Kategori: Blog – Günlük

  • Uzun Eşek: Yunan Dostluğu’na +1

    Yemek isimleri, bakkal, kasap gibi temel meslek isimleri, laz fıkraları ve aklıma şu an gelmeyen sayısız ortak kültür öğesinden sonra bugün de öğrendim ki Yunan gençleri de bu alabildiğine amaçsız güzide oyunumuzu aynen oynuyormuş. Ve pek tabii ki onlar da aynı ismi birebir Yunanca çeviri şeklinde kullanıyorlarmış. Yani oluşan görüntüyü ve yapılan eylemi “eşek”le özdeşleştiren tek biz değilmişiz…

    Önceki sayısız örnek sayesinde olsa gerek, artık hiç şaşırmıyorum. Yine de böyle ayrıntıları öğrendiğim her olayda ilginç bir gülümseme beliriyor suratımda.

    “Uzun Eşek” de böylece (artık iyiden iyiye uzadığı için ucunu kaçırdığım) “Türk-Yunan ortak özellikleri” listeme eklenmiş oldu.

  • Fransa Bürokrasisine Bir Dalış Daha Mı Geliyor?

    Fransa’ya geldiğimizden beri, her şeyi yasal ve hakkıyla yapmamıza rağmen, ne kadar bürokratik mücadele verdiğimizi bir biz biliyoruzdur herhalde. Ailelere bunu anlatsak da anlamıyorlar. Arkadaşlara bahsediyoruz, “sen Türkiye’de yetiştin sana koymaz” diye şakayla karışık küçümsüyorlar. Halbuki durum bambaşka.

    Türkiye’deki vatandaşı düşünen devlet yapısını, hızlı bürokrasiyi alnından öpeyim!

    Bütün bu yavaşlıklar yetmezmiş gibi bir de ara sıra farkına vardığımız eksik ve yanlış bilgi yumakları var her tarafımızda. İlk geldiğimizde oturma izni çıkartmak için altı üstü 3-5 belge toplamak gerekirken, ne kadar kıvrandırıldığımızı o zaman yazmıştım. Resmi daire dışında kimsenin resmi süreci bilmemesi yetmezmiş gibi, resmi dairede illa Fransızca konuşulması ihtiyacı, ayrıca herkesin bilip bilmeden “herşeyi biliyor” tavrında olması Fransa’ya yeni yerleşen yabancıların ortak şikayeti.

    Türkiye’de işi gücü bırakıp az buçuk birikimleri yurtdışına taşınma ve orada edineceğimiz tecrübeye helal eden bir çekirdek aile olarak artık tek sıkıntımız benim iş bulma ihtiyacımdı. Mesele maddi değil. Boş durmayı sevmiyorum, artı gelmişken madem dövizli askerliğin yolunu açayım değil mi? Ama o konuda da kısmetimiz çok açık değildi. Keza gelir gelmez tezimle uğraşmam, o sırada krizin tavan yapması, çalışma iznimin olmayışı ve benim Fransızca öğrenmede planladığım hızlı girişi yapamamış olmam hepsi birlik olunca 8 ay göz açıp kapayıncaya kadar geçiverdi. Bahane olarak söylemiyorum, hepsini ayrı ayrı iş görüşmelerinde duydum.

    “Of, bu kriz bizi de vurdu. İş vermek istiyoruz ama kriz yüzünden işten çıkartılanlarla bile başedemiyoruz.” – …

    “Ocak’ta 40 tane iş vardı, bugün 5 tane.” – Keşke Ocak’ta iş bakmaya başlasaymışım!

    “Tam sana göre bir iş var ama ekip Fransız. Hepsi Fransızca konuşuyor.” – Ama, ama ben, anlaşırız be abi! Hadi be!

    “Sana iş bulmak zor çünkü çalışma iznin yok. (ve arkasından gelen 3 değişik gerekçe)” – E iyi de abicim, bana işi bulacağız ki o sayede çalışma izni alabileyim?!

    Zaten yarı bilgili Fransızlar ile kısır döngüler hep bir arada gidiyor. Bir dönem de hatırlayanlar olacaktır, oturma izni için sağlık sigortası lazım dediler bana; sağlık sigortasına başvurmaya gidince de oturma izni sordular… Aynı şekilde geçen gün görüşmeye gittiğim adam da bana çalışma iznin yoksa iş bulman zor diyor…

    Kendimi sabırlı bilirdim, Fransa sayesinde sınırlarımı genişletmeyi öğreniyorum. Teşekkür ederim sana Fransa!

    Ve son olarak yine her zamanki çaremize başvurmaya karar verdik: Kendi işimizi kendimiz göreceğiz!

    Hemen araştırmalara koyulduk bugün, nasıl kendime çalışma izni çıkartabilirim diye. Sonuç olarak tabi ki 2 değişik yol bulduk. Tabi ki kimse bize bunlardan bahsetmemişti ve tabi ki yine kendi kendimize halledeceğiz herşeyi (tabi olursa).

    Fransa’da Fransızca’yı çat pat konuşarak, İngilizce’nin yardımı, her yere dalıp çıkmanın verdiği azim ve interneti canavar gibi kullanarak öğrenebileceklerinizin de özgüveni ile sanırım yapamayacağımız bir şey yok.

    Yarın sabah “Prefecture”ye gidip resmi süreci öğreneceğim. Sonrasını işler netleştikten sonra yazarım…

    .

    Eğer en başından bugün öğrendiklerimizi bilseydik… Muhtemelen şimdi aylardır çalışıyor olurdum.

  • Tipik Ramazan Türküsü: “Arada Kaldım”

    Set_intersection

    Beşer soyu olarak arada kalmayı sevmeyiz. Net ve kafa yormayacak şekilde tarafımızı bellemeyi, o tarafta kalmayı huzur verici bulduğumuzdan da olabilir, tartışmaları uzatmayı sevmediğimizden de… Bu özellik sayesinde çoğu tartışmada sonucu kestirip atabiliriz.

    Gözlemlediğim kadarıyla bu özelliğin ne eğitimle, ne çevreyle, ne de konumla bir ilişkisi yok. Hangi ortamda olursa olsun, bu özelliğin ortaya çıkacağı bir konu varsa çıkar. Eğer benim gibi, eskilerin tabiriyle “elmalarla armutları karıştırmamak” uğruna beynini sürekli hırpalayan birisiyseniz sayısız ortamda ani şaşkınlıklara mağruz kalabilirsiniz.

    Son dönem örneğini sıkça gördüğümüz gibi, Türkiye’de insanlar sanırım bu bakış açımız yüzünden her zaman ve her zaman şaşırtıcı bir başarıyla ikiye ayrılıyor. Diğer yanda siz de benim gibi, Susam sokağından hatırladığımız meşhur şarkıyı mırıldanarak “arada kaldım” diyorsanız, ezilirsiniz. Ben çok ezilirim…

    Ramazan da bana her sene bu keskin yaklaşımı hatırlatır. Örneğin son iki Ramazan’da da, farklı bir iş yerinde çalışıyordum. İki işyerinde de Ramazan’ın başlamasıyla birlikte oruç tuttuğumu öğrenen iş arkadaşlarımın, patronlarımın yüzündeki şaşkınlıkla karşılaştım. Birisinde beni zındık bilen güruh bana inanmakta zorluk çekmişti, diğerinde de beni “akıllı” bilen insanlar inanıyor olmama şaşırmıştı. Benzer sahneleri üniversitedeyken, lisedeyken ve hatta evdeyken bile yaşardım. Babam bile kendisi farkında olmasa da liseden beri her sene “sen oruç tutuyor musun?” sorusunu şaşkınlıkla soruyor. Sanırım üniversitede araya mesafe girdiği için farkedemediğinden olsa gerek, lisede (az buçuk da olsa) oruç tuttuğumu hatırlamıyor.

    Sanırım insanlık olarak en büyük sorunlarımızdan birisi, birbirimizi kendi beynimizdeki verilere dayanarak anlayabileceğimizi sanmamız. Halbuki “ben kimim” ki seni bilebileyim?

  • Muhtemelen Gelmiş Geçmiş En Büyük Bilimadamı

    225px-Nikola_Tesla

    Bilgisayarıma, ardından da oradan siteme bulaşan truva atları ve virüslerle mücadelem sanırım artık son noktasına geldi. Bu esnada çok da önemli olmayan bir kaç yazıyla birlikte çok önemsediğim bir yazı da silinmek zorunda kaldı.

    Muhtemelen gelmiş geçmiş en büyük bilimadamı olan Nikola Tesla’nın doğum günü üzerine yazdığım yazının silinmesi içime oturduğu için onu ısrarla anmak istedim.

    İyi doğmuştun Tesla! Bir gün anlaşılman ve hak ettiğin saygıya kavuşman dileklerimle…

  • Milli Maçı Unutup Birilerine Söz Veriş Olmanın Dayanılmaz Acısıyla Seçimlere Bir Gün Kala Futbol Hakkında Yazmanın Kahrını Birleştiren, Anlamsallıktan Çok Duygu Boşaltımı Amaçlı Yazı

    Budur…

    .

    Sen kalk, haftalardır beklediğin, 2 maçı da kazanmamız durumunda Dünya gözüyle bizimle ilgili gelmiş geçmiş (Bence Dünya 3.lüğü ile kapışır) en önemli olası futbol olayına ramak kala git birilerine buluşma sözü ver. Olacak iş değil!

    Hani her maçı izleyen bir adam değilimdir, fakat önemli maçları kaçırmam… sayılır. Fanatik hiç değilimdir ama milli maç veya Avrupa kupası oldu mu, içim kıpır kıpır olur. Yerimde duramam.

    Gurbette yeniyetme olduğumuzdan garip bir psikolojiye bürünüyoruz bu gibi durumlarda. Bir fırsat, birileriyle bir etkinlik ihtimali çıktığı gibi atlıyoruz. Ne de olsa seçicilikten uzak, insanlarla tanışma, ortamlara akma niyetindeyiz henüz. Bu sebeple hem bugün hem yarın planları yaptık, diyorduk ki ne güzel dopdolu haftasonu… “Allah boş duranı sevmezmiş.” (!)

    Öte yandan da hafta boyunca “İspanya-Türkiye maçını Fransa’da nasıl canlı izlerim?”, “internetten kaçak NTV yayını bulabilir miyim?” derdinde heyecan içinde bekledim. Fatih Terim’den kadro haberi aradım. “Aman inşallah çift forvet oynatır, şunları oynatır, bunu yapar” gibi hayallerimi besledim. Bugün tam açıkladığı kadroyu okuyup tam istediğim kadro olduğunu görüp maçı izlemek için iyiden iyiye sabırsızlanınca jeton düştü… Akşama birilerine söz vermiştik…

    Bu durumda elbette ki planı son dakika iptal edip maçı izleyecek değilim. Kaderime küsüp özetleri izlemekle yetinirim herhalde. Bu duygu alaborasında da sonuç olarak, aklımdaki yazmak istediğim onlarca konuya, yarınki seçimlerin önemine ve futbol yazmaktan uzak durma isteklerime rağmen oturdum bu satırları karalıyorum.

    Şakacı bir kez daha yaptı yapacağını…

    Alacağını aldın, vereceğin olsun Şakacı!

    .

    Öte yandan da tüm batıllığımı seferber ederek kendimi avutuyorum. Benim maç izleme keyfim maça kurban ettiğim “adak” olsun! Yeter ki tahmin ettiğim üzere 3 golü atalım. Madem batıllığın yeri gelmişken kehanetimi de yazayım: İlk golü henüz başlarda biz yiyeceğiz. 3 gol atarak kazanacağız. Gollerden birisini Semih atacak. Oyuna da sonradan Nuri Şahin girecek, yıldızını parlatacak.

    İyi seyirler. Salı günü Türkiye – İspanya maçını beraber canlı izleyebilme dileğimle.