Yazar: ufak oğlan

  • Saadet Huzura Eriyor (sanmıştım ki…)

    Bundan haftalar önce parti kongresinde Numan Kurtulmuş’un hamlesi ile parti içi Erbakan hükümdarlığı fiilen sona ermişti. Bu konudaki genel fikrimi zaten o gün “Ve Erbakan Dönemi Bitti” ile açıklamıştım.

    Aradan geçen haftalarda Erbakan’ın şahsi inadı mıdır yoksa çocuklarının hırsı mıdır bilinmez, parti içi seçimi hazmedememeleri sonucu bir güç kavgası kopartılmaya çalışıldı. Yeniden kongreye gidilmesi istendi, çalışmalar, çırpınmalar sürdü.

    Bugün ise gördük ki bütün bu çırpınışlar boşunaymış… Saadet Partisi örgütü yeni genel başkanının arkasındaymış…

    Fakat Erbakan’ların güç hevesini bu tür sonuçlar elbette beslemeyeceği için Saadet Partisi’nden ayrılarak “Huzur” isimli yeni bir parti kurma yolunu seçeceklermiş…

    Saadet Partisi için ne de güzel olacak. Erbakan’lar ayrılmasaydı isteseler de yapamayacakları bir imaj temizliği kendiliğinden gerçekleşecek.

    Türkiye siyasetinin herkesin merkez olma derdinde olduğu şu dönemde belirgin fikirleri savunan partilerin güçlenmesine ihtiyacı var. Saadet partisi, ben kendilerine hiç destek vermesem de, dindar kesim içerisinde kapitalist ekonomiye karşı durarak ufak da olsa bir temsil oluşturduğu için bu açıdan önemli bir kazançtır. Darısı din üzerinden siyaset yapmayan kitlelerin de başına.

    .

    Düzeltme:

    Ne kadar komiktir ki, ben bu yazıyı yazarken Erbakan yeni parti iddialarını yalanlamış ve “mücadelelerinin parti içinde süreceğini” belirtmiş.

    Daha ne diyeyim… Saadet Partisi yine huzur bulamayacak.

  • Bir Egemen Bağış Alamet-i Farikası Daha

    Egemen Bağış, devletin ona atadığı sıfatıyla “Başmüzakereci” Devlet Bakanı’mız, göreve geldiği günden beri üstün müzakere yeteneklerini ülkemizin çıkarlarını ve saygınlığını en üst düzeyde tutmak için kullandı.

    AB konusu her açıldığında karşımızda Egemen Bağış’ı ve yepyeni bir incisini bulduk.

    “AB Türkiye’nin doktorudur”, “AB Bizim Diyetisyenimizdir” ve benzeri sayısız yorumla ne kadar başarılı bir müzakereci olduğunu bize defalarca gösterdi. Zaman zaman görevini genişleterek, Başbakan’ın yükünü hafifletmek için olsa gerek, Türkiye’yi pazarlamak için de sayısız katkıda bulundu. Bütün bunları yaparken bir defasında da ünlü bir gruba, gerekirse Türkiye’nin yasalarını çiğneyerek de olsa boğaz köprüsünde konser ayarlama sözü verdi. Ama olsun, yeter ki reklam olsun!

    Egemen Bağış’ı ilk günden beri yakından takip ediyorum. Her açıklamasını, her katıldığı etkinliği özenle izliyorum. Ve her defasında kendi alamet-i farikası olan “lavukluk”tan asla geri kalmadığını istikrarla izliyorum (bkz. lavuk için sözlük anlamı). Ve son olarak Egemen Bağış son bombasında da dedi ki:

    “Türkiye AB ülkelerin standartlarında bir demokrasiye kavuştuktan sonra, o ülkelerdeki insanların standartlarını benimsedikten sonra, o ülkelerdeki ekonomik kalkınma hızına kavuştuktan sonra üye olmuşuz olmamışız benim bile umurumda bile değil.”

    Öncelikle bu açıklamanın tarihte Bağış’ın ağzından çıkan ilk “AB’ye girmesek de olur” açıklaması olması dikkat çekici. Konu da elbette ki referandum. Dolayısıyla parti politikasının AB üyeliğinden üstte olduğunu bize gösteriyor bu açıklama. Fakat buna en azından benim diyeceğim bir şey yok, keza AB üyeliği heveslisi birisi değilim.

    Açıklamanın ayrıntıları ise ilginç. Sürekli bir AB demokrasisinden ve ekonomisinden bahsedilip duruyor. AB’ye giren üyelerin nasıl sıçrama gerçekleştirdiğinden ve mutlu mesut, kalkınmış ülkeler olduğundan dem vuruluyor. Binbir AB temelli masalla vatandaş resmen uyutuluyor.

    Halbuki AB üyesi bir çok ülke (Bulgaristan başta olmak üzere neredeyse tüm doğu avrupa ülkeleri ve hatta pratikte bakılırsa İtalya) demokrasi olarak bizden geride.

    Halbuki AB üyesi bir çok ülke (Yunanistan, İspanya, Portekiz başta olmak üzere AB üyesi ülkelerin çok büyük çoğunluğu) ekonomik kalkınma olarak bizden çok geride.

    Kabul etmek gerekiyor, rakamlara bakılırsa Türkiye ekonomisinin hacmi de kalkınma hızı da AK Parti döneminin temel getirileri. Ha, bunların altında yatan anlam ayrıca tartışılmalı elbette ama karşılaştırma konusu AB ise, bu ayrıntılara gerek bile yok.

    Özetle AB’ye giren her ülke belirli bir demokrasi seviyesine gelmiş değil. AB üyesi olan her ülke bir anda para içinde yüzüyor da değil. AB, yansıtıldığı kadar sorunlarını aşmış, demokrasiyi tamamiyle yerleştirebilmiş falan değil.

    Daha ne diyeyim. Bugüne kadar her konuda “halka soralım” diyen büyüklerimiz nedense AB konusunda bir kere bile halka sorma gereği duymadılar. AB hep seçim malzemesi olarak kullanıldı. Bugün ise nihayet referanduma da malzeme oldu. Bakalım daha ne kadar suyunu çıkartacağız AB vaatlerinin.

  • Darbeyle Referandumun Ne Alakası Var Şimdi?

    “Referanduma Evet”çi gazetelerde ve televizyon kanallarında şu sıralar sıkça tartışılan konu, 1980 darbesi ve o darbe sonrasında çekilen çileler. Bu konudan bahsedip lafı bir şekil referanduma getirerek “Evet” pompalıyorlar kendilerince. Bu taktik Başbakan başta olmak üzere tüm AK Parti’lilerin ortak tavrı olduğu için bunun referandum stratejisi olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok. Dayatılan mantık zinciri  aynen şu:

    Darbeler kötüdür -> Dolayısıyla 80 darbesi de kötüdür.

    82 Anayasası 80 darbesi sonrası gelmiştir -> 80 darbesi kötü olduğuna göre 82 anayasası da kötüdür…

    Sonuç (?!) -> Referanduma “evet” denmelidir.

    Bu mantık dizisi son cümleye kadar doğru. Fakat son cümleye geçişte çok büyük bir mantık uçurumu var çünkü darbe ile önümüzdeki referandumun en ufak bir alakası yok.

    Öncelikle evet derken amaç darbelere ve darbe anayasasına “tokat” atmaksa, bundan önce yapılan onlarca anayasa değişiklik paketinin darbecileri folloş etmiş olması gerekirdi. İsterseniz kendiniz bakın 1982 Anayasası‘nda kaç tane “değişiklik” yapılmış bugüne kadar. (Ben şahsen sayıp net rakam vermek istedim fakat daha 3te birine gelmeden 30 küsür saydığımı farkedince saymayı bıraktım.)

    Diyelim evet derken amacımız darbecilere tokat atmak. Hani onlara yargı yolu açılacak ya! Peki madem amacı buydu AK Parti’nin, neden bunu daha ortada paket maket yokken, CHP “bu maddeyi ayrı oylayıp anında geçirelim” dediğinde kabul etmediler? Neden bugün paketin amacı olarak gösterilen şeyi o gün bir saatte yapıvermediler?

    Yani neymiş? Anayasa değişikliği darbeye de darbecilere de tokat mokat atmak için yapılmıyor…

    Darbe anayasasına atılacak tek tokat, adam gibi uzlaşarak yeni bir anayasa hazırlamaktır. Bu anayasayı hazırlarsın, herkesin görüşünü alırsın. Yalnızca kendinle değil, diğerleriyle de uzlaşır, ortak bir anayasa hazırlarsın. Zaten bunları yaparsan o anayasayı meclisten de geçirirsin. Herkes mutlu olur, tartışma kalmaz, vatandaş anlamadığı paketlere oy vermek zorunda bırakılmaz.

  • Keşke Ağlamasaydı

    Başbakan Erdoğan dün konuşması sırasında ağladı. Ağlamasının sahte olduğunu iddia edenler olsa da ben buna katılmıyorum. Başbakan’ın okuduğu mektubun tam da damarına basacak bir metin olduğunu hepimiz biliyoruz.

    Beni rahatsız eden ise tam olarak bu. Başbakan da eminim bu mektubu okurken duygulanacağının farkındaydı, belki ağlayacağının da. Başbakanın gözyaşlarının sahte olduğuna inanmıyorum, ama kendisinin bundan sakınmaya çalıştığını da sanmıyorum.

    Ağlama ve mektup bir kenara dursun, başbakanın konuşmasında dikkatimi çeken bir başka ayrıntı da, idam edilen ülkücü gencin “bir solcuyu astıkları için, dengelemek amacıyla” asılmış olduğu iddiasını dile getirmesi oldu. Bu şekilde söyleyince sanırsın ki “solcu” idamı haketti, ülkücü bok yoluna gitti.

    Halbuki bu dengeleme iddiasının temelinde yatan gerekçe, bahsi geçen “solcu” gencin suçsuz olduğuna inanılması. Masum olduğuna mahkeme başkanının bile inandığı bir genç idam edildikten sonra suçlu olduğuna çoğunluğun inandığı, hapisten kaçmış tekrar yakalanmış bu ülkücü genç de idam ediliyor.

    İdama ben de karşıyım. Fakat sorun ayrıntıda gizli. Konuda bahsi geçen iki gençten birisinden özenle yalnızca “bir solcu” diye bahsediliyor, ötekinden ise “dengelemek için idam edilen genç” diye anılıp, gözyaşları eşliğinde anasına yazdığı mektup okunuyorsa bu ayrımda bir kasıt vardır.

    80 darbesi bir yüzkarasıdır. Öncesindeki olaylar da yüzkarasıdır. O dönemde hayatını kaybeden her gence, Türkiye Cumhuriyeti’ne yazık olmuştur.

    Başbakanım’dan da bu konuda tarafsız olmasını isterdim. Referanduma gaz vermek için veya (daha önce de tahmin ettiğim üzere) MHP’nin tabanına oynamak için bu konuda bir konuşma yapmış olmasının benim gözümde bir değeri yok maalesef. Dolayısıyla keşke ağlamamış olsaydı da bu konuşma bu haliyle bu kadar gözönüne serilmeseydi…

    badem sen ağlama | izlesene.com

  • Geldikleri Gibi Gittiler…

    Açılım gazıyla adeta devlet töreniyle sınırımızdan girip, yarım yamalak bir ayaküstü yargılamanın ardından serbest bırakılan 19 PKK üyesi terörist bugün sınırı tekrar geçip yine örgüte kampına dönmüş.

    Geçen aylarda bu olayla ilgili elimize neler oldu peki?

    1. Devlet PKK ile adeta anlaşma yaptı.
    2. Devlet’in söz geçiremediği teröristler Apo’nun iki cümlesiyle teslim oldu. Devlet de bu adamları kapıda karşıladı.
    3. Terör suçluları (suçlu veya suçsuz farketmez) ayaküstü yargılandı. Benzeri görülmemiş ihmaller olduğu iddiaları günlerce manşetlerde kaldı.
    4. Henüz yargılanması bitmemiş terörist zanlıları şehir merkezine bir siyasi parti otobüsüyle girdi. Şehirde binlerce insan tarafından karşılanıp kutlama yaptı.
    5. Bu zanlıların çoğu suçsuz bulunup salındıktan sonra çok geçmeden elini kolunu sallayarak sınırı tekrar geçip terör örgütü kampına geri döndü.

    Bu hikaye baştan sonra anlaşılması güç çarpıklıklarla dolu. Fakat kafamı en kurcalayan nokta bizim yargı kararıyla ilgili. Bu adamlar güya masum ve pişman oldukları için affedilmişti. Bu nice bir masumiyet ve pişmanlıktır ki hemen örgüte geri döndüler?