Kategori: Yorum

  • İran’da İşler Kızışıyor, Bizimkilerin Aklı Fotokopi Belgede…

    İran’da işler karışıyor. Yıllardır teokratik yönetim altında kişisel özgürlükleri bastırılmış (seçim sonuçlarına göre) azınlık kesim ayaklanmalar ve eylemler ile yönetime başkaldırıyor. Düşünce olarak elde etmeye çalıştıklarını desteklesem de batı basınındaki yaklaşım sinirlerimi bozmaya devam ediyor. İsyancıların kendilerini çoğunluk olarak tanımlamaları da ilginç bir etken.

    Bu gidişatın sonunu 3 seçenekli öngörüyorum:

    1. İsyan eden kitle gerçekten çoğunluktur ve isyanlar sonucunda batının da verdiği gaz ve destek ile uzun vadede İran rejim değişimine kadar gider.
    2. İsyan eden kitle kendini çoğunluk sanan bir azınlıktır. Batının verdiği gaz ile eylemlerini sürdürürler. Batı (özellikle zaten fırsat ve bahane kollayan ABD) bu sözde çoğunluğun özgürlüğü için İran’a müdahale eder. Zaten yıllardır hangi bahaneyle İran’a saldırsak diyorlardı…
    3. İsyan eden bir azınlıktır. Azınlık bastırılır ve batı buna tepki göstermeye devam eder. 2. seçenekteki kadar olmasa da ona yakın çirkin müdahaleler yaşanır.

    Uzun vadeli tahminlerim arasından seçmem gerekirse, tercihim 1. seçeneğin doğru olmasından yana.

    Gelgelelim, asla olayların iç yüzünü gerçekten bilemeyiz. Herhangi bir ülkenin iç meselesi hakkında fikirsel yaklaşımların ötesine geçtiğimiz, taraf tuttuğumuz an aslında haddimizi aşmış oluyoruz.

    Olayın bir de Türkiye boyutu var. Her ne hikmetse kimse bizde kimse konu hakkında açık bir fikir belirtmedi. Bu aslında benim tercih edeceğim bir durum fakat bizim “herşeye burnumuzu sokalım, oradan da oy koparalım” zihniyetindeki politik anlayışımıza ters olduğu için bu sessizliğin altında bir bit yeniği olduğuna inancım artıyor. Neyse ki bizi ilgilendiren daha önemli sorunlarımız şu an için mevcut.

    Şu sıralar en önemli sorunumuz da elbette ki “Darbe Planı” adı altında fırtınalar kopartılan fakat Genelkurmay ile resmi ilişkisi olmadığı bugün resmen açıklanan “fotokopi belge”. Yani belgenin gerçek olup olmadığını bırakalım, ciddi olup olmadığını bile tartışmamız aslında yersiz. Belgenin aslı bulunup ortaya çıkarılana kadar da bütün haberler yine her zamanki şekilde, yani “tuttuğun takımı pohpohla, karşı takıma çamur at” zihniyetiyle yapılacak.

    Artık taraflar birbirini o kadar iyi tanımış ki, atılacak bir sonraki çamuru da daha atılmadan atılmış gibi göstererek ya da “yakında şöyle böyle de derler” şeklinde önlem alıcı şekilde savunmaya geçiyorlar. Bu konuda asıl uzman da elbette ki hükümet tarafındaki basın. Haliyle 8 senedir eleştirilen birincil taraf olmak, savunma güdülerini de güçlendirdi.

    Birkaç gün önce de yazmıştım… Mecliste işe yarar, gerçekten önemli konuları tartışmaktansa “sen-ben” tartışmaları yaratıp gündemi çarpıtarak gözönünde olmak daha çok oy getirdiğinden olsa gerek, bu kısır döngüden kurtulmamız da biraz zaman alacak…

  • İran Seçim Sonuçları ve “Biz Kaç Kişiyiz?” Güzellemesi

    İran’da seçim sonuçları açıklandığından beri kitlesel bir isyan yaşanıyor. Aslında çoğu “doğu kültürü” ülkesinde görmeye alıştığımız isyanlar bunlar. Halbuki isyanın içeriği veya büyüklüğü ile asla seçim sonuçları kestirilemez, hatta yorumlanamaz.

    2007 seçimlerinden kısa bir süre önce “Biz Kaç Kişiyiz?” sloganlarıyla birleştiğini düşünen, “sessiz çoğunluk” olduğunu zanneden sesli bir azınlık ile Türkiye’de bir çok eylem yaşadık. Bu hafta boyunca İran’la ilgili haberlerde de aynı yanılsamayı gördüm.

    Yanlış anlaşılmasın, İran’daki gelişmelerle bizdeki eylemleri benzetmiyorum. Yalnızca bu tür kitlesel eylemlerin doğasında bulunan kendini yanıltma eğiliminden bahsediyorum.

    Türkiye örneğinde kendini çoğunluk sanan kitlenin, sözde azınlık karşısında eylemlerinin seçim sonuçlarındaki 47% hezimeti ile bir anda nasıl söndüğünü gördük. Her ne kadar ben de o dönemde “biz kaç kişiyiz” hareketini desteklemiş olsam da, eylemleri ve içeriğini asla hazmetmemiştim. Kitleleri muğlak laflarla birleştirip, ardından özel meselelere değinmek işe yaramıyor, o dönemde net bir şekilde gördük.

    O dönemde batı basınında bizdeki olaylar “Türkiye iki kutba ayrılıyor” şeklinde yer veriliyordu. Türk olmayan kiminle konuşsam halen bana bu iki kutbu soruyorlar. Artık batılı halk, bizi batılı elitin göstermek istediği, bize hissettirmek istediği şekilde görüyor. “Türkler kendi içinde ikiye ayrılıyor”… Bu da malum derin planların zaten ilk adımı.

    İran’da da benzer olaylar görüyoruz. Seçim sonuçları ile rakibini ikiye katlamış bir iktidar, görüşü ne olursa olsun, yerini haketmiş bir yönetim bugün başta. Seçim sonuçlarına yapılan itirazlar, yeniden sayım ve seçim kuralları ne beni ilgilendirir, ne batılı herhangi bir ülkeyi. Gel gör ki batıda çıkan haberlerin odağında eylemlerde tutuklananların sayısı ve seçimde “kaybolan” oylar var. Batı, mevcut yönetim işine gelmediği için demokrasi söylemini bıraktı, alınan oy miktarına değil, sözde kaybolan oy miktarına odaklandı.

    Banu Avar’ın sürekli vurguladığı gibi, “batının demokrasi anlayışı taraflıdır”. Demokrasi, halkın söz sahibi olmasıdır. Halkı yönlendiren, yanıltan veya milli iradeyi hiçe sayan her yaklaşım, ister kişisel ister kitlesel olsun, despotluktur. Dolayısıyla batı medyası elini çeksin de İran bu meseleyi kendi halletsin. Kimsenin bir başka milletin milli meselesine elini uzatmaya hakkı olamaz.

  • Türkiye’de Neler Oluyor?

    İyi ki uzun bir süredir düzenli olarak yazamıyorum… Türkiye’de neler oluyor?!

    Albay’ın birisi iktidar partisini ve Türkiye’nin en büyük cemaatini imha planı yapmış! Bahsi geçen planın belgesi de Ergenekon soruşturmasında yer almış, ama her ne hikmetse yalnızca bir gazete farketmiş! Sonra belge gerçek mi sahte mi belli olmadan birileri orduyu yerden yere vurmuş!

    Evet, bu konuda biraz önyargılıyım. Normalde önyargılı olmam, olamam fakat bu mesele o kadar ciddi ve tehlikeli bir mesele ki, olayı ciddiye almam halinde başımı hangi duvara vuracağımı bilememekten korkarım.

    Olay o kadar ciddi ki, iddiaların doğru olması sonrası olacaklardan korkumdan, iddiaların asılsız olmasına inanıyorum. Hiçbir dayanağım yok, hiçbir bilgim yok, yalnızca korkumdan dolayı buna inanmayı seçiyorum. Üstüme gelmeyin!

    İnanıyorum ki, bu belge sahte çıkacak. Ardından belgenin sahte çıkmasıyla birlikte, zaten dibe vurmuş olan gazetelerin güvenilirliği, bertaraf olacak. Daha sonra Ergenekon delilinin sahte çıkması üzerine tartışmalar alevlenecek. AKP ve Gülen cemaatine “acaba kendileri mi bunu tertipledi” suçlaması yöneltilecek. Öte yandan AKP ve cemaat taraftarları da asılsız olsa bile bu haberin ardını bırakmadan gerçekmiş gibi yansıtmaya devam edecek… Ve Ergenekon’a kardeş doğmuş olacak. Nurtopu gibi bir dipsiz kuyumuz daha olacak.

    Hayırlı olsun.

    Öte yandan belge gerçek çıkarsa olabilecekleri kestirmek güç. İlker Başbuğ’un tutumuna oldukça bağlı olacak her yolun sonunda Türkiye’yi, çapını kestirmesi güç bir şişirme isyan dalgası bekliyor. Şişirme diyorum çünkü bu tür bir isyan bizden çok başkalarının işine yarayacağı için mutlaka dışarıdan da desteklenecektir. Bu dalgadan nasibini oy şeklinde alacak olan da elbette ki AK Parti olacaktır. Ordu da bahsettiğim başkalarının oldukça işine yarayacak şekilde itibar kaybetmiş olacak. Artık içimizdeki başkaları da bir taraflarına kına yakarlar.

    Hepsinden çok sinirimi bozan ise gazetelerin henüz kesinleşmiş bilgiler olmadan yargıları işine geldiği gibi halka pompalaması… Anladık taraflısınız ama en azından gazetecilik yapın, reklamcılık değil.

    Ne diyeyim… Hayırlısı olsun.

  • BBG Evi Gibi Meclis

    Oldukça uzun bir süredir bir şeyler yazmaya fırsatım olamadı. Gurbette iş bulma ve dil öğrenme derdiyle önceliklerimde ufak bir ayarlama yapmak durumunda kalmıştım. Bu dönemin ardında birkaç gündür rahat, eğlencelik bir şeyler yazayım diyordum ama tam fırsatım olmuşken Nesli sayesinde farkettiğim bomba haberi paylaşmadan, yorumlamadan geçmeyeyim dedim.

    Kasap et derdinde, koyunu düşünen yok.

    Habere göre MHP bugün meclise sanayicinin sorunları ve olası çözümlerini görüşmek üzere öneri vermiş fakat CHP’den birisi daha önemli gördüğü için, “laiklik elden gidiyor, deniz feneri başbakana uzanıyor” türküsünü söylemeyi tercih etmiş (Haber için tıklayın).

    Bundan birkaç gün önce de benzer bir habere göre de, Devlet Bahçeli AKP’yi “mayın temizleme konusunda meclisin gündemini 5 hafta boşuna oyaladığı” için eleştiriyordu.

    Bu iki haberden çıkardığım sonuç ise ortada: AKP ve CHP oy için birşeyler gevelerken, MHP dişe dokunur işler peşinde. Kasap et derdinde, koyun can derdinde… Fakat koyunu düşünenin sesi çıkartılmıyor.

    Ne de olsa bu tür işlevsiz kavgalar iki tarafın da oy hanesine yazılıyor. Maalesef yalnız da değiliz. Dünya’nın her yerinde arada sırada BBG evi gibi, “kavgaya falan karışalım da dikkat çekelim, oyumuz artsın” mantığıyla siyaset yapılıyor. Alan memnun satan memnun…

  • Örnek Üzerinden Anayasa Mahkemesi’nin Türban Kararı

    Bir sene önce…

    5 Haziran 2008 günü, AK Parti ve MHP’nin birliği ile meclisten geçen kamusal alanda başörtüsü sınırlandırması ile ilgili, nam-ı diğer “türban yasası”; Anayasa Mahkemesi tarafından genel bir tanımla “anayasayla bağdaşmadığı için”, yani mevcut anayasaya uymadığı için iptal edildi.

    fft1_mf54771

    Bugün…

    “Bakalım gençler neler yapıyor, sivil örgütler nereye gidiyor” diye merakımdan ve belli belirsiz bazı kaynaklar tarafından desteklenip, pohpohlanıp şişirilmelerinin yarattığı kuşkudan kaynaklanan önyargılarımı kırma adına üye olduğum “genç siviller” e-posta grubundan bir duyuru geldi. Duyuru bu son kurduğum cümle kadar uzun ve karmaşık değildi… 5 Haziran 2009’da, Anayasa Mahkemesi’nin kararının 1. yılında Anayasa Mahkemesi’nin “yetkisini aşıp”, “yasama organının yetkilerine müdahale edip”, “özgürlükleri kısıtlayan” ve “darbecilerin desteklediği” kararı protesto edilecekmiş. Duyurunun sahibi de “AK-DER”.

    .

    Dünü, bugünü ve yarını kapsayan zamanüstü yorumum…

    Türkiye’de politik konularla popülist konuların birbirine girdiği durumlarda kavramlar iyice karışıyor. Anayasa Mahkemesi kararına karşı olmak “dinci” damgası yemeye yol açabilirken, Anayasa Mahkemesi’ni savunmak da “darbeci” veya “din ve özgürlük düşmanı” olmak demek olabiliyor. Halbuki mesele siyasi bir mesele, bu kadar duygusal ve karmaşık bir durum yok ortada.

    Öncelikle ben geçen sene bu konuda MHP’nin yaklaşımını tamamen yapıcı, haklı ve dürüst bulmuştum. Dolayısıyla yapılan anayasa değişikliğini de sonuna kadar desteklemiştim. Ta ki Anayasa Mahkemesi bu değişikliği reddene kadar.

    Olayı basit bir örnekle eşdeğer görüyorum. Eşim bile bazen bu yaklaşımıma anlam veremese de, bence siyasi meseleler duygusal (yani popülist) etmenler dikkate alınmadığında (yani yalnızca aklın yolu takip edildiğinde) çok baside indirgenebilir.

    Bir mahalle düşünün. Mahalle halkı bölgeye görkemli bir cami yapılmasını istiyor olsun. Görevlendirdikleri bir mimara camiyi tasarlatmış olsunlar ve aralarında topladıkları para ile de bir şirkete bu işi vermeye hazır olsunlar. Sonra konunun uzmanı bir inşaat mühendisi son olarak bölgeyi, zemini ve tasarıyı incelesin ve desin ki “Maalesef buraya bu cami yapılamaz, tasarı zemine uygun değil, kaldırmaz.”

    Bu oldukça basit örnek içinde mahallelinin, “biz ibadet hakkımızı istiyoruz!”, “inşaat mühendisi haddini aşıyor, mimarın işine karışıyor!” veya “demokrasi gereği halkın çoğunluğu ne isterse o olmalı!” şeklinde isyan etmesi ne kadar “mantıklı” olacaktır?

    Sonuç olarak vermeye çalıştığım bağlantı çok açık. Örneğin basitliği, anlamını azaltmaz. Her işin bir uzmanı vardır ve son sözü bu uzman söyler. Sonuçta asıl meseleye dönersek de Anayasa Mahkemesi “anayasa düzenlemesi uzmanı” mercidir ve son sözü söylecek kurumdur. “Tasarı anayasaya uygun değil” ya da “tasarı zemine uygun değil” diyorlarsa, bu karara duygusal veya kişisel gerekçelerle değil, bilimsel ve hukuki sebeplere dayanarak varmış olduklarını varsayarak uzman görüşünü kabul etmek zorundayız.

    Bu sebeple kimse beni 5 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’nin önüne eyleme çağırmasın.

    Mahalle camimizin tasarısı zemine uygun değilse, zemin sağlamlaştırılır, inşaat mühendisi taşlanmaz.