Bir boğa, aç kalmış bir avcı için en önemli şey, acemi bir matador için kaderin cilvesi olabilir. Bunlar ve benzeri örnekleri uzun uzadıya düşünmeye, konuyu sulandırmaya veya sorgulamaya gerek yok. Hayatta en önemli “şey” aslında bir “şey” değildir. Yalnızca “denge”dir.

    Bazı sorular, önemi, cevabın tartışmaya açık olması veya yalnızca sorunun ruhu gereği cevabı aslan tatmin edici olmayacak yapıda oluyor. “Denge”… Ne kadar da yalın. Halbuki biz bütün hayatımızın en önemli “şey”ini sormuştuk. Koskoca hayat kavramı için tek en önemli “şey” yalnızca basit, yalın ve sakin bir “denge” midir? Hiç de içine sindiremiyor insan bu şekilde kabul etmeye çalıştığında. Sanırım burada insanın hayaller aleminden çıkarak alemi hayal etmesi gerekiyor.

    Cevabın bir “şey” olmaması çok açık olduğundan soyut bir kavram ile bu soruya getirilecek cevabın da karmaşık olması isteği doğması çok doğal. Hayat uçsuz bucaksız bir kavram; “şey”ler ise somut, değersiz ve sade. Uçsuz bucaksız bir kavram için o kadar önemli olanın somut olmadığı gerçeği ister istemez sade de olmadığı inançına yönlendiriyor. Ne kadar da kendimizi ve kendi hayatlarımızı gözümüzde büyüten bir düşünce yapısı… Hayatın sadeliği ve ululuğu da zaten kusursuz bir denge içinde değil mi?

    Aslında her şeyin cevabı basit, bir genel tanı*… Değil mi?

    *Ben her zaman bir “tek (esas) doğru” olduğuna inananlardanım. Yapacak bir şey yok, bence bir sorunun cevabı asla “hepsi” veya “hiçbiri” olamaz. Cevap bu durumlarda genellikle “hepbiri”dir. Hepsi birdir ve aslın yanında hiçtir.

  • Sesimi Duyan Varmış

    “önce kendimiz için yazıyoruz. sonra her bakir yapıtın doğası gereği okunmak istiyor yazılmış olan.”

    “Sesimi duyan var mı?” için gelen ve teknik olarak bloglarıma yazılmış ilk resmi yorum. Bundan önce yazımmın yayınlanmış olduğu www.genc.net ve milliyet genclik sayfalarına gelen yorumlar blog yorumu olarak değil, daha ziyade o dönemki bana benzer kendini gösterme hevesinde çırpınışlar olarak aklımda kaldığından onlara teşekkür etmemiştim sanırım. Zaten şimdi ne bu siteler kaldı, ne de o sitelerin içeriklerine saygım. Yine açıp da bir türlü kapatamadığım bu parantez ile demek istiyorum ki “Banu”ya teşekkür ediyorum. önce kendimiz için yazıyoruz. sonra her bakir yapıtın doğası gereği okunmak istiyor yazılmış olan. www.bagimsizdenklem.com adresini de koyarak buradan reklamını yapıyorum… Bu da benden olsun.

    Benim fikrim insanın yazılarını okunması için yazmasının hoş olmadığı ve yazılarını sırf başkaları tarafından okunacak diye belirli bir çizgiden (ki bu çizgi katıksız ruh halini yansıtır) saptırmanın dürüst olmadığıdır. Nesli’ye hak vermek isterdim “okunması için yazılmamalı” ana hatlı düşüncelerinde. Peki ya şimdi ne oldu da bu fikirleri sorgu sırasına yerleştirdim? Bir tek yorum. Dün gecenin köründe (geceyarısı gecenin körü olmuş benim için… Ya yaşlandım ya da işimle fazla güç tüketiyorum) yazdığım bir zırvalama (Blog, to Blog da diyebiliriz İngilizce) için gelmiş bir mesaj ile nasıl olduysa dünyam aydınlandı. (Burada bahsi geçen dünyam elbette ki yazma arzularımın içinde büyüdüğü dünyam. Elbette ki asıl hayatımın tamamının karanlık olduğunu söyleyemem.)

    Yazdığım herhangi bir şeye gelen herhangi bir mesaj, herhangi bir olumlu mesaj, nasıl olur da yazma aşkımı yıllar sonra “elektroşok” etkisine mağruz bırakabilir? Burada sanırım itiraflarıma bir yenisini ekleyerek en temel gerçek olan içimdeki yabancıyı sahneye davet etmem gerekir. Bu yabancıya ben “öteki ben” diyebilirim fakat siz onu ve bütün sülalesini “Ego” olarak tanırsınız. Hepimizin içine saklanmış birer “Ergenekon”, “MİT” veya “CIA” üyeleridir bu “Ego”lar sülalecek. Hepsi birbirine benzer ve benzer huyları vardır. Çok da akıllıdır keratalar, adamına göre muamele yapmada uzmanlaşmışlardır. Ve işte bendeki “öteki ben” sanırım bu mesajla beynim ile kalbim arasındaki hatları parazitlendirip kalbime baskın çıkmayı bir kez daha başardı. Beynimin reddetmekte ısrar ettiği bencil ve kendini göstermeci tavır, yıllardır birikmiş kendim için yazma ve fikirleri hamken yaymaya yeltenmeme niyetleri bir anda tuzla buz oluverdi ve kalbimin “öteki ben” etkisi altında hissettikleri ile birlikte tekrar günyüzüne çıkıverdi. Çıktı da ne oldu? Ne olacak, yatmadan bir yazı daha yazmaya niyetlendim işte. Bir yazı daha, geliverecek bir yorum için aç ve muhtaç.

    Sesimi duyan varmış… Sanal alemde de varmış… Bu bile mutlu olmama yetti. Sesimin duyulmaya değer halinin gelişmesi dileğimle, iyi kalın.