Kategori: Yorum

  • Söz Konusu Afiyet İse Gerisi Teferruattır

    Aylardır arada sırada Fransız pazarlama tekniklerinden ve herşeyi nasıl da şişirebildiklerinden bahsettim. Ancak yeni farkettim ki bu yalnızca Fransızlara özgü bir durum değil, bilhassa açık şekilde çoğu yerde kullanılan bir yöntem.

    Haftasonu İtalya’ya gittik ve nispeten ufak bir şehirde akşam yemeği için değişik makarna çeşitlerini tadabileceğimiz bir lokantada yemek yedik. Malum, makarna İtalyan yemeği olduğu için yerinde görmek, çeşitleri incelemek istedik. Garson bize menü diye 160 küsür çeşit makarnanın olduğu bir fotoğraf albümü getirdi. Yaşadığımız şoku tahmin etmek zor olmasa gerek. Tek lokanta ve 160’dan fazla makarna çeşidi…

    Biyolojik sınırlandırmalar dolayısıyla bu çeşitlerden yalnızca 12 tanesini deneyebildik. Fakat gece boyunca irdeleyip düşünerek şoku atlattığımda farkettim ki manzarayı bize uyarladığımızda çok garip bir hal alıyor bu çeşitlilik.

    Bir yerde okumuştum, Türk kültürünün temelinde alçakgönüllü olmak vardır diye. Sanırım bu sözle bahsedilmek istenenin de ne olduğunu yeni anlıyorum.

    Mantı örneğini düşünün. İster Sivas’ta yapıldığı ve benim bayıldığım gibi üçgen katlanmış olsun, ister Kayseri usulü ufak bohçalar olsun bizim için mantı mantıdır. Tereyağlı veya salçalı olması farketmez, üstüne döktüğümüz herneyse ona “sos” bile deme gereği duymayız. Yoğurt sarımsaklı veya sarımsaksız olmuş ne farkeder? İsmi yine mantıdır. Soya kıyması veya dana kıyma olup olmadığı konusuna girmeyiz bile… Kısacası mantıyı lokantada alacaksanız, menüde tek satırda kısaca “mantı” görür geçeriz.

    İtalyan makarnaları için ise durum tam tersiydi. Eğer biz de İtalyan usulü mantılarımızı isimlendirseydik “Sarımsaklı yoğurtlu salçalı Kayseri mantısı”, “tereyağlı üçgen mantı” gibi isimler ile en az 10 çeşit mantıyı şu an ben yaratmış olurdum.

    Peynirleriyle ünlü Fransızların da sözde 100 küsür çeşit peyniri var. Halbuki bize sorsalar kaç çeşit peyniriniz var diye, alçakgönüllülük etkisiyle olsa gerek, deri tulum, teneke tulum, Erzincan tulum, İzmir tulum hepsine “tulum işte” der geçeriz. Sonuç olarak da “beyaz peynir”, “kaşar”, “tulum” diye 5-10 türü geçemeyiz. Halbuki Fransızlar gibi isimlendirdiğimizde eminim ki herhangi bir büyük yerel marketteki peynir çeşidi 50’den fazla çıkacaktır.

    Güya en basit yemeğimiz olan pilav için bile kim bilir kaç çeşit yemek çıkartırdık eğer oyunu onların kurallarıyla oynuyor olsaydık. Ama oynamayız. Çünkü gerçekten alçakgönüllüyüz. Çünkü bizim için yemek isminin başına “sade” sıfatı getirmek utanç verici değil. Çünkü bizim için bildiğin kabaca irikıyım doğranmış soğana “jülyen dilim soğan” demenin anlamı yok.

    Önce bizim sözde aydın entellerimizin, sonra da Dünya’nın bu farkı ayırt etmesi dileğimle, afiyet olsun.

  • Almanya’da Da “Korsan” Zaferi, Darısı Başımıza

    İnternet “korsan”larının bir zaferi daha! Ben ve benim gibi milyonlarca insanın savunduğu bilgi ve kültür özgürlüğü savunucularının bir temsilcisi daha, girdiği ilk seçimde, başarıya ulaştı (haber). Artık Alman meclisinde de insan hakları savunuculuğunu sadece sözde ve üç kuruşun hesabında yapanların değil, her türlü bilgi ve kültüre erişim hakkı kapsamında da destekleyenlerin temsilcileri var.

    Yıllardır süregelen her “korsan” diye damgalananın “korsan” olmaması konusunu anlayan zaten anlıyor. Daha önce de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, Somali korsanları konusunda ve internet ile ilgili birkaç yazıda değindiklerimi tekrar etmenin bir manası yok. Özetle, ihtiyacımız olan yegane gerçek, bize kodamanlar tarafından dayatılan her şeyin gerçek olmayabileceğidir.

    Bir gün insanların çoğunluğunun, burnuna sokulan lokmaların hepsini koklamadan kabul etmeyi bırakması dileğimle; darısı tüm Dünya’nın başına.

  • Komşuda Pişer Bize De Düşer

    2 ay önce Yunanistan seçimleri döneminde öğrendiğimiz üzere, her seçim döneminde büyük ve ebedi Türkiye tehdidi karşısında silahlanma ihtiyacı ile orduya gelir aktarılıyor, oy için milliyetçilik pompalanıyormuş. O zamanlar bu saçma yaklaşıma çok da önem vermemiştim. Ne de olsa anlamsız bir korku, tarihin tozlu ve çarpıtılmış sayfalarından getirilip sunulan bir bahane nereye kadar dayanabilirdi ki?

    Pazar pazar ise haftalardır tartışılan füze alımı konusunda Erdoğan benzer abeslikte bir açıklama yaptı. Elbette ki “ABD’ye para akışını olsa kaç yazar” veya “birileri öyle buyurdu, biz de emir kuluyuz ne yapalım” gibi açıklamalar beklemiyorduk ama Erdoğan’ın siyasi zekasından en azından şahsım adına ben daha mantıklı ve usturuplu bir cevap bekliyordum.

    Neymiş? “Yunanistan’ın 6 füze rampası var, bizim yok. İran’da ne kadardır bilemiyorum.” (haber)

    Hakkını yememek gerek. Bu cümlenin içerisinde gizli birkaç derin anlam var.

    1. Kaç zamandır demokratik açılım diye diye milliyetçi oyları kaybediyoruz. Korkmayın, bakın Yunanistan’a karşı silah alıyoruz!
    2. ABD’nin İran’a saldırmasının eli kulağındadır, bizim tarafımız da belli olmuş olsun. İran’a karşı ABD’den füze alalım, daha da merak etmeyin fikrimiz nedir diye!
    3. “Gemi değil gemicik” gibi füzelerin fiyatı “7-8 milyar değil 1.3 milyar dolar”cık.

    Bu mesajdan komşularımız ne anlasın? Müthiş barışçıl uluslararası ilişkiler politikaları, “güçlü devlet, güçlü ordu” düzeltmeleri nerede kaldı?

    Erdoğan son dönemde ağzından çok şey kaçırmaya başladı. Görmek isteyene.

  • Bağış, Bono’ya Köprüyü Bağışladı

    Egemen Bağış yine yaptı yapacağını. Kendisine vaktinde çok yüklendim “lavuk” diye nitelendirerek ama bunu (TDK tanımına bakarak söyleyebilirim ki) fazlasıyla haketmişti de. Bugün ise Bağış, pazarlama başarılarını(!) Türkiye ve AB dışına taşıyarak müzik piyasasına bulaştırdı. Sayesinde bugünden itibaren herkes Bono ve Boğaz Köprüsünde olması ihtimali uydurulan U2 konserini konuşacak.

    Peki bu başarı Egemen Bağış’ın başarısı mıdır? Bu bir başarı mıdır? Ya nedir?

    Bono, müzikseverlerin yakından tanıdığı, müziği, politik duruşu ve tavırlarıyla yalnızca bir değil 2-3 nesili etkilemiş fakat müzikal olarak sönmekte olan bir dünya yıldızı. Hatırlarım, U2’yu çılgınca dinlediğim dönemde, 2000 yılı civarında, U2 Türkiye’ye gelecek haberleri çıkmış, sonra iptal olmuştu. Sonra düzenli olarak 2-3 senede bir benzer haberler ve iptaller oldu. Sanılanın aksine hiçbirisinde gerekçe para, ilgi azlığı veya yer sıkıntısı değildi. Yalnızca benim hatırladığım kısmı 2000 yılından bu yana olan bu yolculuk boyunca, düzenli olarak resmen açıklanan tek gerekçe “Türkiye’nin insan hakları karnesinin kırıklarla dolu olması” idi.

    Anlayacağınız Bono 10 senedir Türkiye’ye “insan hakları fakiri” olduğu için gelmiyor.

    Aynı Bono, herhalde demokratik açılımı duymuş olsa gerek, seneye Türkiye’ye gelecekmiş. İşin ilginci, olayın buraya kadarki kısmının Egemen Bağış’la hiçbir ilgisi yok. Yani Bono normal şartlarda (yine son dakika iptal edilmedikçe) zaten 2010’da Türkiye’de konser verecekti. Kendi sitelerinde açıklanmış ve kesinleşmişti.

    Bu noktada Egemen Bağış, Bono ile (nerede ve nasıl olduğunu hiç sormayın) bir ortamda bir araya geldi ve sonrasında aralarında geçen konuşmayı bize basın aracılığıyla aktardı. Egemen Bağış’ın kendi anlatımına göre Bono ona Türkiye dendiğinde aklına “Crossroads” (kesişim noktası, kavşak) sözcüğünün geldiğini söylemiş. Her ne hikmetse 10 yıllık bahane “insan hakları fakiri”, yerini resmi T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı sloganlarından olan “Crossroads”a bırakmış. (Bu “esinlenme” dolayısıyla “crossroads” Bono’nun yakıştırması mı Bağış’ın abartması mı bilemiyoruz.) İşte tam bu noktada Egemen Bağış ve meşhur “lavuk” sözleri devreye girmiş ve Boğaz köprüsünde konser sözü vermiş. Bono da buna çok sevinmiş.

    Olayı siyasi olarak incelersek reklam açısından güzel bir hamle olduğunu kabul etmek gerekir. Köprüdeki masa tenisi hareketinden daha etkili olacağı kesin. Fakat bunu ayarlamak neden Turizm ve Kültür Bakanı’na değil de AB Başmüzakerecisi Bağış’a düştü? Hangi yetkiyle neyin sözünü verebildi acaba? Başbakan’ın “Türkiye’yi pazarlamak” söyleminden güç buldu herhalde.

    Olaya müzik anlamında bakarsak durum daha vakim oluyor. Halihazırda müzik dünyası tarafından U2’dan daha eski olmasa da an itibariyle çok daha önemli isimler ve gruplar Türkiye’de konser verdi. Hiçbirisine de hiçbir yetkili “stadyum kesmez seni, sen gel köprüde konser ver” deme gereği duymadı. Bu açıdan bakınca da durumun müzikal temsil veya kültür elçiliğinden çok siyasi bir reklam malzemesi olduğu çok açık şekilde ortaya çıkmış oluyor.

  • Söylenen Söz Doğru İse Kimin Söylediği Ne Farkeder?

    BM genel kuruluna başkanlık eden Obama açılış konuşmasına yeni bir döneme girildiğinden, bu dönemde birlikte ve beraber çalışılması gerektiğinden, küresel adalet ve refah yayılması ihtiyacından bahsederek başladı (bkz. haber). Bu konuşmayı malum ülke temsilcileri şevk ve heyecanla alkışladılar. Biz de “doğru söze ne denir” diyerek izlemeye devam ettik. Devamında ABD’nin ne kadar yanlış anlaşıldığını anlatarak devam ettiğinden veya “ulusumun çıkarlarını korumak için yapılmış olanlardan dolayı özür dileyecek değiliz” sözünden dolayı olsa gerek, ilgimi yitiriverdi.

    Daha sonra aynı salonda son aylarda gördüğüm en derli toplu konuşmayı Ahmedinejad BM genel kuruluna seslenirken yaptı. Çevirmen gazabına uğramadıysa, olabildiğince yalın ve özenle hazırlanmış gözüken bir konuşmaydı bu (bkz. haber).

    Ahmedinejad’ın ortaya serdiği fikirlerden oldukça alındığı belli olan, küresel gücünü koruma derdindeki ülke temsilcileri aniden, Obama’yı alkışlarkenki bütünlüklerini koruyarak,  salonu terketti. İşin komik yanı ise Ahmedinejad’ın konuşma metninin önceden dağıtılmış olmasıydı. Bu durumda bu alıngan temsilciler ya metni okudular ve bu tavrı sergilemek için kasıtlı olarak hazırlandılar, ya da metni okuyacak kadar kaale bile almamalarına rağmen anlamsız yere bu kaale almadıkları liderin konuşmasından rahatsız oldular. Yani abartılı bir özetlemeyle varsayabilirim ki bu eylemde ya kasıt vardı, ya da küçümseme.

    Aynı gün, Dünya baskın düzen ülkeleri tarafından en az Ahmedinejad kadar sevilmeyen Kaddafi de kasıt ve küçümseme konusuna parmak bastı. BM’nin kendi kuralları ve ilkelerinin temelini oluşturan “boyutu ne olursa olsun her ülkenin eşitliği” kavramının ayrıcalıklı veto hakkına sahip 5 ülke bulunması ile çelişmesinden bahsetti. Meşhur “Hayvan Çiftliği” romanındaki gibi; BM çatısı altında herkes eşitti, fakat bazıları daha eşitti. Kaddafi bu sözlerini oturum başkanına bu kurallar ve ilkelerin yazdığı kitapçığı fırlatarak pekiştirmek istedi. Fakat kestiremediği şey basının bunu hemen aksi yöne malzeme yapacağıydı herhalde. Önceden tavır takınmış olduğu belli olan çevirmen bile o sırada kendini tutamayarak güldü (bkz. haber)… Daha ne diyeyim.

    Peki bu liderlerin yaptıkları ve söyledikleri yanlış sözler dolayısıyla her yaptıklarını ve her söylediklerini yanlış veya tükaka mı saymalıyız?

    Sırf bir lideri desteklemiyoruz diye onun söylediği doğruları da yok saymak mecburiyetinde miyiz?

    Bu soruların cevabını çok aramaya gerek yok. Benim kafamdaki evrensel doğrunun tekliği dolayısıyla evrensel barış, adalet ve huzur yolunda, yalnızca bu konuşmalar kapsamında bakarsak, o salonda bulunsaydım, salonu panik içinde terketmek yerine iki lideri de ayakta alkışlardım.

    .

    Dünya soğuk savaş döneminin ardından tekrar çalkantılı bir döneme giriyor. Bu dönemin sonunda Dünya değişecek ve uzun süreli kalıcı olacak yeni düzenine kavuşacaktır. Bu düzenin ise eskisine oranla daha adil, daha kucaklayıcı olabilmesi ve nihayet binyıllardır süregelerek evrimleşen sayısız sömürü düzenlerinden farklı olması yolunda her kim doğruyu söylerse, bu konuda arkasında olmaya devam edeceğim.

    .

    not: Çoğu haber kanalında BM önünde ve Pittsburg’da G-20 için protesto yapan kalabalıkların “anarşist” olarak sıfatlandırılmış olmasını da gözden kaçırmayalım.