Kategori: Siyaset

  • Bana Demokrasi İstikrarla, Sana Taksim Taksim

    090408

    Beklenmedik bir şekilde 1 Mayıs’ın tatil yapılması ile çok sevinen işçi sendikaları Taksim için yüklenmeye başladı. Bu konuda herkes kendince fikrini belirtiyor gibi gözükse de gazetelerde adamakıllı yorum yapanlar genellikle hükümet yanlısı veya karşıtı olarak yorumlarını şekillendiriyor.

    Ben olaya kısa ve öz bir yorum yaparak fikrimi belirtmek istiyorum.

    Bence herhangi bir resmi tatilde herhangi bir bayram, istenen yerde kutlanmalı. Madem resmi tatil yapacak kadar önem verilen bir gün, bırakın insanlar diledikleri gibi hislerini yaşasınlar. Zaten resmi tatillerin altındaki amaç da bu değil midir? İnsanlar o özel günlerin önemini daha rahat yaşayabilsin diye resmi tatil yapılarak işten güçten dolayı alıkonma ihtimalleri ortadan kaldırılır. En azından benim en temel ve sade yaklaşımım budur.

    Geçen sene hükümetin, özellikle Erdoğan’ın Başbakan olarak kaale bile almayabileceği bir konu olan Taksim’de 1 Mayıs kutlaması olayını nasıl kişisel bir savaşa çevirdiğini hatırlıyoruz. Sonuç olarak “kutlamalar” bol biber gazlı ve kanlı geçmiş olsa da yapılan iş yasadışıydı, ve Başbakan yine en temel ve sade yaklaşımda haklıydı. Fakat geçen sene yapılan açıklamaların tümünde tek noktaya odaklanılmıştı: “Taksim’de kalabalığın toplanması hayatı olumsuz yönde etkiler”. Bu savunmanın altında elbette ki o gün işi gücü olan insanları düşündükleri fikri yatıyordu. Kısmen haklı ve yasal olduğu için geçerli bir sebepti de.

    Bu sene ise durum farklı. 1 Mayıs resmi tatil olduğundan kelli, bu bahane artık geçersizdir. Herhalde o yüzden olacak ki bırakın başbakanı, kimse çıkıp neden izin verilmediği ile ilgili yorum yapmadı, muhtemelen de yapmayacak.

    Muhtemelen Hak-İş’e de Taksim izni verilmeyecek. DİSK doğrudan Taksim’e izinsiz gideceğini açıkladığı için bu sözlerini uygulamalarını ve geçen seneki kadar olmasa da nispeten olaylı bir 1 Mayıs geçireceğimizi düşünüyorum. Sonuç olarak izinsiz olarak eylem yapmak yasal olmadığı için yanlıştır. Bu kısmına diyecek bir şey yok. Ancak insanlar Taksim’de yürümekten veya gezinmekten alıkonamaz. Gelişmelerin ayrıntıları çok önemli olacak. Bütün bu ayrıntıları da 1 Mayıs’ta izleyeceğiz.

    “Demokrasi” neferi olarak kendilerini adleden hükümet tarafından ise en demokratik eylemlerden birisine izin verilmemesi de ayrıca düşündürücü. Sonuç olarak özgürlük ve demokrasi iyidir diyorsak, herkese iyidir. Yalnızca bana iyi, başkasına kötü olmaz.

  • 23 Nisan

    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun!

    images1

    Ulusal bayramı bile taraflanmaya alet edebilen sayılı milletlerdeniz herhalde… Taraflı gazetelerde bayram bile hemen “aydın” zihinler tarafından alet edilmiş… Biri diyor “meclis açılırken söylenenler ile sonradan yapılanlar uyuşmuyormuş, millet kandırılmış”… Öteki diyor “folklor yapan kızların başında başörtüsü varmış”… Her taraftan kafasına göre yaygara kopartanlar mevcut. Fakat ben bugün bu konuları deşmeyi uygun bulmuyorum.

    Bayramımızın özü ile ilgili gereken şekilde yaklaşımlar da yok değil. Sağolsun Altuğ Koç kardeşimiz bunu kendi blog yazısı dahilinde güzelce yapmış. Bir şey eklemeye gerek yok.

    Bunların dışında 23 Nisan’a özel olarak kafamızı biraz hoşlatalım istiyorum… 23 Nisan neden özel bir gün onu inceleyelim.

    • 23 Nisan, Türkiye Cumhuriyeti ana rahmine düşmüş.
    • 23 Nisan, Polonya’da 1935 anayasasının kabul edildiği gün. Aynı gün Türkiye’de ilk 23 Nisan kutlamaları yapılmış.
    • 23 Nisan Dünya’nın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından, bana göre en büyük şairi Shakespear’in (Şekspir) doğum(1564) ve ölüm(1616) günü. Ölümünde bile doğum gününe denk getirilmiş şiirsellik var…
    • 23 Nisan 1616, aynı zamanda meşhur Don Kişot’un yazarı Cervantes’in (Servantes) de ölüm yıldönümü olduğundan dolayı 23 Nisan, UNESCO Kitap Günü olarak da öne çıkıyor.
    • Daha muzip bir 23 Nisan kutlaması da, uydurma “Denizkabuğu Cumhuriyeti” (Conch Republic) bağımsızlık günü vesilesiyle yapılıyor. Tamamen espri amaçlı uydurulmuş bu “devlet”, yoğun talep üzerine pasaport dağıtmaya da başlamış. İlgilenenlere duyurulur.

    İçinizdeki bağımsızlık ve çocuk ebedi olsun.

  • Temel Matematik (Sen + Ben + O = Biz)

    Yine Ergenekon. Yine ADD. Yine deniz feneri ve “fenerin ampülü patladı” seviyesindeki yaklaşımlar. Havada uçuşan anlamsız davacıklar. Sözde aydınlardan “demokrasi” üfürükleri. Concon halkçılardan aşağılamalar, pohpohlanmalar. Ve saire.

    Bugün fena gına geldi haberlerden. Dün de yeni bir şey yoktu, bugün de bir şey olmadı. Bu şekilde devam ederse uzun süre daha bir halt olmaz bu gelişmelerden.

    .

    Birbirimizi kendimizden ayrı görmekten vazgeçtiğimiz gün;

    Sen, ben ve onun aslında tek kelime altında toplanabildiğini hatırladığımız gün;

    “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır” icabı, memleket meselelerinin takım tutmaktan gayrı olduğunu kavradığımız gün;

    Ancak o gün, korkudan geriye bakmayı bırakıp yüzümüzü ileriye çevirebileceğiz.

    .

    “Farklı” sanılanların birlikteliğinin en güzel örneklerinden birisini sizlere sunuyorum. Sırf bu örnekten bile çıkarılacak o kadar çok ders var ki…

    İlgili aramalar: müzik – barış manço-cem karaca duet uzun ince bir yoldayım –  barış –  manço –  cem –  karaca –  duet –  uzun –  ince –  bir –  yoldayım

  • Dünya Kaynıyor, Biz Kendi Yağımızda Kavruluyoruz

    Son haftalarda sürekli Dünya’da olup bitenle, Dünya’daki bariz değişim ve gidişatın henüz renk vermeyen ama yönünü belli eden belirtileriyle ilgili fikirlerimi belirttim. O sırada Türkiye’de olup biten olaylardan, gazetelerin ne kadar da yanlış noktalara takılıp halkı gaza getirdiklerini eleştirdim. Bugünkü haberlerde bunların hepsini topluca gördüm. Artık ben bunlara işaret etmekten yoruldum, ama bizimkiler uyanmamakta ısrarlı.

    Moldova’da oylar tekrar sayıldı ve artık resmen Avrupa’nın Komünist hükümete sahip ilk ülkesi oldular. Avrupa Birliği’nden gelen tepkiler, Romanya merkezli liberal kışkırtma ve ayaklanmalar çok ses getirmedi. Zaten çıkan ayaklanmada ellerinde Romanya bayrağı sallayan eylemcilerin vatanseverliği de ne derece etkili olabilirdi ki? Sonuç olarak %49.9 oy almış Komünist Partisi’nin önüne hiçkimse geçemedi. Rusya da tabi ki hemen ortamda bitiverdi. Kriz sonrası Güney Amerika’dan Avrasya’ya sıçrayan sol akım elbette ki AB’yi korkutuyor, Rusya’yı tarihi dolayısıyla güçlendiriyor… Biz ise bunları hala görmezden geliyoruz, basın tarafından aradan kaynatılmasına mağruz kalıyoruz.

    Güney Amerika’da da benzer değişimler oluyor. ABD’nin bile Küba’ya karşı tavrı değişim gösteriyor. Chavez’in halkın %94 desteğiyle başta olması, ABD’deki krizin de etkisiyle birleştiğinde bazılarının cüretkar sanabileceği şeyler oluyor (Chavez Obama’ya “Kızılderililere 500 yıldır yapılan sömürge zulmü” ile ilgili kitap hediye etti). ABD ilk defa Amerika birliği veya ticaret anlaşmaları için Güney Amerika ile eşit ortaklık sözü ediyor, etmek zorunda kalıyor, ya da her neyse… Dengeller değişiyor. Dünya yeni düzenine evrimleşirken herkes kendine uygun bir yer edinmeye, Dünya’yı kendi yönüne olabildiğince çekmeye gayret ediyor. Biz ise bunları hala görmezden geliyoruz, basın tarafından aradan kaynatılmasına maruz kalıyoruz.

    Şu yazıda yazdığım üzere ve bu yazıda verdiğim bir haberdeki gibi, Somali’deki “korsanlar” belki de yalnızca emperyalizme karşı mücadele veriyor olabilir. Belki de bu yola zorlanıp kullanılıyor olabilir. Bugünkü haberde de söylediği gibi, Somali de artık şeriatla yönetilecek. Peki hangi ülkelerde şeriat etkileri var, hangi ülkeler ABD’nin savaş açtığı ülkeler? Farkettiniz mi hiç iki liste de aynı? İran, Afganistan, Pakistan’ın bir kısmı, Somali… Bu gidişin sonundaki olası “tasarlanmış” savaş yalnızca bir komplo teorisi olabilir mi acaba?

    Dünya kaynarken biz büyük resmi göremiyoruz. Kendi yağımızda kavrulmaya ısrarla devam ediyoruz. Sırf bu yüzden dibimiz tutmak üzere.

    Ergenekon’u yargıya bırakmıyoruz. Yapay olarak ikiye ayrılıyor(veya ayrıltılıyor), eylemlerle veya taraflı haberlerle kendi kendimizi yakıyor, yerimizde sayıyoruz. Herkes yalnızca kendi işine gelen şekilde olayları inceliyor, yetmezmiş gibi bunu toplumsal olaylara çevirmeye gayret ediyor. Bu sırada Dünya’daki gidişatı, kaynayan kazanın dibini göremediğimiz için de hala bazı ülkeleri anlamsız yere gözümüzde büyütüyoruz.

    Dünya değişiyor ve büyük ihtimalle gelişiyor. Bizim de olması gereken yerimizi almamız için artık kendi kendimizi paralamayı bırakıp, Dünya’da fark yaratacak şekilde tavır takınmamız gerekiyor.

  • Küresel Isınma Ne Kadar Gerçek, Ne Kadar Yalan?

    stop-global-warming

    Kyoto Protokolü’nin süresi dolmak üzereyken Türkiye olarak ekibe dahil olduk. Bu hafta yapılan bir açıklamada “Her şey yeni başlıyor” dense de benim kendi içimde kopan fırtınalar yıllardır devam ediyor.

    “Küresel Isınma” şeklinde kısaca ifade edilen mesele aslında tam olarak “İnsan-Yapımı (Men-made) Küresel Isınma” olarak konuşulmalı. Bütün bu yaygara, Kyoto, çevrecilerin eylemleri, yapılan araştırmalar ve geliştirilen “Sera Gazı” önlemleri hep bu doğrultuda. Sorgulanan olgu, havanın ısınması değil, insanoğlunun ısınmaya etkileri. Bunun için de en sık duyduğumuz terim “sera gazlarının emisyonu”… Yani bazı gazların havaya atılması ile oluşan sera etkisinin ölçüsü…

    Peki bahsedilen bu etkiler bilimsel olarak geçerli midir?

    Bu konuda kabaca aynı şeylerden bahseden, farklı şekilde olaya yaklaşan 3 belgesel izlenebilir:

    The Great Global Warming Swindle

    Global Warming Doomsday Called Off

    Global Warming Conspiracy

    Bütün bu belgesellerde Küresel Isınma gerçeği onaylanıyor, yalnızca çok ufak fakat oldukça önemli bir farkla: Sera Gazı (Özellikle CO2) etkilerinin, küresel ısınmadaki asıl sebep olması fikri bilimsel değilmiş.

    Belgesellerde anlatılan ortak bilgi, küresel iklimin temel etmeninin güneş olduğu. Sera gazları etkili olsa da oran olarak çok düşük kalmalarının yanısıra, CO2 oranı da bu gazlar içinde azınlık olarak kalıyor. Mesele sera gazı etkisi ise, en yoğun ve etkili sera gazının su buharı olduğunu ısrarla vurguluyorlar.

    CO2 oranları ile küresel ısınmanın etkisinin ters verildiğini de bu belgesellerden duymuş oldum. Al Gore, “CO2 artarsa hava ısınır” tezini sunarken aslında “hava ısındıkça CO2 oranı artar” sonucuna bağlıyor ilk belgesel. Yani verilenler doğru, fakat çıkartılan sonuçlar yanlış.

    Bu ve benzeri bir çok açıklamayı belgeselleri kendiniz izleyerek de bulabilirsiniz. Beni bu yazı kapsamında ilgilendiren kısmı ise konunun bilimselliği değil, siyasete alet edilişi.

    Konunun uzmanı olmadığım için bilimsel olarak kesin bir yargıda bulunmam ahmaklık olur. Fakat yine de belgesellerde anlatılanlar ile geçen 10 senede yapılan siyasi kampanya ve açıklamaları birleştirince çoğu parça yerine oturuyor.

    Yeni kaynakların çoğunda bu belgesellerde değinilen noktaların eklendiği veya yama yapıldığı gözüme çarpıyor. Örneğin artık küresel iklim değişikliğinin ana etmeninin güneş olduğunu belirtiyorlar, “ne olur ne olmaz, biz yine de sera gazlarını azaltalım” notu düşüyorlar. Eskiden ise doğrudan “sera gazları kötülüklerin anasıdır” gibi bir yaklaşım vardı.

    Konu ile ilgili daha kapsamlı araştırmalarımı ve dikkatimi sürdüreceğim. Öğrendiklerimi, farkettiklerimi paylaşmaya devam edeceğim, umarım birileri bana buradan eklemelerde bulunur.

    .

    Bu arada Obama’nın konu hakkındaki tavrını da merakla bekliyorum. Her ne kadar “Kyoto’yu imzalamamak hataydı” demiş olsa da, süresi dolmak üzere diye hala imzalamamakta direniyor. Ayrıca yeni protokolün hazırlanmasında katkıda bulunacaklarını açıkladığından tavırlarını kestiremiyorum. Keza www.globalwarming.org sitesindeki bir videoda da dalga geçtikleri üzere, Obama küresel ısınma konusunda gaz verip dursa da planlarında bu konuya ancak 20. sırayı verdi. Bu da bir oyalama veya geçiştirme olabileceği hissi uyandırıyor.

    Sonuçta ne olursa olsun, yeter ki doğru olsun.