Kategori: Sinema

  • Perfume – The Story Of A Murderer (2006)

    Perfume – The Story Of A Murderer (2006)

    Film “sinema gözüyle” gayet güzel bir film. Hayali (hafif fantastik) ve özgün bir hikayesi var. Roman uyarlaması olduğundan romanın çok daha güzel olduğunu tahmin ediyorum, çünkü filmi de taşıyan hikaye ve anlatımı. Hikaye ilgi çekici, keza bir rivayete göre Scorsese ve Kubrick de bu filmi çekmek istemiş, bu yüzden olsa gerek.

    Artık filmler 2 saatin altında olursa kısa sayılıyor. Fakat ben hala bazı orta-iyi filmleri süresine değip değmediğine göre değerlendirmeyi tercih ediyorum. Genel olarak gayet başarılı ve ilginç olsa da bu film işte bu yüzden bence sınıfta kalıyor. 147 dakika (2.5 saat) için bence genel izleyici için değmeyecek bir film.

    Özetlersek, hikaye gerçek dışı ama ilgi çekici. Uygulama gayet güzel. Film sürükleyici ama ikinci yarısı benim için sadece “sonunda ne olacak?” merakıyla geçti. Gereğinden uzun asla değil, ama hikayenin yapısı gereği böyle hissettiriyor.

    İMDB notu 7.5, benim notum ise 7. Vaktiniz ve değişik filmlere merakınız varsa izleyin, yoksa mutlaka izlenmelik bir film değil.

  • Once (2006)

    Once (2006)

    Geçen akşam internetsiz, yatağı oldukça rahatsız motel odamızda Once(2006) filmini izledik. Göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Benim gibi akustik ve unplugged aşığı birisi için harika bir film. Senaryo yalın ve sinemasal açıdan da iyi çekilmiş, “bir garip aşk hikayesi” diyebiliriz belki ama asıl müzikleriyle sürüklüyor. Zaten kendisine musical movie diyor ve 2012’de ABD’de ayrıca müzikale dönüştürülerek en iyi Müzikal ödülü almış.

    Herşeyi bir kenara bırakırsak, film yalnızca müzikleriyle bile harika. Hiçbirşey olmasa şarkıları dinleyerek vakit geçer bile, ki zaten 85 dakikalık kısacık bir film. İzlerken hep keyif veriyor. Bütün karakterler olabildiğine gerçek ama eşimin çok sevdiği gibi “kimsenin kötü olmadığı” bir film.

    Bu da filmin giriş sahnesinin başı ve bana göre filmin en güzel şarkısı:

    [media url=”http://www.youtube.com/watch?v=JMqKOt7R_K8″ width=”520″ height=”340″] [spoiler title=”Spoiler yorumlar”]

    Filmdeki elemanın (adı yok, credits kısmında bile “guy” olarak geçiyor) gitarındaki yarık boyutuna gelmiş aşınma, kızın (“girl”) kıyafetleri o kadar güzel ayarlanmış ki karakterler herşeyiyle olması gereken yere cuk oturuyor. Zaten filmdeki bütün ayrıntılar bence harika yerleştirilmiş. Müzisyenlerin tiplerinden tavırlarına kadar da çok ince göndermeler yapmışlar. Özellikle genç yetenek davulcunun tip ve tavırlarında deja vu üstüne deja vu yaşadım.

    Apayrı dünyalardan insanların müzik ile nasıl bağlandığını, bunu cinselliğe, ihanete, başka türlü bir çıkara dönüştürmeden nasıl sadece mutlu olmak için yaşadıklarını harika anlatıyor film. Belki de benim en derin aldığım mesaj buydu çünkü benim için de müzik bu demek.

    Bunların yanısıra bence bugün dünyanın en büyük birkaç sorunundan birisi olan göçmenlik sorununa da güzel bir değinme şekli var. Normalde girmeye korkulacak bir apartmanda oturan göçmen kızın aslında piyanoda döktürüyor olması, sırf ailesine bakmak için sürdürmeyi seçtiği hayat, göçmenler üzerinde bütün dünyada yaygın olan önyargılara gönderme yapıyor.

    [/spoiler]

    IMDB notu an itibariyle 7.9. Benim notum da kişisel duygusal etkilenmemle birlikte 8. İzleyin. боярскираскрутка сайтов цена

  • Her Sakallı Dedem, Her Çıplak Orospu Değildir

    Memleketimizde çok derin bir “elmalarla armutları birbirine karıştırma” sorunu var. Her örnekte bir kez daha görüyoruz ki Ufuk Uras meclis kürsüsünden Nimet Çubukçu’ya “okullarda mantık dersleri arttırılmalı” derken haklıymış.

    Bu haftaki örneğimizde ise elmalar sanat eserleri, armutlar da toplumsal (belki de siyasi) kaygılar.

    Bilgi Üniversitesi’nde bitirme projesi olarak “pornografik” film çeken öğrenci mezun oldu ama bu filme D, yani en düşük geçer notu veren (ve birisi bölümün kurucusu olan) öğretim üyeleri okuldan apar topar atıldı.

    Normal şartlarda dünya tarihindeki örneklerine bakıldığında hep sanat ve bilim toplumları yönlendirmiştir. Sanatçılar farklı fikirleri “özgürce” ortaya koymuş, halk tepkilerini verip, bazılarını elemiş, bazılarını el üstünde tutmuştur. El üstünde tutulanlar da zamanla insanlığı geliştirmiştir.

    Bizde ise herşey tepeden inme oluyor. Ahlak da tepeden inme, sanat da… Birisi pornografik film yapıyor, kalitesizliğinden dolayı hakettiği bir not alıyor ve öğretim görevlileri okuldan atılana kadar ortaya hiç tepki çıkmıyor. Zaten bir filmin o kadar ahlak dışı ve kabul edilemez olması durumunda halk tarafından benimsenmeyeceği, kimseyi doğru düzgün etkilemeyeceği ortada.

    Sonra tepeden birileri kalkıyor, kimseyi ilgilendirmemesi gereken bu olayı bir anda ülke çapında bir rezalete çeviriyor.

    Ne diyeyim. Filmi çeken genç haklıymış: “Üniversitelerde özgürlük yok”. Bugüne kadar en çok muhafazakar kesimin, genellikle başörtüsünü örnek verip kurduğu bu cümleyi bugün porno film çeken bir yönetmen aynen kuruyorsa, düşündüğümüzden çok daha büyük sorunlarımız var demektir.

  • Oscar Tarihinde İlk, Ne İlk Ne De Son

    Dün gece Türkiye’deki ortalama vatandaşlar uyurken, Dünya’nın öbür ucunda 82. Oscar ödül töreni gerçekleşiyordu. Törende her sene olduğu gibi en çok merak edilen ödüller en iyi film/en iyi yönetmen ikilisiydi.

    Tarihte bu iki ödülün ayrı filmlere verildiği pek az görülmüştür. Dolayısıyla bu ikiliyi ben her zaman bütün olarak değerlendiriyorum.

    Bu sene adaylar arasında tarihe geçebilecek bir aday vardı. “The Hurt Locker” filminin kadın yönetmeni, belki de Oscar alacak ilk kadın yönetmen olacaktı!.. Basında yansıtılan, şişirilen kısmı buydu filmin adaylığı konusunun.

    Kimse “The Hurt Locker” ile yine yeni yeniden işlenen “”kahraman Amerikan ordusu” temasından kimse bahsetmiyordu. Yıllardır nedense kimsenin aklına gelmemişti Irak istilasını film haline getirmek, bu konuda da aslında bir ilk olarak bahsedilebilirdi “The Hurt Locker” filminden.

    Oscar ödüllerinin tarihini siyasi ve sosyolojik gözle takip eden herkesin beklediği üzere bu film en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini aldı (Ödüllerin listesi ve haber için buraya bakabilirsiniz).

    “The Hurt Locker”, kadın yönetmeni sayesinde oscar tarihine bir ilk olarak geçmiş olabilir. Fakat sanatsal özelliklerden çok siyasi etiketlerle Oscar alan ne ilk ne de son film olduğu kesin.