Kategori: Siyaset

  • Kavram Karmaşası: Muhafazakar

    Politika sohbetlerinin temel bazı terimleri vardır. Bu terimler zamanla herkesin kendine göre yorumlaması sonucu garip bir şekilde anlamsal olarak ucubeleştirilmiş, herkeste kendi yorumuna göre bir duygu uyandıran sözcüklerdir. İşin ilginci, bu sözcüklerin herkes tarafından kendi yorumladığı anlamda kullanılması sonucu olarak artık siyaseten belirginleştirici ve ayırıcı olamaktan da çok uzak kalmış olmasıdır.

    “Muhafazakar”, “Milliyetçi”, “Solcu”, “Demokrat” gibi popüler sıfatlar başta olmak üzere sayısız terimin anlamı zamanla yerine göre şişirilmiş veya söndürülmüş, seyreltilmiş veya çarpıtılmış, eğilip bükülmüş, çiğnenmiş… Bugün ise hala sindirme mücadelesi veriyoruz. Bu kavram karmaşasının içerisinde boğulmamak için verdiğim kişisel mücadeleyi de örnekler üzerinden teker teker giderek bir yazı dizisiyle paylaşmak istiyorum.

    Ben bir muhafazakar mıyım?

    Muhafazakar olmak nedir? Kimdir muhafazakar adam? Neyi muhafaza eder? Muhafazakar olmak siyasi bir duruş, bir “dünya görüşü” ise Dünya’daki her muhafazakar aynı hayali mi kurar?

    Öncelikle TDK’ya göre muhafazakar (Arapça ve Farsça) sözcüğünün Türkçe karşılığı “tutucu”dur. Muhafaza ise “koruma” anlamına gelir. İşte daha buradan anlam karmaşası bizi içine alıveriyor.

    Halk arasında “yobaz” ve “gerici” kelimelerinden bir adım daha yumuşak bir tanım olarak “tutucu” kelimesi sıkça kullanılır. Geri kafalı veya yeniliğe açık olmayan anlamında, bir çeşit aşağılama veya yetersiz görme ifadesidir genel anlamıyla. Öte yandan “muhafazakar” olmak gurur vericidir. Geleneklerin, kültürün, değerlerin “koruma” altına alınmasını destekler “muhafazakar”. Her ne hikmetse, iki sözcük aynı olmasına rağmen, “muhafazakar” adamla “tutucu” adam aynı kişi değildir.

    Bu kavram karmaşası dahilinde “tutucu”, yani “muhafazakar” olmak yeniliklere açık olmamaksa, ben bir muhafazakar değilim.

    Halbuki Türkiye’de muhafazakar olmak çoğu batı ülkesine oranla çok daha kolaydır, çünkü bizde muhafazakar olmak için binbir yol vardır. Dindar olma anlamında, Türk kültürünü yaşatma anlamında, cumhuriyet değerlerini savunma anlamında, etnik kökenlerini koruma anlamında, Osmanlı’ya dönme anlamında, Orta Asya’ya yönelme anlamında… Özetle bu kadar zengin bir kültür ve tarih yatağında istediğiniz beşiği gözünüze kestirip muhafazakar olabilirsiniz. Bugünkü koşullarda siyaset sahnesinde gördüğümüz partilerin tümü de aynen bu şekilde kendilerine göre bir muhafazakarlık tanımı yapıp muhafazakar olmayı başarabiliyor(!).

    Bu anlam bolluğu içinde, kendi kültürünü, tarihini, dilini, değerlerini ve Cumhuriyeti’ni koruma görüşündeki birisi olarak, ben de bir muhafazakarım.

    Muhafazakar olmak siyasetçiler tarafından sıkça dile getirilen siyasi bir yön, bir ülkü olarak gösterilmeye çalışılsa da buna anlam veremiyorum. Amerika’lı muhafazakarlar Hristiyan, Anglo-Sakson geleneklerini korumayı düşünürken bizim “siyasi muhafazakar” politikacılarımız ise buna zıt bir yaklaşım sergiliyor. Sırf bu bile aslında “muhafazakar” olmanın bir ülkü olmadığını ispatlar bana göre.

    Bütün bu düşünce yumağında sanırım muhafazakar olmak yalnızca bir sıfattır. Bana göre Küba’lı Komünistler, Amerika’lı Cumhuriyetçiler ve İsrail’li Siyonistler’in tek ortak yanı da bu sıfatın yalın anlamı, yani kültürel açıdan koruyucu olmak olabilir. Bu şekilde baktığımızda da siyaseten belirgin bir yön belirtmeyen muhafazakarlık sıfatının gelişme veya ilerleme ile doğrudan bir ilişkisi olamaz. Sonuçta bakış açısını tanımlayan her sıfat, siyasi bir görüş değildir.

    Muhafazakar olmak insani bir değer, kendini bilmek, özünü korumaktır.

  • Kuzey Irak ve Düşeş Hayalleri

    Obama ile birlikte ABD’nin ilk icraatlarından birisi Irak’tan çekilme planının açıklanmasıydı. Amerikan halkına bu durum “Irak’ta çok vatanevladı kaybettik, maddi zararımız da büyüyor” şeklinde damardan verilirken, bizlere ise “Hüseyin Abi artık savaş istemiyor” şeklinde yansıtılmıştı. Halbuki durumun özünün bu şekilde olmadığı apaçık ortadaydı.

    ABD Irak’tan çekilip ağırlığı Afganistan’a verecekmiş. Afganistan’da, Irak’taki direnişçilerden çok daha kuvvetli ve daha sağlam örgütlenmiş, kendi silahını üreten “Taliban” askerlerine karşı nasıl oluyor da daha çok Amerikan vatanevladı feda edilecek olduğu farkedilmiyor? Aynı şekilde Irak’ta harcanan paranın daha azı mı harcanacakmış “kuvveti arttırılacak” Afganistan harekatında?

    Demokrasi’lerde bahaneler tükenmez.

    ABD’nin Irak istilasında çeşitli faydalar elde etmeyi hedeflediğini, çoğunu da aldığını yavaş yavaş görmeye başlıyoruz. Irak harekatındaki temel şüphelerden birisi petrol için savaşıldığı ithamını kapsıyordu. Önce “iftiraları” reddeden Bush yönetimi değişti, sonra da “önümüzdeki maça bakacağız” söylemi geldi. Bugün itibariyle Irak’ta merkezi yönetim, Kürt yerel yönetiminin kafasına göre petrol ihracatı yapmasına izin verdiğine göre (Bkz. haber) eminim bu yalnızca “özgürleştirilmiş” Irak halkının değil, malum birilerinin daha yararına olacaktır.

    Birilerine yeni petrol kaynağı sağlanırken, kaynaklarını satarak zenginleşecek kuzey Irak yönetimi yarın öbür gün bağımsızlığını ilan etme hesabı yaparken biz birilerine yaranmak için “şeş” değil, “düşeş”  atsak bile mars oluruz bu gidişle.

  • Türkiye’de Derin İktidar Var Mı?

    Gandhi, Gandhi’ye Karşı başlıklı haberi okur okumaz aklıma Nesli’nin çalışma arkadaşı, arkadaşımız Usman geldi. Usman çok sevdiğimiz, Fransa’ya taşınmamızın arabulucusu olarak da tanımlayabileceğim, yakın, derin tartışmalara girmekten haz duyduğumuz, Kashmiri milliyetçisi bir Pakistanlı arkadaşımız. Usman sayesindedir ki bugün çoğu Afganistan/Pakistan/Hindistan üçlemindeki konuyu kaynağından öğrenebiliyoruz.

    Bahsi geçen habere dönersek… Geçen günlerde Nesli bir öğlen yemeğinde aynen bu konuyu Usman’la konuşmuş ve akşamında bana anlatmıştı. Usman’ın tezine göre her ülkede belli bir zümre (aile veya topluluk) o ülkeyi yönetiyor. Örnekleri bolca mevcut. Kendisi bu fikri kolaylıkla internetten bulunabilen kaynaklarla farketmiş. (Kendim doğrulamadığım için örnekleri olabildiğince isim vermeden devam edeceğim.) Örneğin, bir ülkede başkan olmak “demokratik” bir seçimle olsa da, başkan adaylarını bir kurul onaylıyor. Dolayısıyla bu zümre o kurul oluyor. Kurulun onayı olmayan kimse aday, dolayısıyla başkan olamıyor. Bir başka ülkede de başkanların hep aynı okuldan yetiştiğini farketmiş Usman. Pakistan ve Hindistan için ise ailelerin başta olduğundan bahsetmişti. Hindistan için de bu aile, Gandhi ailesi. Ne kadar doğru hatırlıyorum bilmem ama meşhur Gandhi ile bugünkü Gandhi ailesinin kan bağı yokmuş sanırsam. Bugünkü aile sonradan isim değiştirip, McDonalds markasındaki hikaye gibi, mevcut bir ismi kullanıp markalaşmış kendince. Yanılıyorsam düzeltileceğimi umuyorum.

    Özetle Hindistan’da Gandhi ile Gandhi’nin karşılıklı aday olması arkadaşımızın bu teorisini destekliyor, beni de şaşırtmıyor. Sonuçta bugünkü dünya düzeni dahilinde “demokrasi” sandığımız çarklar, güçlü olanın istediği şekilde dönüyor. Hindistan’da Gandhi’ler güçlüdür, Amerika’da Rockefeller’ler… Felsefi olarak hepsi aynı dibidelik kefededir bana göre.

    İşin bizi ilgilendiren boyutu ise Usman’ın Türkiye’yi ele aldığında bu teorisinin tutmamış olmasıydı. Bizde ne bir aile ne bir zümre iktidarı elinde belirli bir süreden fazla tutabilmişti. En azından gözle görünen kısmı budur. Bu konuda bugün değişik teorilerle “Ergenekon”, “cemaat” veya CIA dolaylı yoldan iktidar hakimi olma çabasında olarak ima edilebilse de, sabit bir zümre iktidarın mutlak sahibi olarak henüz yerleşmiş değil. Muhtemelen bunca yıldır süren karmakarışık olayların ve ilişkilerin altında da bu bahsettiğim yerleşme mücadelesi yatıyor.

    Türkiye için mücadele halen sürüyor. En azından benim, yarınlarımızın daha güzel ve tam bağımsız olması yolundaki umudum buna dayanıyor. Umarım haklıyımdır.

  • AB Hatırına Enerji Koridoru Yerine Yol Geçen Hanı Oluruz

    Daha dün, hükümetin seçim malzemesinden olmamak için AB yolunda her yolu mübah saymasından duyduğum korkuyu yazmışken, bugün de bir iddiayla bu korkum yeniden depreşti.

    SOL’un haberine göre Türkiye, Nabucco boru hattıyla ilgili AB’ye yönelik tüm taleplerinden vazgeçti. Bu ne demek? Haberde ayrıntılarıyla yazmışlar fakat üşenenler için kısaca özetleyeyim. SOL’un deyimiyle “Enerji Koridoru” yerine “Yol Geçen Hanı” olmak demek. Bu tespitte de oldukça haklılar.

    Sürekli vurguladığım şeylerden birisi Dünya’nın değiştiği. Bu değişimin en büyük araçlarından birisi de yeni enerji dengeleri olacak. Yeni düzende, her nasıl olursa olsun, sürdürülebilir enerji ve su, yani bugünün çevre temelli bilimleri belirleyici güçler olacak. Dolayısıyla bu durumda bizim için daha önemli olan AB üyeliği değil, enerji üretimi ve kontrolüdür. Fakat gel de bunu hükümete ve Cumhurbaşkanı’mıza anlat.

  • “İmtiyazlı Ortaklık” 2. Gümrük Birliği Faciası Olmasın?

    Hükümetin son 8 sene boyunca başlıca seçim vaatlerinden birisi AB üyeliğiydi. Önceki hükümetler sayesinde önlerinde buluverdikleri müzakere takvimini çok akıllıca kullanıp temel reklam malzemesi yaptılar. Fakat yine de en nihayetinde, ne AB’nin ne de Türk halkının bu konudaki fikri değişmedi.

    Türk halkının çoğunluğu AB’ye girmek istemiyor. İşin ilginci AB’nin de çoğu Türkiye’nin AB’ye girmesini istemiyor. İki tarafta da halkların çoğunluğu buna karşı iken, görüşmeler devam ediyor. Bugünkü popülist tanımıyla “Demokrasi” de zaten böyle bir şey.

    Türkiye’nin AB üyeliğini isteyen vatandaşlarımın temel olarak 3 seçenekten birisine sığındığını görüyorum. Ya AB vizesi ile Avrupa’da iş bulma umudu, ya AB’den gelecek yardımlarla memleketimizin güzelleştirilmesi hevesi ya da AB’ye girilmesi ile önü iyiden iyiye açılacak olan küresel sermayeye bağlı parasal kaynaklardan nasiplenme umudu. Halbuki bunların hiçbirisi bana göre mantıklı veya zorunlu birer ihtiyaç değil.

    Buna çare olarak önümüzdeki seçimlere ve hatta muhtemelen bir sonrakine kadar bile bir gelişme olmayacağını anlayan hükümet değişik adımlar atmaya çalışsa da yine de yerimizde saymaya devam ediyoruz. Örneğin “Madem AB’ye üye yapmıyorsunuz bari bize de AB vizesi verin” yalvarışları haliyle kimse tarafından kaale alınmadı. Kendi kendimize bu öneriyi sunarak “Acaba yerler mi? Böylece hiç girmesek bile olur sonra” şeklinde kahve muhabbetleri yaratmaktan öteye geçmiyoruz.

    Son günlerin belirgin gelişmesi ise Almanya-Fransa yakınlaşması, hatta kaynaşması. Bunun sonucunda yapılan bizi ilgilendiren en belirgin açıklama da “Türkiye üye olmasın, imtiyazlı ortak olsun” vurgusu. Burada da “imtiyazlı ortak” lafı bana aleni bir “dost kazığı” havası çağrıştırıyor. Olası bir “imtiyazlı ortaklık” durumunda halimizin Gümrük Birliği’nden bile beter olacağını kestirmek güç olmasa gerek.

    Sonuç olarak başladığım noktaya dönersem, hükümetten bir dahaki seçimlere AB malzemesinden oy çıkartmak için mutlaka bir hamle gelecektir. Bu hamle de, AB tarafından gördüğümüz üzere, ne üyelik ne de vize ile ilgili olabilecek. Dolayısıyla bugün itibariyle en büyük endişelerimden birisi AK Parti’nin ikinci bir Gümrük Birliği anlamına gelecek “imtiyazlı ortak” çözümüne yönelik adımlar atmasıdır. Umarım yanılıyorumdur. Yoksa bir kez daha çok fena yamuluruz.