Kategori: Yorum

  • O Halde, İstanbul’a Acil 5. Köprü Lazım

    İstanbul’a ilk köprünün yapılma fikri ortaya çıktığından beri şehir ve bölge planlamacılar, mimarlar odası, yani işin bilimsel kanadı aynı yorumu yapmış. Azimle internette işin uzmanı bilim adamlarının yorumlarını araştırırken karşıma 30-40 senelik belgeler ve açıklamalar çıktı. Bu yorumların bir örneği ilk köprüden bile öncesinden, 1966 yılından bahseden şu açıklama:

    Mimarlar Odası Boğaz Köprüsüne karşı 1966’dan itibaren yoğun bir kampanya başlattı. ‘Köprü yapılırsa İstanbul biter, demografik yapısı bozulur, nüfusun yüzde 80i batı, yüzde 20si doğu yakasında yaşarken bir köprü yapılırsa yüzde 50-yüzde 50 olur. Anadoludan yeni göç çeker, nüfus artar, o zaman da her 10 yılda bir köprü yapmak gerekir diyorduk. ” – Demirtaş Ceyhun

    Bu yorumun kısa bir süre sonrasında 1970-1973 arasında ilk köprü inşaatı yapılıyor. Köprü tamamlandıktan, çok değil, 15 sene sonra da ikinci köprü yapılıyor. Elbette ki arayan bulacaktır ki 80’ler de 60’lardaki ne benzer yorum ve uyarılar eşliğinde geçmiş. 80’lerde de uyarılar kabaca “2. köprü çözüm değil, daha çok sorun doğurur. Köprü yaptıkça daha çok yapmak gerekir.” şeklinde.

    Maalesef yine haklı çıkmışlar.

    80’lerin sonunda 2. köprü tamamlandıktan 10 sene sonra da, 90’larda yeniden “köprü gazı” verilmiş. Bu sefer biraz daha akıllanmış olacaklar ki aynı yorum ve uyarılar nihayet 3. köprü fikrini söndürebilmiş.

    İstanbul’daki köprüler tarihini incelediğimiz zaman aslında tekrar tekrar görüyoruz ki (beklendiği üzere) matematik yanılmıyor. Sonuçta işin uzmanı kurumlar ezberden yorum yapmıyor. Herşeyin matematiksel hesapları var. Hele hele artık bilgisayar canlandırmaları ile birlikte herşey daha da net sezilebilir olmuşken…

    Bugün ise “İstanbul’a 3. köprü” dayatması ile 90’ların acısını çıkartıyor AK Parti. Belki Erdoğan’ın kendi belediye başkanlığı döneminden kalma inadından, belki 3. köprünün yaratacağı “geçici” rahatlamanın kazandıracağı oyların gözlerini boyamış olmasından… 3. köprü inatla ve ısrarla yapılacak gibi görünüyor.

    Madem İstanbul’ için tecavüz kaçınılmaz, bari tadını çıkartsınlar. İlk hesaptaki gibi, köprü yaptıkça 10 senede bir yenisini yapmak gerekiyorsa arada atlanan köprüleri, köprü inşaat süresini de hesaba katalım ve 5 köprüye tamamlayalım. Belediyecilikte de pusulamız bilim değil, anladık. O halde, İstanbul’a acil 5. köprü lazım.

  • Ne Sağcıyım Ne Solcu, Futbolcuyum Futbolcu

    Bu akşam Adana Demirspor, İtalyan Serie A takımlarından “yoldaş” Livorno’yu konuk edecek. Bu özel maçla birlikte kulüpler arası dostluktan ziyade ayrıca farklı bir duruşa da vurgu yapılmış olacak.

    Bu maçı tarih ve politikaya bulaşmak istemeyen “ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu” edasındaki spor yazarları değişik şekillerde yorumlamış. Kimisi “Adana Demirspor kendine kimlik arıyor” diyerek yılların birikimini ve kulübün tarihini toptan küçümserken kimisi de “farklı bir dünya” genellemesiyle geçiştirerek “onlar da kendi halinde takılıyor işte” havası yaratmış.

    Yıllarca “sol” kavramının içinin hem sağ hem sol olduğunu iddia edenler tarafından boşaltılmasının; insanların açlık, işsizlik ve eğitimsizlik sorunlarına çareyi her ne hikmetse kapitalizm ve liberalizmle arar hale getirilmesinin; spor ve bilimin gelişmeden ziyade sanayileşerek kar amacı güder hale getirilmiş olmasının tohumlarını da bu haber ve yorumlarda gördük. Çarpıklaştırmalar yetmezmiş gibi, artık bütün bu kavramlar da küçümsenir olmuş.

    O yüzden bu maçı anlamak geçmişi inceleyerek biraz kafa yormak ister. Maalesef futbol izleyicilerinin ve yazarların bir kısmı buna yanaşmayacaktır. O yüzden “biz de kendi halimizde takılmaya” devam edelim.

  • Türkiye Alışveriş Merkezi Çöplüğü Olma Yolunda

    Bugünkü bir habere göre Türkiye’de alışveriş merkezi sayısı 222’ye çıkmış. Bunun yanısıra İstanbul’da 33, Anadolu’da da 41 inşaat halindeki merkezi de sayarsak 2010 yılına 300 alışveriş merkeziyle girme ihtimalimiz bile var. Belki bu sayede “Amerika’yı geçtik” diye sevinenler bile çıkar. Ne mutlu onlara…

    Fransa’ya gelmeden önce zannediyordum ki “batı” dendiğinde her yer Amerika gibi olacak. Her köşe başında alışveriş merkezleri, 24 saat açık marketler, yapacak bir şey olmadığı için alışveriş yaparak hayatını sürdüren insancıklar.

    Yanılmışım.

    Fransa’da bizim olduğumuz şehri bırakın, bütün bölgede yalnızca bir tane büyük alışveriş merkezi var. Küçük olanlar zaten yalnızca bölge insanlarına çalıştığı için ismini bile duymuyoruz. Amerika’da kısa tecrübemde gördüğümün tam aksine sokaklarda insanlar var. Dolaşıyorlar. Alışveriş merkezleri yalnızca akşam erkenden değil, Pazar günleri de kapalı.

    Burada pazar yerleri hala kullanımda. İlginç bir şekilde pazar yerleri nispeten pahalı olmasına rağmen insanlar orayı tercih edebiliyor. Kıt lisan bilgimle anladığım ve gözlemlediğim kadarıyla da küçük işletmelerin ve yerel esnafın öneminin farkında olduklarından aksini istemiyorlar.

    Rivayete göre bölgeye açılması planlanan IKEA’ya halk karşı çıkmış yerel ekonomiye zarar verir diye. Dolayısıyla ufak bir ayakkabılık almak için 110 km. gitmiştik geçenlerde. Bizim derdimiz gezmekti ya o ayrı mesele…

    Yalnızca yerel esnafın kalkınmasına, yerel ekonominin güçlendirilmesine değil, “cittaslow” (yavaş şehirler) ve benzeri projelerle çarpıklaşan “post-modern” yaşamlara insancıl hava katılmaya çalışılıyor.

    Türkiye ise ilginç bir şekilde özünden, kültüründen ve değerlerinden uzaklaşarak doğallıktan uzak olan hızlı tüketim hayatını benimsemekte ısrar ediyor.

    Birkaç yazıda bir ısrarla söylediğim gibi… Dünya hayat tarzı ve politikalarıyla tümden değişerek yeni bir düzene doğru gidiyor, biz hala eskimiş olan düzeni yakalamaya çalışıyoruz. Sonumuz hayrola…

    .

    not: Türkiye’de “cittaslow” ünvanı almayı hedefleyen tek yerleşim birimi Seferihisar’ın da nicelerine örnek olmasını diliyorum.

  • Ermenistan, Yine Aynı Şekilde…

    Ermenistan ile sınırımızın açılması, ilişkilerin tekrar başlaması ve ticaret oluşması için resmi adım atıldı. Yakında resmi antlaşma da imzalanacak ve birbirimizin “toprak bütünlüğüne saygı, içişlerine karışmama” gibi konularda resmi söz verilmiş olacak… Karadağ meselesinde de böylece Azerbaycan’ı uyutmuş olduk… Bu gelişmeyle hükümet maalesef yalnızca iç politikada değil, dış politikada da alenen tutarsız ve dengesiz tavırlar sergileyebileceğini ispatlamış oldu.

    Gerçi hemen yüklenmemek lazım. Sonuçta tutarlı oldukları bir nokta var ki o da liberal, küresel sermayenin çıkarına olacak ne varsa onu gerçekleştirme azmi. Dolayısıyla Ermenistan meclisinde Erdoğan’ın “Karabağ yüzünden sizinle ilişkiyi kestik, o sorunu halletmeden tekrar ilişki kurmayız” diyip, ardından dışişleri ve cumhurbaşkanı yoluyla protokol imzalanması kendi içinde tutarsız gözükse de büyük resme baktığımızda oldukça tutarlı. Zaten AK Parti bu çok başlı politikayı 2002 yılından beri kullanıyor ve hepimizi uyutuyor. Birisi bir şey diyor, öteki aksini yapıyor. Böylece herkese bir nazar boncuğu dağıtılmış oluyor.

    Komşularımızla ilişki elbette ki kurmalıyız. Sınırları elbette ki açmalıyız en nihayetinde. Kardeşçe, barış içinde yaşamalıyız muhakkak. Gel gör ki AK Parti ve ilişkili olduğu yöneticilerin yaptıkları fikir olarak güzel şeyler bile yapış şekillerinden dolayı insanın kursağında kalıyor…

    Güven veremiyorlar.

  • Fenerbahçe Üniversitesi

    Aziz Yıldırım kulüp dergisinde artık resmen duyurmuş Fenerbahçe Üniversitesi kurulacağını. Benim bu fikirden ancak bugün haberim olmuş olsa da meğer yıllardır düşünülen bir konuymuş.

    Koyu Galatasaray’lılar hemen “Galatasaray’ı kopyalıyorlar” şeklinde yorumlar yapmaya başlamış bile internette. Halbuki henüz neredeyse hiç bir alakası yok planlanan üniversite ile Galatasaray Üniversitesinin.

    Bir Galatasaray’lı olarak bu saatten sonra Fenerbahçe’nin üniversite açması bende de önce bu tarz bir his uyandırmış olsa da sonradan okuduklarımdan gördüm ki içerik sanırım aynı olmayacak. Fenerbahçe Üniversitesi için öncelik olarak Spor Bilimleri Enstitüsü açılması planlanıyormuş. Bu açıdan Türkiye’de spor eğitimi seviyesi yerlerde olduğu için spor açısından oldukça umut verici bir gelişme. Ayrıca bu şekilde “taklit” veya “kopya” gibi duygusal suçlamalar da elenmiş olacaktır. Fenerbahçe veya ÖzHakikiFutbolSpor farketmez. Sporda altyapı ve kurumsallaşma konularında ortaya atılacak her türlü fikri desteklemeliyiz.

    Fenerbahçe’nin bu tür bir enstitü kurmasının ardından umarım diğer kulüpler de Fenerbahçe’yi taklit ederler…

    .

    not: Galatasaray Üniversitesi de zaten taklitle benzeri yaratılabilecek bir kurum değil. Ayrıca gerek tarihi, gerek içeriği olsun, niteliği gereği futbol muhabbettine meze olacak bir kurum da değil.