Kategori: Yorum

  • Laf Ola, Oylar Gele

    Başbakan ulusa seslendi ve haftalar süren kasıtlı sessizliğini bir açıdan bozdu. Konuşmasında beklendiği üzere hala ne yapılacağından hiç bahsetmemiş olsa da en azından bir noktada (kendince) açıklık getirdi.

    Daha haftalar önce bu meşhur açılımın bahsi geçer geçmez Deniz Baykal çıkıp CHP’nin kırmızı çizgileri dediği şeylerden bahsetmişti. MGK toplantısının ardından Genelkurmay da, toplantı sonu açıklamada değinilmediği için içinde kalmış olacak ki, üniter yapıyı korumakla görevli olduğunu söyledi. Dün itibariyle de nihayet Başbakan resmen aynı sözü verdi.

    Peki haftalar geçerken bir Allah’ın kulu çıkıp da neden CHP’ye cevap verme gereği duymadı? Neden Erdoğan çıkıp, Baykal’a “evet, aynı fikirdeyiz” d(iy)emedi? Buna neden cesaret etmedi?

    Haftalar geçti ve AK Parti’nin hala tek yaptığı çoğunluğa güzel gelecek sözler söylemek ve muhalefete muhalefet etmek. Muhalefet ile aynı fikirdeyse de susmak. Aman muhalefeti rahatlatmasınlar! Olur ya sonra muhalefetin düşmanlığından kazandıkları oyları kaybederler… E hani toplumu bütünleştirmek için yola çıkmışlardı?

    Sürecin ayrıntısı belli olana kadar ne kadar konuşsak boş. Ancak, AK Parti’nin artık kemikleşmiş “muhalefete muhalefet edelim, gerisi laf ola oylar gele” zihniyetinden tedirginim.

  • Uzun Eşek: Yunan Dostluğu’na +1

    Yemek isimleri, bakkal, kasap gibi temel meslek isimleri, laz fıkraları ve aklıma şu an gelmeyen sayısız ortak kültür öğesinden sonra bugün de öğrendim ki Yunan gençleri de bu alabildiğine amaçsız güzide oyunumuzu aynen oynuyormuş. Ve pek tabii ki onlar da aynı ismi birebir Yunanca çeviri şeklinde kullanıyorlarmış. Yani oluşan görüntüyü ve yapılan eylemi “eşek”le özdeşleştiren tek biz değilmişiz…

    Önceki sayısız örnek sayesinde olsa gerek, artık hiç şaşırmıyorum. Yine de böyle ayrıntıları öğrendiğim her olayda ilginç bir gülümseme beliriyor suratımda.

    “Uzun Eşek” de böylece (artık iyiden iyiye uzadığı için ucunu kaçırdığım) “Türk-Yunan ortak özellikleri” listeme eklenmiş oldu.

  • Gardaş, Bu Yol Ne Yöne Gider?

    338067682nmHWrv_ph

    AK Parti’nin son dönemde kitleleri iki zıt kutupta heyecanlandıran “demokratik açılım” süreci kafaları karıştırmaya devam ediyor. İlk sözünü ettikleri andan itibaren 1 ay kadar geçmiş olmasına rağmen hala ne yapılacak ve nasıl yapılacak kimse bir şey bilmiyor.

    Büyük bir kitle bu tür bir açılımı desteklese de, destekçilerin bile azımsanmayacak bir kısmı bunu sorguluyor. Bunda Erdoğan’ın açılım öncesi (neden hala anlamadığım bir tavırla) DTP’nin yüzüne bakmıyor olması, ırkçılığın daniskası olan “ya sev ya terket” yaklaşımından bir anda U dönüşü yapmış olması veya daha önceki açılımlarla ellerine yüzlerine bulaştırdıkları örnekler (mesela Kıbrıs) hatırlanıyor olabilir.

    Ben de ne düşüneceğimi bilemiyorum.

    AK Parti’nin bütün siyasi taktiklerini yıllardır yakından izleyip öğrenmiş olmama rağmen, en temel taktiklerine yenik düştüm sanırım: “İçi boş, kulağa güzel gelen söylemler ile kitlelerin desteğini alıp hiçbir şey yapmadan muhalefet karşıtı oyları toplama.” olarak özetlenebilir bu en temel taktik. Ortaya bir laf atıp, sonra açıklığa kavuşturmak yerine muhalefetin konuşmasını izleyip muhalefete muhalefet yaparak prim yapmasını çok iyi biliyorlar gerçekten.

    Bu son açılımda da bahsi geçen hedefin güzelliği karşısında içim eridiğinden olsa gerek, inanasım geliyor keratalara. Ben de halkların kardeşliğini yaşamak, devletimin her vatandaşının kendini eşit hissetmesi, herkese eşit haklar, özgür ve adil bir ülke istiyorum.

    Ama silkelenip kendime gelince yeniden korkuyorum.

    MHP ve CHP’nin tarzları biraz keskin olduğundan olsa gerek, kimse ne CHP’nin mantıklı atılacak uzlaşı adımlarına destek verdiğini farkediyor ne de MHP’nin savunduğu “ABD projesi”nin doğruluk payını… Bundan yıllar öncesinde benzer fikirler abidik gubidik Amerikan enstitüleri tarafından raporlarla sunulmuştu. Bugün AK Parti içini doldurmadan ezbere “açılım yapacağız” dediği için de işkillenmemiz çok normal değil mi? Aynı AK Parti’nin BOP ve Kıbrıs “sorunları” üzerine nasıl ABD planlarını birebir uyguladığını gördükten sonra işkillenmemek saflık olmaz mı?

    Emin olamıyorum. Bazı günler iyi niyetli tarafımdan kalktığımdan olsa gerek destek veresim geliyor bu ulvi söyleme. Bazı günler de silkiniyorum ve AK Parti’nin geçmişinde kaç ulvi söylemi mundar ettiğini hatırlıyorum.

    İlginç adamlar şu AK Parti’liler. Bazı konularda çok iş yapıyorlar, bazı konularda da çok güzel konuşuyorlar… Fakat yaptıkları güzel işler ile söyledikleri güzel şeyler asla aynı şeyler olmuyor. Keşke artık birisi çıksa da hem güzel konuşsa hem de konuştuklarını yapsa. Artık “kim nerede ne demişti de sonra ne yapmıştı” hesabını tutmaktan beynim sulandı.

  • Tipik Ramazan Türküsü: “Arada Kaldım”

    Set_intersection

    Beşer soyu olarak arada kalmayı sevmeyiz. Net ve kafa yormayacak şekilde tarafımızı bellemeyi, o tarafta kalmayı huzur verici bulduğumuzdan da olabilir, tartışmaları uzatmayı sevmediğimizden de… Bu özellik sayesinde çoğu tartışmada sonucu kestirip atabiliriz.

    Gözlemlediğim kadarıyla bu özelliğin ne eğitimle, ne çevreyle, ne de konumla bir ilişkisi yok. Hangi ortamda olursa olsun, bu özelliğin ortaya çıkacağı bir konu varsa çıkar. Eğer benim gibi, eskilerin tabiriyle “elmalarla armutları karıştırmamak” uğruna beynini sürekli hırpalayan birisiyseniz sayısız ortamda ani şaşkınlıklara mağruz kalabilirsiniz.

    Son dönem örneğini sıkça gördüğümüz gibi, Türkiye’de insanlar sanırım bu bakış açımız yüzünden her zaman ve her zaman şaşırtıcı bir başarıyla ikiye ayrılıyor. Diğer yanda siz de benim gibi, Susam sokağından hatırladığımız meşhur şarkıyı mırıldanarak “arada kaldım” diyorsanız, ezilirsiniz. Ben çok ezilirim…

    Ramazan da bana her sene bu keskin yaklaşımı hatırlatır. Örneğin son iki Ramazan’da da, farklı bir iş yerinde çalışıyordum. İki işyerinde de Ramazan’ın başlamasıyla birlikte oruç tuttuğumu öğrenen iş arkadaşlarımın, patronlarımın yüzündeki şaşkınlıkla karşılaştım. Birisinde beni zındık bilen güruh bana inanmakta zorluk çekmişti, diğerinde de beni “akıllı” bilen insanlar inanıyor olmama şaşırmıştı. Benzer sahneleri üniversitedeyken, lisedeyken ve hatta evdeyken bile yaşardım. Babam bile kendisi farkında olmasa da liseden beri her sene “sen oruç tutuyor musun?” sorusunu şaşkınlıkla soruyor. Sanırım üniversitede araya mesafe girdiği için farkedemediğinden olsa gerek, lisede (az buçuk da olsa) oruç tuttuğumu hatırlamıyor.

    Sanırım insanlık olarak en büyük sorunlarımızdan birisi, birbirimizi kendi beynimizdeki verilere dayanarak anlayabileceğimizi sanmamız. Halbuki “ben kimim” ki seni bilebileyim?

  • Yeter Artık, Zihnimi Özgür Bırakın!

    Siyasetimizde her türlü kutuplaşma oy ile sonuçlanıyor. Taraf yaratmak, taraflardan birisi olmak, tartışmalarda gözönünde olarak insanları bilinçaltında seçim yapmaya zorlamak son yılların en büyük ve tercih edilen oy tuzağı. Örneklerini yıllardır AKP ve CHP bize gösteriyor. Partilerin ne yaptığından veya yapacağından çok, nasıl gözüktüğü ve ne yorum yaptığı üzerinden tercih yapan halk ise yavaş yavaş tarafsızlıktan, yani hizmet alan olmaktan uzaklaşıyor ve zoraki olarak bir tarafa dahil edilmeye çalışılıyor. Halk, edilgen olmaktan etken olmaya sürükleniyor.

    Onyıllar öncesinde çaktırmadan dayatılan sağcı solcu gruplaştırmasına benzer olaylar yaşanıyor. Faydasız tartışmalar ile takım tutarcasına taraf seçmeye zorlanıyoruz.

    “Ya bizden olacaksanı ya onlardan.” Biz kim, onlar kim belli değil… Hepimiz bir değil miyiz ki?

    “Ya AKP diyeceksin ya AK Parti.” Sanki hayatımız değişecek bu sayede…

    “Ya demokrasi diyeceksin ya cumhuriyet.” Demokrasi’nin Türkçe karşılığı zaten Cumhuriyet…

    Devir değişti, değişmeye devam ediyor. Artık ne sağ kaldı ne sol. İran’da, Belçika’da, Fransa’da, Amerika’da, Rusya’da… Artık hiçbir yerde sağ veya sol tartışılmıyor. Yeni eksen din ile devletin ilişkisinin belirlenmesi üzerine kurulu.

    Fakat elbette ki olay bu kadar basit değil. İran’daki tartışma ile Fransa’daki birbirinden apayrı. Türkiye’de ise bambaşka. Her ülkenin kendi özellikleri ve özerk nitelikleri doğrultusunda yaşadıklarının şekli ve boyutu değişik oluyor. Dünya değişirken, yıllar önce kapitalizmin kazanmış gözüktüğü savaş geride kalıyor ve o dönemde kazanan kapitalizmin en sevdiği tartışma konusu alevleniyor: İnanç.

    Halklar inançları ile kontrol ediliyor binyıllardır. Ya inançları okşanıyor ya da inançları sorgulatılıyor. Bu sayede ister kendinize ister karşınızdakine yöneltebiliyorsunuz kitlelerin dikkatini.

    Halbuki benim inancımdan kime ne?

    İnsan psikolojisinin en temel gediklerinden birisi ait olma ihtiyacı. Sanırım bu sorunun temelinde de bu yatıyor. İnsanların ait olma ihtiyacını kullanan politikacılar bizi sömürüyor. Zaaflarımızdan yararlanılıyor. Zihinlerimiz, sahte düşüncelere köle ediliyor.

    Yalvarıyorum, Allah aşkına! Yeter artık, zihnimi özgür bırakın!