Kategori: Blog – Günlük

  • Yalnızlığa Karşı

    Yalnızlık hakkında şiirler ve hatta kitaplar yazılabilir. Şarkılar ve hatta albümler yapılabilir. Tartışmalar, övgüler, dövünmeler ile anılabilir. Hiçbirisi ebediyetinden zerre kaybettirmez, eskitemez. Yalnızlık dünya üzerindeki sayılı ölümsüz duygudan birisidir. Yalnızlık çeşitli şekillerde hissettirebilir kendini.

    Yalnızlık çeşitli şekillerde hissettirilebilir. Yalnızlık çeşitli şekillerde hissedilebilir. Hiçbirisi bir diğerinden daha az etkili, daha önemsiz değildir. Yalnızlık dünya üzerindeki sayılı çokyüzlü duygudan birisidir.

    Yalnızlık da tıpkı sevgi gibi özeldir sayılı duyguya hasıl olan yapısından ötürü. Yalnızlık da her defasında şaşırtır, yıpratır, yorar, öğretir, eğitir… İnsana kattıklarından dolayı kendisine şükrettirir.

    Yalnızlık kimine göre bir sevgidir, sevdadır ve hatta kimi zaman arayıştır, aranılandır. İnsanın canını da yaksa, acı baharat sevmek gibidir. Tadı baskındır. İnsanı zayıf da hisettirse, aşık olmak gibidir. Hazzı başkadır. İnsanı hiçin içinde herşey de yapsa, ana rahmi gibidir. Yıllar sonra bile farkettirmeden hatırlanır.

    Yalnızlık kendini gizler. O kadar sık belirir ki burnumuzun dibinde, kokuya alışır gibi alışılır. O kadar sık burnunu sokar ki ruhumuza, içgüdü gibi dinlenir. O kadar derine işlemiş olabilir ki vücudumuzda, kanatır.

    Yalnız insanların tavrı değişir. İyi veya kötü diye yaftalamak kolaya kaçmak olur. Yalnız insan anlamaya değil anlaşılmaya muhtaçtır, çünkü yalnızdır. Yalnız insan bakılmaya değil görülmeye muhtaçtır, çünkü yalnızdır. Yalnız insan konuşmaya değil dinlenmeye muhtaçtır, çünkü yalnızdır. Yalnız insan başkadır, çabucak yargılanmamalıdır.

    Yalnızlıkların hemen ardından farklı, garip davranılır. İnsanlarlayken kendi olmadığını hissettirir. İnsan içinde veya izbede farksız olduğunu hissettirir. Çok şakacıdır, eşek şakacı.

    Yalnızlık bir histir. Kalabalıkta da yalnız kalınır, yalnızken de kalabalık olunur. Yalnızlık bir haldir. Katı veya sıvı olamamak, buharlaşıp uçuşmak gibi.

    Yalnızlık karşısında özen ister, anlayış ister, sabır ister. Gözümüzü açık tutup, karşımızdakinde saklanışını bizim farketmemizi ister. Bizden işaret bekler. Başkası tarafından kovulmak ister.

  • Tecrübelerin Yanılsaması

    İnsan sosyal bir canlı. Doğası gereği diğer insanlara, bağlı olduğundan güvenen bir canlı. Bu özellik sayesinde aslında tarih boyunca bir çok sorunun üstesinden gelebildi değişik insan toplulukları. Birliklerini, birlikteliklerini koruyamayanlar eriyip kaybolurken, bütünlüğünü koruyanlar uzun dönemlere şahit oldular.

    Topluluklar ile bireyler arasındaki farklar sayısız. Sosyoloji ve psikolojinin birbirinden ayrı iki bilim olmasının da temelinde bu fark yatıyor. Eğer insanlar topluluk halinde de birey gibi davranıp düşünseydi bu iki bilim “insan bilimi” olarak adlandırılır, tek çatı altında toplanabilirdi. Olmadı, olamadı, olmamalıydı. İnsanlar bireysel olarak kendilerini bütün ile bir ve eş zannettikçe yanılsamaya kapılıyorlar. Bunun en güzel örneği çoğunluğun haksız olduğu zamanlardır. Hiç de azımsanmayacak sayıda olan bu çoğunluk yanılması, çoğu zaman politik bir silah olarak kullanılsa da, demokrasi ile aldatanların ilk kalkanı olsa da, yine de kabullenmemiz ve insan olduğumuzu hatırlayarak birlikte yaşamayı öğrenmemiz gereken bir özellik.

    Yapımız gereği insanlar ile ilişki kurmayı severiz, tercih ederiz. Yemek tarifini internetten bulup denemek ile birisine sormak arasında fark vardır, biliriz. Dersi kitaptan okuyarak anlamaya çalışmak ile öğretmenden dinlemek arasında fark vardır, biliriz. İnsanı tercih ederiz, insana güveniriz.

    Bu evrensel yaklaşım zaman içerisinde bizde ilginç bir güven depolamıştır ve bu güvene bağlı olarak da karşılığında bir güven verme ihtiyacı doğmuştur. Birisine bir şey sorduğumuzda tüm iyi niyetimizle yardımcı olma, bildiklerimizi aktarma gayreti doğmuştur. Bütün bu güzel insan ilişkilerine karşın, aynı zamanda bu güven dizisi sonucunda bazı aksaklıkları da beraberinde getirmiş olsa da biz bu karşılıklı güven alışverişini zorunlu kabul etmiş, sevmişizdir.

    İnsanların ilişkisi mutluluk, paylaşım ve güven verir herkese. Bunun yanında bilgi de aksak halde aktarılsa da aradan kaynar gider. Bu temel sorunu son 3 ayda defalarca hayatımda birinci elden yaşamış birisi olarak nihai fikrimi paylaşmayı uygun görüyorum.

    Bilgi, tarafsızdır, tarafsız olmalıdır. Bilgi duygu olmadığı gibi, yoruma açık da değildir. Bilginin tarih tarafından ispatlanmış en şaşırtıcı özelliği ise asla ve asla tam olarak bütün ve doğru olamayışıdır. Bilimsel bilgiden gündelik bilgiye kadar aslında bildiğimiz hiçbir şey, bilginin doğası gereği katıksız doğru değildir. Yanlış olmasa bile, ya ufak hataları veya pürüzleri vardır ya da eksiktir. İşte bu sebepten benim bu konudaki fikrim her zaman herkesin kendi bilgisini geliştirmesinin insanlık için en önemli araç olduğudur. Herkesin kendi bilgisini geliştirmesi, ardından bunları tartışarak geliştirmesi ile doğacak ilerleme babadan oğula, hocadan mürite, öğretmenden öğrenciye aktarılan bilgiden kat kat hızlı büyüyecektir. Kıyaslandığında, birisi bir çatlaktan sızan belirli miktardaki su iken, diğeri birleşerek çoğalan çığ gibidir.

    Bilginin en basit örnekleri gündelik bilgilerdir. Gündelik bilgiler aslında yalnızca bizim kısıtlı tecrübeleremiz ile vardığımız sonuçlar, her ne kadar matematiksel olarak yaklaşmasak da bir çeşit kendi geliştirdiğimiz tümevarımlarımızdır*. Bu mantıkla bakıldığında gündelik bilgilerimizin tümü aslen sadece kişisel tecrübelerimiz veya yorumlarımızdır ve yanlış olma ihtimaline sahiptir, fakat biz bunu asla hesaba katmayız.

    2 ay önce Fransa’ya taşındık. Taşınmadan önceki 1 ay ve taşındıktan sonraki 2 ayda sayısız örnek bize ispatladı ki gündelik tümevarımlarımızın tümünü yanlış varsaymak bazen zaman kazandırabiliyor.

    Türkiye’de defalarca duyduğumuz üzere bana vize verilmeyeceği “gerçeği”ne rağmen Nesli ile aynı vizeyi ve hatta oturma izni hakkını hiç zorlanmadan aldığımda aslında bu sonuca varmıştık. O zamanlar yalnızca Türkiye’de yaşamış olduğumuzdan “insanların bildikleri” şeyleri aslında bilmedikleri, sadece tümevararak tahmin ettiklerini Türkiye’ye özel bir durum sanıyorduk. Burada öğrendik ki bu durum da tüm insani özellikler gibi evrenselmiş.

    Fransa’ya geldiğimizden beri, “2 haftada ev bulunamaz”, “o fiyata öyle ev olmaz”, “şu kadarın üzerinde ev bulursan Fransa’da yasalar tutmana izin vermez çünkü maaşın şu kadar”, “oturma izni için özellikle şu sigorta gerekli”, “şu sigorta için özellikle oturma izni gerekli” gibi çoğu aslında kurallara bağlı olduğu sanılan bilgilerin bile ne kadar sıklıkla yanlış yönlendirilmiş olduğunu gördükten sonra bir defa daha dün başka bir örnekle yaşadım ki gündelik bilgiler kişiye özeldir. Başkalarının özel bilgileri, yorumları yalnızca fikir edinmek için kullanılmalı fakat katıksız gerçek olarak algılanmamalıdır. Sonuç olarak defalarca gördüm ki kurallar bile insanlar tarafından uygulandığı için tecrübeden tecrübeye, kişiden kişiye uygulamadaki ufak değişmeler bile sonuçları büyük ölçüde etkileyebilir.

    Burada kimseyi dinlemeyip herkesin burnunun dikine gitmesini değil, bilhassa bambaşka bir şey yapmasını öneriyorum. Herkesi dinleyip, ondan sonra kendi gerçekliğini oluşturmayı. Geçen iki ayda insanların bildikleri “gerçek”ler ile (ki bu insanlar zaman zaman işleri gereği konunun uzmanı olan kişilerdi) hareket ederek haftalar kaybettim. Son iki ufak denememde Nesli ile aramızda konuşurken ısrarla bilginin kaynağına inmek veya kendimiz denemek yoluna gittiğimizde gördük ki ilk denemede istediğimizi aldık.

    Belki ben de eksik veri ile tümevarıyorum. Belki ben de şu anda başkalarını yanlış yönlendiriyorum. Fakat bildiğim tek şey, ısrarla, hiçbir şey bilmediğimizdir (Sokrates’e saygılar). Ne ben, ne başkası, basit anlamda düşünürsek bilgi, öğrenilen ve biten bir şey olmadığı gibi, kişiden kişiye tekrar tekrar ele alınması, denenmesi, incelenmesi gereken öğelere sahip olabiliyor.

    Bu fikri genelleyerek de aslında hayatlarımızda toplumsal olarak kalıtımsallaşmış bazı sorunlara çözüm yolu açılabilir. Bilimde son gelişmeleri takip etmeyerek yorumlanan haberler insanları yanlış yönlendirmekten uzaklaştırılabilir. Yanlış bilgiler üzerine kitaplar yazmak yerine insanlar kendi doğrularına yönlendirilebilir. Kim bilir, bu sayede belki bir gün insanlar en kutsal saydıkları inançları için bile birilerinden duyduklarına değil de asıl kaynağına güvenmeyi akıl edebilir. Sonuçta hepimiz insanız ve hiçkimsenin yorumu bir diğerinden üstün değildir.

    Kendi hayatımdaki son 3 ayda bütün bu tecrübelerden asıl çıkardığım büyük sonuç ise insanlar ile ilişkili olan herhangi bir işte, imkansızın olmadığıdır. İşte bu yüzden de insan her zaman özeldir ve hayatın temeli olacaktır.

    .

    *Tümevarım: Belirli sayıda örnek ile, tüm örnekler için geçerli olacağı varsayılan bir kural tanımlamak. Matematikteki kullanımı hariç hiçbir zaman %100 doğrudur denemez.

  • Düzenin Suyuna Gidip, Yalnız Dönmek

    “Şehir yalnızlığı” üzerine son zamanlarda çekilen kısa filmler, yazılan şiirler, bol miktarda karşımıza çıkan dizilerin ardından bu kavrama iyice bağışıklık kazandığımızı sanıyoruz. Yalnızlık eskiden doğa ile başbaşa kalma, insanlardan uzak durma veya herhangi bir türden azınlık olma durumlarından birisinde karşısına çıkarken insanların, bugün bu tanımların hepsi değişti, eridi, başka bir kapta yeni bir şekle girdi.

    Yalnızlık artık fiziksel, açıklanabilen bir gerçeklikten çok, duygusal, sezgisel ve zihinsel bir boyutta kullanılıyor eserlerde. Sanatın toplumları yansıtması gerçeğini düşünürsek aslında artan şehir nüfusu ve yayılan hayat düzeni ile yalnızlık hissinin yeni boyutu garipsenmeyecek bir gerçek.

    “Bu kalabalık içinde yapayalnız hissetmektense, Dünya’nın bir ucunda tek başımayım.”

    Şebnem Ferah, “Can Kırıkları” parçasının sözlerini de çoğu zaman olduğu gibi derin ve yalın yazmış. Bu konudan ilk bahseden olmadığı gibi, yeni Dünya düzeninde son olmayacağı da kesin.

    Çoğumuzu saran beşer yığını bize etkisi olarak bakıldığında eskilerin, köylerinde, ormanlarında, gezdiği çayırlardan, hayvanlardan pek bir farksız artık. Eskilerin “insan” ilişkileri artık yerini hayat telaşına, “özgür” bireyselliğe ve birbirimizden “bağımsız” yalnızlık kuyusuna itilivermemize bıraktı. Artık her ilişki ne anlamlı ne derin ne de değerli. Ne tanıdığımız herkesin bir değeri var ne kurduğumuz ilişkilerde bir karşılıksızlık.

    Eskilerin dostlukları hayatlarına giren 20 arkadaştan 15i ile ifade edilebilecekken, bugün çoğumuz 200 arkadaştan en fazla yalnızca 10u ile “dost” olabilecek kadar yoğunlaşabiliyoruz. Duygu aleminde yaşadığımız bu değişimi sermaye tabanlı iktisadi yapı (kapitalist ekonomi) ile paralel olarak görmek de aslında şair budalalığından öte algılanmalı. Sonuçta her 200 kişiden yalnızca 10u zenginlikleri tadabiliyor; tıpkı dostluklarımızı cimrice tattırışımız gibi.

    Parçası olduğumuz Dünya ister öyle ister böyle bir düzene sahip olsun, bir bütün. Devirler değiştikçe bütüne yaklaşarak, parçalanmakta olan duygularımızın onarılması için yapabileceklerimiz ise sınırlı. Tahribatımızın olanca hızıyla azalması, yaraların en kısa zamanda sarılması ise yalnızca tek bir yolla mümkün. Acil olarak duygusal önceliklerimizin tekrar fiziksel önceliklerimiz olması gerekli. Beynimiz ile kalbimizin birlikteliği anlamına gelen “gerçek özgürlük” için adım atmamız gerekli. Mecburiyet diye bir şey olmadığını farkedip, büyük resim içinde kaybolan benliklerimizi, özümüzü su yüzüne çıkarmamız gerekli. Sonrası zaten kendiliğinden akacaktır. Eskilerin dediği gibi, su yolunu bulacaktır.

  • Bonjour Monsieur (Bonjuğ Mösyö) – 2

    Bonjour Monsieur (Bonjuğ Mösyö) -1 yazısının devamı…

    .

    Bölüm 5 – Yerleşik Düzene Geçen İlk Türkler

    İlginç bir şekilde buraya gelmemizin üzerinden 6 hafta geçmiş olmasına rağmen hala arada sırada her defasında değişik birisi “alıştınız mı?” sorusunu soruyor. Cevabımız da hep benzer oluyor. Genel hatlarıyla bakarsak 2 gün sürdü buraya “alışmak”. Alışmanın tanımını kestiremediğim için bunu psikolojik ve görsel olarak alışmak olarak yorumluyorum. Sonuçta Burada 2. günümüzde otobüse binip istediğimiz yere gidiyor, gerekli alışveriş ve hayati ihtiyaçları yapabiliyorduk. Alışmak tanımı içerisinde başka ne olabilir bilemiyorum. Şöyle resme biraz uzaktan bakarsak aslında farkedilir ki herhangi bir yerde yerleşik bir düzen kurmak düşünülenden çok daha kolay. Ne biz ilktik, ne son olacağız, ne de bu bizim için son olacak…

    Fransa’ya yerleşme sürecimizi daha buraya gelmeden önce değişik bölümlere ayırarak planlamıştık. Bunun ilk adımı bir ev bulmak ve evi gerekli eşyalar ile donatmaktı ki hazır donatılmışını bularak bunu aradan çıkartmış olduk. İkinci adım “iş”ten bile olmayan bir paniğe kapılmadan benim yükseklisansımı bitirmemdi. Bu arada da bir araba bulmaya ihtiyacımız olacağı da önceki Amerika ve Paris tecrübelerimiz ile kestirebildiğimiz bir gerçekti. Üçüncü adım ise yükseklisans ve askerlik tecil işlerimi temize çıkardıktan sonra dörüp benim sözlük anlamı ile bir “iş” bulmam. Bundan sonra “yerleşik” olmak için daha ne gerekir? Evin, eşin ve işin neredeyse oralısındır sonuç olarak. Buna aslında dostları da katmak gerekir ama onların sırası henüz gelmedi. Büyük planımızın parçası olarak onlar ile buluşacağımız vakit gelince bugünlerde yaşadığımız ayrılıklar ve hasret anlamını yitirmiş olacaktır.

    Canlı yayında kamera ile göstermek nereye kadar yeterli olabildi bilmiyorum ama yine de ilk yazıda hazır olmayan ev resimlerini ekliyorum.Resimler, üzerine basarak büyütülebilir.

    .
    Bölüm 6 – Evren, Söz Dinleyen, Hafızası İyi, Çok Şakacı Biri…

    Umarım herkes doğru hayallerin peşinde doğru dileklerini doğru zamanda elde edebilir. Bizim için şimdiye kadar bu üçlüden illa ki birisi sapmaya uğramış şekilde de olsa bu cümle hep geçerliliğini korudu. Bunun yanında iyi veya kötü anlamda büyük konuşulmasının yan etkisi de yadsınamaz.

    Edilmiş sözler ile hayatın suratımıza çarptığı şakalara bir örnek de burada uzun çabaların sonunda alabildiğimiz araba oldu. Bundan birkaç ay önce şirkette Okay Pejo 106 almaya karar verdiğinde aramızda geçen bir konuşma aklıma geldi. Neden 106 almak istediğini sorduğumda Okay üniversiteye ilk başladığında insanların 106 ile gezerken ne kadar imrendiğinden ve hep 106 sahibi olmak istediğinden bahsetmişti. Ben de bu yoruma “bahsettiğin dönem yaygın olan araba 206 değil miydi?” diye itiraz etmiştim. Ardından yok 106, yok 206 derken Okay sonunda bana “Abicim ben 106 hastasıyım, yıllardır 106 alıcam diyodum. Sen kendine 206 alırsın inşallah.” demişti… Aldığımız arabanın resimleri aşağıda. Sözlerimiz ile Evren’in ilişkisi üzerine daha fazla yoruma gerek yok, ancak Okay’a benim bile aklımda olmamasına rağmen gerçekleşen dileği için bir teşekkürü borç biliyorum.

    )
    Plaka güzel denk gelmiş 🙂
    )
    Ufak darbeler neredeyse her arabada var 🙂

    .
    Bölüm 7 – Yedi Bitirdi

    Fransa ile ilgili en yaygın bilinen gerçek (ben aksini gözlemlediğimi önceden belirtmiş olsam da gerçek olduğunu zamanla öğrendim) Fransızlar’ın ısrarla Fransızca konuşmaları. Burada Fransızlar ile ilgili başka bir gerçek de bürokrasiye bağışıklıkları olmaları. Hayatınızda Türkiye’de herhangi bir resmi işi en yavaş yaptığınız, en uzun süre bir evrak beklediğiniz işleminizi düşünün… İşte o işlem buranın normal seyri…

    Öyle bir yapı ki internet bağlanması bir aydan fazla sürüyor, bankalar iş yapmamak için bahane arıyor, müşteri hizmetleri diye bir kavram hizmetten çok uzak ve bütün bunlara rağmen herhangi bir evrak işinde sinirlerine hakim olmayan vatandaşı “biz böyle yapıyoruz bu işi”, “senin o iş olmaz” gibi anlam ve alakadan uzak cümlelerle kestirip atıyorlar.

    Banka işlemi yapmak için illa gereken bankamatik kartının bize “posta” ile gelmesi hızlı da olsa kart olmadan herhangi bir işlem yapılmıyor olması işleri yeterince anlamsız yere erteletti en baştan. Daha sonra kartı yutan makinenin şubesinde kart Nesli’nin adına olduğu için kartı bana vermek istemeyen banka görevlisi “kart yok burada dilekçe yazın yeni kart isteyin” şeklinde başından atmaya çalıştı. Nesli ne zaman bankadan bir hizmet istese en 2 günden açılan tahmini işlem süresi araba için yazacağımız çek için 7 günü buldu. Aynı işlem için Usman’a anında imzalayıp vermi olmalarına rağmen bize 7 günlük olanı denk geldi. Zaten çoğu işlem biraz da şansa bakıyor tahminimce bankalarda. Hepsinin günahını almayalım, ileride doğru bankayı bulacağımızı tahmin ediyorum.

    Bütün bu bürokrasi yetmezmiş gibi Fransızlar’ın en belirgin özelliklerinden birisi de sanıyoruz ki asla “bilmiyorum” diyememeleri. Bazen yol sorduğunuz kişiler bile cevabı bilmemelerini hazmedemeyip sizinle azimle dolanıp arıyor, bazen gerçekten bilerek size yardımcı olmak için kolunuzdan tutup götürüyor. Aradaki farkı asla bilemiyorsunuz. Adam biliyor mu, yoksa biliyor gibi mi yapıyor? Aynı süreç benim oturma iznim için de geçerliydi. Kime sorsak sağlık sigortasını nasıl yaptıracağımızı değişik bir cevapla karşılaştık. Uzunca bir süre oturma izni için sosyal sigorta, sosyal sigorta için de oturma izni gerekiyor diye anlamsız bir kilitlenme yaşadık. Sonunda 184üncü defa farkettik ki elin ayağın tutuyor, ağzın laf yapıyorsa herşeyi kendin öğrenecek, kendin halledeceksin… Türkiye’de de durum buydu, burada da aynen buymuş… Dün gidip kaynağına, İngilizce bilen bir çalışan bulduktan sonra işin aslını öğrendim. Şimdiye kadar bize gerçekten yardım etmek amaçlı bilgi veren kişilerin büyük çoğunluğu yanlış bilgi vermiş… Ne de olsa onlar asla “bilmiyoruz” diyemiyorlar, tahminlerini cevap olarak veriyorlar.

    “Bilemiyoruz” kavramının da elbet bir istisnası vardı… Tabi ki bankalar… Birbirinden bağımsız 2 şubede banka çalışanları bilgi almak için sorularn sorulara “bilmiyorum” dedi. Bir banka çalışanı bir çekin kaç günde çıkacağını veya bankamatiğin kartı neden yutmuş olabileceğini “bilmiyor” ise yapabileceğiniz tek şey biraz daha sabır tecrübesi edindiğinize şükretmek olabilir. Kim demiş illa Tibet’e gitmek gerek diye?

    .

    Devamı elbet gelecek…

  • Hayati?

    “Life is like an onion; you peel off one layer at a time and sometimes you weep.” – Carl Sandburg

    “Everything has been figured out, except how to live.” – Jean Paul Sartre

    .

    Sürekli sorgulanan, yıllardır ısrarla birileri tarafından anlaşılmaya çalışılan, insanların uğruna tümünü tükettikleri varlık, Hayat. Aslında aldığımız her nefes, duyduğumuz her his, aldığımız her tat bütün bir lezzet.

    Hayat bir yuva, bizi barındıran, bizi besleyen, bizi izleyen.

    Hayat bir canlı, onunla gülenle gülen, küfredene küsen.

    Hayat bir dost, güvendikçe sana fırsat veren, inatlaşmaya gelmeyen.

    Hayat bir çocuk, kendi bildiğini okuyan.

    Hayat bir anne, baba, öğretmen; saygısızlık etmeye gelmeyen.

    Hayat bir şaka, biraz derin, anlamak için önce onun kendine gülmesini beklemek gereken.

    Hayat bir bilmece, karmaşık, yetersiz ipucu ile cevabı tahmin ettiren.

    Hayat bir soru, cevabı asla olmayan.

    Hayat güzel.

    .

    .

    .

    Ogün’e selam.