Kategori: Toplum

  • Türkiye’de Bir İlk: Naylon Torbasız Belediye

    Şahsen resimdeki Belediye başkanının adını (Selami Öztürk), sanını, İstanbul’da yaşamamış olduğumdan olsa gerek hiç duymamıştım. Fakat bugünkü habere göre kendisi Dünya’da her belediyenin onyıllar önce atmış olması gereken bir adımı, Türkiye’de ilk atan Belediye Başkanı olarak dikkatimi çekti.

    (Bkz. Kadıköy’de 1 Mart 2010’dan itibaren naylon poşet kullanılmayacak.)

    Darısı bakkalın, çakkalın, süpermaket ve hipermarket zincirlerinin başına. Bari parayla satıverin Avrupa’da mecburiyetten yaptıkları gibi. Bak bakalım o zaman fileler, pazar torbaları nasıl hayatımıza geri dönüyor.

    Son bir senedir aynı 3 torbayı dağ gibi alışverişler için tekrar tekrar kullandığımdan biliyorum, bedava uyduruk naylon torba dağıtmanın hizmetle yakından uzaktan alakası yok. Hizmet, verdiğin malın kaliteli olmasıdır, torba olsa bile. Tahminimce aynı torbaları daha senelerce kullanırım.

    .

    Haberi okuduktan sonra yazmadan önce kendi kendime dedim ki “yahu bir bakayım hangi partidenmiş, AK Parti’dense iyi olur, adamlara hep yükleniyoruz, sonra demesinler iyi şeyleri yazmıyor hiç diye…” Maalesef değilmiş. Merak eden varsa diye önemsiz bir ayrıntı da olsa ekleyeyim, CHP’liymiş.

    Şimdi bunu yazarak durduk yere AK Parti’ye yüklenmiş olmadım mı? Oldum, ama ne yapayım, adamlar belediyecilikte gerçek anlamda geleceğe yatırım olacak kadar önemli bir şey yapsın onları da işaret edelim. Yalnız heryere asfalt dökmekle hizmet olsaydı, İzmir’de 1964-73 yıllarında başkanlık yapmış meşhur “Asfalt Osman” döneminden hala şikayet ediliyor olmazdı…

    .

    Şimdi de Selami Öztürk’e isim takmasınlar da… Kağıt Selami, Poşet Selami… Olmuyor yani.

  • Açılım İşsizliği Teğet Geçti

    Mart ayında belediye seçimleri bahanesiyle bütün politikacılar işlerini güçlerini bıraktığı sıralarda işsizlik tarihi rekorumuza ulaşmıştı hatırlarsınız. O dönemde Dünya sıralamasında da ilk 3e girme başarısını göstererek hükümet göğsümüzü kabartmıştı:

    Bugün ise gelişim için başkalarını değil kendimizi rakip olarak almamız gerektiğini farketmiş olacağız ki, artık bu tür bilgiler değil, il il işsizlik oranlarını tartışıyoruz (Bkz. 2009 illere göre işsizlik oranları). Artık bu son bilgiler ışığında İspanya veya Güney Afrika ile değil, kendi kendimiz ile yarışırız kim daha işsiz diye.

    Bu arada listede en dikkat çekici ayrıntı da “açılım” ile doğrudan ilişkili illerin işsizlik oranlarında zirveyi tekeline almış olması. Güneydoğu sorunu “ekonomik bir sorun değildir” diyenlere ithaf olunur. Olayı sayısız değişik boyutu arasından soyup, sıyırıp, yalnızca etnik ayrımcılığa indirgemek siyasi bir oyundan başka bir zorlama olamaz.

    Allah’tan kriz teğet geçmiş. Allah’tan açılım olmuş. Yoksa halimiz nice olurdu mazallah…

  • Ha Var ha YÖK

    YÖK üniversite sınavlarında oyuncağa dönen farklı katsayı uygulamasının (şimdilik) son halini açıkladı:

    Kendi alanında tercih yaparsan 0,15, farklı alanda yaparsan 0,13!

    Bu ne demek? Yaklaşık olarak 4-5 net fazla yapmayı başarırsanız istediğiniz bölümü seçebilirsiniz demek. Meslek Lisesinde konusunda temel eğitimi almış, iş hayatına yakın gençlerin son bir “umut” sınava asılması, mühendis olmaya uğraşması demek. Olmazsa kahrolması demek.

    Kendilerince katsayı farkı koyarak bazılarını tatmin etmek istenmiş olsa da o bazıları için hala İmam Hatip mezunlarına kıyak demek. Bana göre ise olayın en önemsiz ayrıntısı bu…

    .

    Türkiye’nin, meşhur ismiyle, “ara eleman” ihtiyacı var. Herkes çocuğu mühendis olsun, doktor olsun, Başbakan olsun istiyor. Mühendislik okuyan, eli tekniğe yatkın olmayan gençler eli mahkum işsiz kalıyor, ya da yine gidip alakasız bir işle uğraşıyor.

    Teknik okul mezunu, eğitimini almış, eli yatkın, işi öğrenmiş gençler de, sanki afedersiniz bir halt varmış gibi üniversite okumak için ağızlarını sulandıra sulandıra hırsla sınava hazırlanıyor.

    Sınavı ilk seferinde kazanamayanlar bu düzenin psikolojik etkisi yüzünden her sene ısrarla üniversiteyi zorluyor. Es kaza girmeyi başarırlarsa da ikinci kıyamet mezun olduklarında kopuyor. Sonuçta mühendis ihtiyacı belli, doktor ihtiyacı belli, Başbakan ihtiyacı belli. Hepsi sayılı.

    Doktorlar hastalara yetişemedikleri için eylem yapıyorlar ve en önemli sorunları olarak hastabakıcı ve hemşire eksikliğini gösteriyorlar.

    Mühendisler canım bilimsel araştırma ve geliştirmeden yoksun ülkemde haliyle vasıflı iş bulamadığı için, satış elemanı olarak ekmeğini kolluyor.

    Fabrikalar işçi arıyor, ustabaşı arıyor, tekniker arıyor… Bulamıyor.

    .

    Bu sorun yalnızca bu iki konuda değil her alanda geçerli.

    Kimse oğlum aşçı olsun demiyor, kimse kızım terzi olsun demiyor. Olacaksa topçu olsun, popçu olsun. Gelgelelim, kimse oğlum rockçu olsun da demiyor. En nihayetinde olacaksa bari en meşhuru olsun!

    Halbuki kişi sevdiği işi yapar, yaptığı işi severse ancak başarılı olabiliyor. Ancak o zaman mutlu oluyor.

    Ben henüz bu yaşıma kadar “işimden nefret ediyorum ama maaşı çok iyi” diyip, mutlu olan birini tanımadım, görmedim, duymadım.

    Peki hayatta amaç mutlu olmak değilse nedir?

    Haydi şimdi gel de bunu 0,15 – 0,13 farkının üstesinden gelmek için çırpınacak gençlere ve onları sürükleyen ailelere anlat…

  • Avrupa’da Minareler Yasaklansın Mı?

    İsviçre’deki referandumun ardından herkes kendi işine gelen şekilde sonuçları değerlendirip yazıp çizdi. Bizim ülkemizde bu çoğunluğu sevindirmek için daha ziyade “Cami yasağı demokrasi ayıbıdır” şeklinde yorumlandı. Vatandaş “dine saygısızlık” olarak yorumladı.

    Avrupa’da ise bu yasağın özgürlük boyutu tartışıldı. Avrupa’lı Hristiyan yobazlar da “bizde de yasaklansın” dedi. Habere göre bunun son örneği de Almanya’daki aşırı sağcı bir grup.

    Halbuki yine önemli olan ne olduğundansa nasıl olduğu değil mi?

    Öncelikle minarenin din ile alakası nedir? Cami minaresiz olmazsa, 800 yıllık bu tarihi ve mimari şaheser nedir?

    Minareyi dinin gereği sanmanın özü aslında bilgi eksikliğidir. Tıpkı ay takviminin Arap geleneği olduğunu bilmeden müslüman takvimi sanmak gibi. Bu konuyu tek örnekte kesmek istiyorum keza sayısız örnek bulunur.

    İnsanlar din ile gelenek ayrımını yapacak bilgiye sahip olmadığında, ikisini harmanlayıp duygusal yorumlar yapabiliyor.

    Öte yandan minare yasağını referandum ile dayatmak nasıl bir zihniyet olabilir? Öncelikle “minare yasaklansın” önerisinin arkasında ayrımcı, yobaz veya faşizan olmayan tek bir açıklama olabilir, o da “şehrin mimari yapısını korumak” olabilir. Gel gör ki durum buysa da gidip halka sormazsın, uzmanını çağırır, bilene danışırsın. Gerekirse minareleri yine yasaklar, en azından şeklen veya yükseklik olarak bir sınırlama getirirsin.

    Ama durum bu değildi, gidişat da bu yönde değil.

    Ah keşke geçenlerde izlediğim röportajdaki konuşmacının kim olduğunu not etseydim. O kadar haklıydı ki… Kabaca şöyle diyordu Avrupa’lı bir araştırmacı bozuk Türkçesiyle:

    “Avrupa’nın ekonomik olarak Türkiye’ye ihtiyacı var. Fakat halkın geri kafalı kesimlerini buna ikna edemiyorlar. Politikacılar da bu ikilem arasında kaldığından karar veremiyor.”

    O kadar doğru bir gözlem ki, gün geçtikçe, Avrupa ile ilgili haberleri ve Avrupalıların yorumlarını okudukça bunu daha da net görüyorum.

  • Rus Ruleti

    Onyıllardır uğraşılan, ancak 8 yıl önce hedeften iyice uzak düşmüş olan oyunda kurallar ve hedef değiştiğinden beri herkes eski hedefler için uğraşılıyor sanıyordu. Bugün ise, yeni hedef yolunda ilk golü kendi kalemize attırmayı başardılar (Muş’ta esnaf, göstericileri kalaşnikofla taradı).

    Vakti zamanında Kurtuluş Savaşı sırasında Türklerle birlikte emperyalizme karşı dik durmayı, omuz omuza savaşmayı, birlikte yaşamayı seçen Kürtler, o vakitlerden beri bir türlü becerilememiş oyunlarla kışkırtılmaya çalışılıyordu. Sayısız vaat, gizli destekler ve tarihin yeniden yazılmasına kadar uzanan dolaplarla, oyun hazırlanıyordu.

    Oyunun yeterince hazır olduğu sanıldığında oyuna şiddet girdi. Sonrası malum. Ancak sonu malum değil. Oyunun bu hali sonlanalı 10 sene oldu. Ancak bu kirli oyun o kadar uzun süre devam etti ki, kimse 10 sene önce oyunun kurallarının değiştiğini farketmedi.

    Oyunun yeni şeklinde dışarıdan etki yok. Bizi iyi tanımış olanlar bilir ki bizi bizden başkası alt edemez.

    İşte bu yüzden bizi bize kırdırmaktan, birlikte yaşayamaz hale getirmekten başka yol da olamazdı. O da tutarsa elbette.

    Bu yeni oyunda birilerinin çok istemiş olduğu açık gelişme sonunda yaşandı. Korkulan, fakat engellenmesi için siyasetçiler tarafından neredeyse hiçbirşey yapılmayan olaylar zincirine adım atıldı.

    Bugün bir esnaf, vatandaşın üzerine kalaşnikofla kurşun yağdırdı.

    Vatandaşta kalaşnikof ne arıyordu? Eylemciler izinsiz o kadar nasıl toplanabildi, neden durdurulmadı? Kan davası mı vardı? Esnaf kendini mi kaybetti?

    Bu soruların hepsi büyük resme baktığımda anlamını yitiriyor.

    Dünya üzerinde acaba benim elime kalaşnikof alıp mahallemdeki komşuları taramam için herhangi bir akıllı mantıklı bir sebep olabilir mi?

    Hatalar yalnızca yapılanlar veya yapılmayanlar değildir. Çoğu zaman nasıl yaptığınızdadır. Bu süreçte de ülke olarak topyekün “ne”yin derdine düşüp “nasıl”ı gözden kaçırdık. Hepimiz bugünkü kalaşnikofu kendi elimizle doldurduk.

    Artık koşullar akıl ve mantık sınırlarının ötesine iteklendi. Bundan sonra isteyen istediği kadar “analar ağlamasın” desin. Ben burada kendi kendime ağlıyor olacağım. Şu dakikadan sonra benim gözyaşımı nasıl dindirecekler?

    Artık kendi kendimize rus ruleti oynamayı kesmemizin vakti geldi.