Kategori: Blog – Günlük

  • Gül Suyu

    Son 24 saatin 13 saatini sehirlerarası otobüslerde geçirdim. Yolculuk öncesi ve sonrası hazırlıklar ile şehiriçi ulaşımı bu süreye dahil etmiyorum bile. Isparta’nın Ankara’ya bu kadar uzak olması ne kadar üzücü! Isparta’nın Antalya’ya, çevresindeki göllere ve torosların eteğindeki piknik alanlarına bu kadar yakın olması ne kadar üzücü!

    Tam olarak bu günün birinci dakikasında AŞTİ(Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali)’den kalkan Isparta Gürman turizmin sayın yolcuları olarak, iş seyahatlerinde Varan’ın yayla gibi koltuklarında şımartılmış 188cm boyunda 95kg ağırlığında bir tomruk misali uykumu alma hayali ile kaykıldığım koltuğumda beklediğim verimi alamadım. İnsan bir kere rahata alışmayagörsün, halbuki eskiden ne de güzel her ortamda sızar da zımba gibi uyanırdık…

    İşler halloldu. Yüksel (beraber gittiğim arkadaş) sağolsun önceden önlemlerini alıp bir kısım zaman kazandırdı ve bu sayede son dakikalarında geceyarısını beklememe fırsatına yetişebildik. Sonrası da zaten günün son 1 dakikasında AŞTİ’ye inip evlere yollanmamızla sonuçlanan bir başka sefer.

    Isparta nüfusu yüzellibin civarında bir il. Öğrenciler (kırkbin) ve askerlerden hayatını sürdüren bir üniversite şehri diyebiliriz. Şehir merkezi bana Sivas’ın küçüklüğümdeki halini anımsattı. O zamanlar da Sivas nüfusu o kadardı ve üniversitesi yeniydi. Sanırım Türkiye’de şehir gelişimleri çok da farklı olmuyor.

    Isparta’da ailecek yaşamak var. Çocuklar için sakin ve rahat bir şehir. Kiraların öğrenci bindirimi dolayısıyla tavan yapmış olmasının dışında çoluk çocuk yaşanası bir şehir. Arabayla Antalya yokuşaşağı bir yol ile boş vitese takarak 1 saat mesafede. Bazıları için espri malzemesi olmuş bile: “Gidişte benzin benden olsun!”

    Hemen şehrin dibinde 2 tane göl, Toroslar’ın yamacında piknik yerleri ve yazın haftasonları 1 saat mesafede Antalya. Kafa dinleyerek, küçük yer keyfi ve ayrıcalığı ile bir hayatı ailecek yaşamak için güzel bir ortam. Emekliliğinde neler yapacağını, nerelerde yaşayabileceğini düşünenler için önerilerim arasında girdi bile.

    Benim planlarımı etkilemedi maalesef. Hala aynı planlar (ki bu planlardan bahsetmeyi henüz doğru bulmuyorum) ve içinde bulunmak istediğim ortam gereği benim hayatımın bir parçası olmama ihtimali yüksek olsa da Isparta, saydığım özellikler ile güzel bir anı oldu.

    Bu arada sabah 6da Ispartanın ıssız çarşısında gezerken 3 dükkanda bir gül ve gül ürünleri satılıyor olması ile cehalet tozlarını hafızamızdan silerek farkettik ki Isparta gülleri ile meşhur. Zaten Bir Süleyman Demirel, bir de gülleri. Bunu da zaten şehrin 2 büyük meydanından birisinde elinde Meksika şapkasından hallice bir fötr şapka tutan Süleyman Demirel heykeli, diğerinde de çok basit bir sunum içerisinde yerleştirilmiş dev bir gül heykeli olmasından anlayabiliyoruz. Sanırım başka meydanları da yok bu ikisi büyüklüğünde. Isparta’lıların yeni bir meydanı genişletmeden önce ya yeni bir Cumhurbaşkanı ya da yeni bir ürünü piyasaya sunması gerekiyor ki heykelini dikebilsinler.

    Gül reçeli yanında bir de 2li Gül Sabunu paketi aldım. İlk banyo tecrübemden sonra ilgili bilgileri paylaşmakta gecikmeyeceğim diye tahmin ediyorum. Ayrıca denediğimiz gül suyu da yoğun kıvamı ve uzun süre kalan müthiş (zevkler tartışılmaz) kokusuyla bildiğimiz yan sanayi gül sularından çok öte bir tecrübeydi.

    2 günlük uyku ihtiyacımı yarı sürede ve otobüslerde almaya çalıştığımdan, kendime yatmayı uygun buluyorum. İyi geceler Dünya.

  • Güneşi Cehaletle Sıvamak

    Dün gece sessiz sedasız ay yine tutuldu. Bu defa “yarım” tutuldu. Yarım tutulma lise fizik bilgilerinizi eşelediğinizde hatırlayacağınız “yarı gölge” mantığında bir yarımlıkta aslında. Dünya son 10 yılda 3 defa başardığının aksine bu defa tamamen gölgeleyemeyerek yalnızca güneşten gelen bir kısım ışınları engellelleyebildiğinden tutulma yarım yamalak gerçekleşti. İyi yanından bakarsak, tam tutulmalardaki gibi Dünya’da yalnızca bir şerit üzerinden gözlemlenmedi, tüm Dünya tarafından izlenebildi. “Yarım tutulma ne menem bir şeydir?” diyenlere şu resmi gönderiyoruz:

    yarım tutulma
    yarım tutulma

    Yarım tutulma biraz hayal kırıklığı yaratmış olabilir. tutulma günü çeşitli haberlerde hep ayın kızıl bir renge bürüneceği ve bunun tüm dünyada gözleneceği yazıyordu. Beklenen görüntü şuydu:

    hakiki yarım tutulma
    hakiki yarım tutulma

    İki resim arasındaki yedi farkı bulabilecek misiniz?

    Dürüst olalım… Allah aşkına gerçekten iki resim arasında hangisi daha güzel? Hangisi gerçekten bir doğa harikası niteliğinde? Hangisi ilgi çekici? Hepsinin cevabı aynı. Burada bizim gördüğümüz “çakma” yarım tutulmanın hesabını bize hangi haber kanalı verebilecek? Zaten yarım yamalak bir tutulma olacak, onda da en azından kızıl mızıl bir renkli, bir şatafatlı, bir albenili oluşum beklerken karşımıza çıkan üstteki resim hangi habercinin içine sinmiştir? Hani tüm dünya aynı şekilde gözlemleyecekti? Hani kızıl olacaktı? Kızıl oldu olmasına ama gel gör ki biz kızıl ay resmini ancak Avusturalya’dan ithal edebiliyoruz! Yazıklar olsun. Lütfen bir daha bizim duygularımızla oynamayın!

    .

    Ay tutulması kavramını yüzyılların ardından gelen ilk tutulmada bir kaç sene önce ilk gözden izleyerek tanımıştım. Sivas’ta sülalemin baba tarafı ile birlikte (ki kendileri Sivas’lıdır) halis mulis “tam” ay tutulmasını biraz da kör cahil şekilde çıplak gözle izlemiştim. O sıralar dizimin dönmesinin hatırası olan röntgen filmim kör olmamı engellemiş olabilir. Hakiki “tam” ay tutulması sırasında aklıma gelenler dün gece de “yarım” ay tutulmasında da aklıma geldi. Bu tip ender doğa olaylarında hep aklıma gelen şey aslında bu. İlk çağlarda (neyin ilk neyin son olduğu da tartışılır ama ne demek istediğim anlaşılmıştır herhalde) insanlar bu tip olayları nasıl karşılıyorlardı diye merak ediyorum hep. Ne tarih bilgisi var önceki olayları hatırlatacak ne de ilim irfan var açıklamalar sunacak. İnsanlar için bir defalık tanrısal bir tepki olarak algılanmış olması ihtimalini mantıklı bulmamak elde değil.

    Bilgi yoksunu insanlık çağlarını yaşayan toplumlarda inanç sistemleri inançların tümünün aynı kökenden geldiğini varsayarsak yanlış olmamalı. Peki bu tür olayları ister istemez inançlarına eklemek zorunda hissetmeleri çok mu beklenmedik?

    Bu konuda ayrıntılı araştırmalar yapmak, yapılmış yorumları okumak ve belirli bir birikimi sağladıktan sonra uzun uzadıya tartışılacak bir konu ortaya atmalı. Şu an için bilgi birikimim ile tek yapmak istediğim bir düşünce treninde yolculuğa çıkmamız. Ben trene binmenize yardım edeyim, treni salalım yokuştan aşağıya, herkes kendi başının çaresine baksın.

    Trenimizin adı şu olsun: “İnanç sistemlerinde insanlar tarafından eklenmiş ayrıntıların cehalet dolayısıyla eklenmiş olması, inanılanın aslını ve inancın gizlediği “öz”ü de cahillik olarak açıklamak için geçerli bir sebep midir?”

    Benim cevabım zaten açık. Peki siz neye inanmak istiyorsunuz?

  • Hoşgeldin

    Geçen günlerden birinde başka bir blog sayfasında birisinin “okumak emek ister, yazmak daha fazla emek ister” anlamında bir paragrafını okumuştum. Keşke kim olduğunu not etseymişim, böylece buradan kendisine bağlantı koyardım. Bu tip durumlarda havada kalan örnekler veya alıntılar beni rahatsız ediyor. Rahatsızlık bir yana, ne olursa olsun hakların çiğnenmesi veya çalınması ve hatta yazı yazma bilimine aykırı davranış (bir nevi bilimsellikten uzaklaşma) olduğundan ayrı bir üzüntü yaratıyor içimde. Bağlantısız olsa da, sözün anlamı bellidir. Bu fikre katıldığımdan ve yazmaya emek vermemeyi kendime yediremediğimden olacak ki, her gün yazma azmimi korumak için elimden geleni yapmaya niyetliyim.

    Bugün yazacak bir konu bulamadım. Bu tip durumlarda genelde kaçamak yapılarak, yazamamak üzerine yazıldığı çok olmuştur. Kitap yazamayan bir yazarın, romanında kitap yazamayan yazar karakteri yazması gibi; “Çok Güzel Hareketler Bunlar” programında “Skeç Yazamayan Adamlar” skeci gibi. Güzel skeçti, konusu adamlar değil, daha çok skeç yazamayınca saçma bir fikirle geliştirilen bir skeç ile yaratılan komik sahne ortamıydı. Başarılı fakat çıkış noktası açısından kaçamak bir fikirdi.

    3 gündür düzenli yazıyor olmak hem kendime olan yazma özgüvenimi artırmaya başladı hem de uzun zamandır bu eylemden tatmayı özlediğim rahatlama hissini geri çağırdı. Burada özgüvenimin artması biraz da yepyeni bir balonu ilk şişiren kişi olmaya benziyor. Balon yeni olduğundan lastiği sert ve şişirmesi zor. Bir defa şişse daha önceki, şişirilmiş balonlar gibi rahatlayacak ve şişirilmesi hızlanacak.

    Düzenli yazmaya dönüş umudu ile, gündüzlerimin bazı anlarında aklıma gece olduğunda evimde bilgisayarımın başına geçerek veya herhangi bir yerde herhangi bir bilgisayarın başına geçerek yazacağım yeni yazı fikri gelmeye başladı. Yeni bir heyecanmış gibi kucaklamaya hazır olduğumu hissediyorum bu eski alışkanlığımı. Gençliğimin en yakın dostlarından birisi ile tekrar aynı mahalleye taşınmış gibi.

    Gündüzlerim bazı konularda daha dikkatli geçmeye başladı. Konuşmalara verdiğim dikkatim arttı. Tartışmalarda kendi fikrimin ne olduğunu sorgulamakta ısrarcı olmaya, doğru cevapları bulmak için daha da fazla kafa yormaya başladım. Bir tartışma, görüş alışverişi veya ilginç bir haber olduğunda, hemen “neler çıkarabilirim?”, “neler düşünüyorum?” ve “neler yazabilirim?” diye çırpınmaya başladım.

    Bugün bunlardan herhangi birisine kesin ve net cevap bulamadım. Kesinlik bir yana dursun, net bir çıkış yoluna yöneleceğim veya zihnimi zorlayacak yeni bir açılıma yönlendirecek bir konu da oluşturamadım. Buna rağmen bu mücadele sırasında yanıma eski bir dostun yanaştığını farkettim. Gençliğimin hayal dünyasının baş kahramanlarından birisi. Bazen kahramanlar da saklanırmış meğer. Halbuki ben onu öldü sanmıştım. Ne kadar da safmışım. O bir kahraman ve son “Batman” (“Dark Knight”) filmindeki gibi kahramanlardan bekleneni yapmış ve yanımda olmayı değil, asıl ihtiyacım olanı, yanımda olmamayı bana vermeyi seçmiş.

    Yazamıyor olmam gereken yıllarımda benden uzak duran, bu sayede hayatın beni değişik yollar ile yoğurmasında ve tecrübeler ile işlemesinde emeği geçen kahramanlarımdan birisine kucak dolusu sevgilerimi sunuyorum.

    Sabrından dolayı teşekkür ederim. Hoşgeldin eski dost.

  • Hepbiri

    Hayatta en önemli şey nedir?

    Yüz kişiye sorduğumuzda en çok alacağımız cevaplar neler olabilir?

    Para?.. Hemen arkasından gelecek bir “parayla mutluluk olmaz ama parasız da yaşanmaz” kalıbı ile, “fala inanma, falsız da kalma” ve “ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu” söylemlerinin soyundan gelme kaçamak bir düşünce tembelliği örneği ile pekiştirilebilir bir yanlış cevap.

    Aşk?.. Bu cevabı yorumlamak için “aşk” kavramının ne olduğu hakkında tartışmak gerekir. Daha “aşk nedir?” veya “aşk gerçekten var mıdır?” sorularını bile sağlam savunmalar ile cevaplandıramayan toplum çoğunlukları için hayatın en önemli parçasının aşk olduğu söylenemez. Yanlış cevap.

    İş? Aş? Hayatın en önemli öğesini iş veya aş olarak tanımlamak köleliğin beyanıdır. Yanlış cevap.

    Su? Belki şiirsel, belki felsefi veya belki de hayati önemi olduğundan bu cevap alınmış da olabilir. Peki susuz yaşanmıyor olması, hayatta en önemli şeyin su olması ile eşdeğer midir? Oksijensiz de yaşanmaz ama en önemli şey oksijen diyemeyiz aynı sebepten. Eğer bir tane en önemli olacaksa bu hangisidir? Cevap: Hiçbirisi.

    Nedir hayatta en önemli şey? “Hayat nedir?” kısmına elimizi verip kolumuzu kaptırmadan bu soruyu nasıl cevaplandırabiliriz? Belki cevaplandıramayız, belki de cevabı yanlış yerde arıyoruzdur. İlla hayatta en önemli şeyin somut bir nesne mi olması gerekir? En önemli “şey” dendiğinde aklımıza hemen somut nesnelerin gelmesi acaba yaşadığımız evrenin algı ve düşüncelerimizi her zamanki yanıltmalarıyla uyuşturarak somutluklara hapsetmiş olması mıdır yoksa bizim ihtiyaçlarımızı beşer doğası gereği önemli sanmamızdan mıdır? Bu defa cavebım: Hepsi.

    Hayatta en önemli şey “denge”dir. Buna ilk kutsal metinlerde, değişik ulusların mitolojilerinde, filozofların çıkarımlarında, bilimde, politikada, günlük hayatımızda, büyük söylemiş olmamalı ancak sanırım her yerde örnekler bulabiliriz. Çöldeki bir kişi için en önemli sanılan şey, yüzme bilmeyen birisi için ölümcül, en fena şey olabilir. Tersine, buzullardaki bir kişi için en önemli şey, çöldeki bir bedevinin ebedi laneti olabilir. Bir boğa, aç kalmış bir avcı için en önemli şey, acemi bir matador için kaderin cilvesi olabilir. Bunlar ve benzeri örnekleri uzun uzadıya düşünmeye, konuyu sulandırmaya veya sorgulamaya gerek yok. Hayatta en önemli “şey” aslında bir “şey” değildir. Yalnızca “denge”dir.

    Bazı sorular, önemi, cevabın tartışmaya açık olması veya yalnızca sorunun ruhu gereği cevabı aslan tatmin edici olmayacak yapıda oluyor. “Denge”… Ne kadar da yalın. Halbuki biz bütün hayatımızın en önemli “şey”ini sormuştuk. Koskoca hayat kavramı için tek en önemli “şey” yalnızca basit, yalın ve sakin bir “denge” midir? Hiç de içine sindiremiyor insan bu şekilde kabul etmeye çalıştığında. Sanırım burada insanın hayaller aleminden çıkarak alemi hayal etmesi gerekiyor.

    Cevabın bir “şey” olmaması çok açık olduğundan soyut bir kavram ile bu soruya getirilecek cevabın da karmaşık olması isteği doğması çok doğal. Hayat uçsuz bucaksız bir kavram; “şey”ler ise somut, değersiz ve sade. Uçsuz bucaksız bir kavram için o kadar önemli olanın somut olmadığı gerçeği ister istemez sade de olmadığı inançına yönlendiriyor. Ne kadar da kendimizi ve kendi hayatlarımızı gözümüzde büyüten bir düşünce yapısı… Hayatın sadeliği ve ululuğu da zaten kusursuz bir denge içinde değil mi?

    Aslında her şeyin cevabı basit, bir genel tanı*… Değil mi?

    *Ben her zaman bir “tek (esas) doğru” olduğuna inananlardanım. Yapacak bir şey yok, bence bir sorunun cevabı asla “hepsi” veya “hiçbiri” olamaz. Cevap bu durumlarda genellikle “hepbiri”dir. Hepsi birdir ve aslın yanında hiçtir.

  • Sesimi Duyan Varmış

    “önce kendimiz için yazıyoruz. sonra her bakir yapıtın doğası gereği okunmak istiyor yazılmış olan.”

    “Sesimi duyan var mı?” için gelen ve teknik olarak bloglarıma yazılmış ilk resmi yorum. Bundan önce yazımmın yayınlanmış olduğu www.genc.net ve milliyet genclik sayfalarına gelen yorumlar blog yorumu olarak değil, daha ziyade o dönemki bana benzer kendini gösterme hevesinde çırpınışlar olarak aklımda kaldığından onlara teşekkür etmemiştim sanırım. Zaten şimdi ne bu siteler kaldı, ne de o sitelerin içeriklerine saygım. Yine açıp da bir türlü kapatamadığım bu parantez ile demek istiyorum ki “Banu”ya teşekkür ediyorum. önce kendimiz için yazıyoruz. sonra her bakir yapıtın doğası gereği okunmak istiyor yazılmış olan. www.bagimsizdenklem.com adresini de koyarak buradan reklamını yapıyorum… Bu da benden olsun.

    Benim fikrim insanın yazılarını okunması için yazmasının hoş olmadığı ve yazılarını sırf başkaları tarafından okunacak diye belirli bir çizgiden (ki bu çizgi katıksız ruh halini yansıtır) saptırmanın dürüst olmadığıdır. Nesli’ye hak vermek isterdim “okunması için yazılmamalı” ana hatlı düşüncelerinde. Peki ya şimdi ne oldu da bu fikirleri sorgu sırasına yerleştirdim? Bir tek yorum. Dün gecenin köründe (geceyarısı gecenin körü olmuş benim için… Ya yaşlandım ya da işimle fazla güç tüketiyorum) yazdığım bir zırvalama (Blog, to Blog da diyebiliriz İngilizce) için gelmiş bir mesaj ile nasıl olduysa dünyam aydınlandı. (Burada bahsi geçen dünyam elbette ki yazma arzularımın içinde büyüdüğü dünyam. Elbette ki asıl hayatımın tamamının karanlık olduğunu söyleyemem.)

    Yazdığım herhangi bir şeye gelen herhangi bir mesaj, herhangi bir olumlu mesaj, nasıl olur da yazma aşkımı yıllar sonra “elektroşok” etkisine mağruz bırakabilir? Burada sanırım itiraflarıma bir yenisini ekleyerek en temel gerçek olan içimdeki yabancıyı sahneye davet etmem gerekir. Bu yabancıya ben “öteki ben” diyebilirim fakat siz onu ve bütün sülalesini “Ego” olarak tanırsınız. Hepimizin içine saklanmış birer “Ergenekon”, “MİT” veya “CIA” üyeleridir bu “Ego”lar sülalecek. Hepsi birbirine benzer ve benzer huyları vardır. Çok da akıllıdır keratalar, adamına göre muamele yapmada uzmanlaşmışlardır. Ve işte bendeki “öteki ben” sanırım bu mesajla beynim ile kalbim arasındaki hatları parazitlendirip kalbime baskın çıkmayı bir kez daha başardı. Beynimin reddetmekte ısrar ettiği bencil ve kendini göstermeci tavır, yıllardır birikmiş kendim için yazma ve fikirleri hamken yaymaya yeltenmeme niyetleri bir anda tuzla buz oluverdi ve kalbimin “öteki ben” etkisi altında hissettikleri ile birlikte tekrar günyüzüne çıkıverdi. Çıktı da ne oldu? Ne olacak, yatmadan bir yazı daha yazmaya niyetlendim işte. Bir yazı daha, geliverecek bir yorum için aç ve muhtaç.

    Sesimi duyan varmış… Sanal alemde de varmış… Bu bile mutlu olmama yetti. Sesimin duyulmaya değer halinin gelişmesi dileğimle, iyi kalın.