Yazar: ufak oğlan

  • Komşuda Pişer Bize De Düşer

    2 ay önce Yunanistan seçimleri döneminde öğrendiğimiz üzere, her seçim döneminde büyük ve ebedi Türkiye tehdidi karşısında silahlanma ihtiyacı ile orduya gelir aktarılıyor, oy için milliyetçilik pompalanıyormuş. O zamanlar bu saçma yaklaşıma çok da önem vermemiştim. Ne de olsa anlamsız bir korku, tarihin tozlu ve çarpıtılmış sayfalarından getirilip sunulan bir bahane nereye kadar dayanabilirdi ki?

    Pazar pazar ise haftalardır tartışılan füze alımı konusunda Erdoğan benzer abeslikte bir açıklama yaptı. Elbette ki “ABD’ye para akışını olsa kaç yazar” veya “birileri öyle buyurdu, biz de emir kuluyuz ne yapalım” gibi açıklamalar beklemiyorduk ama Erdoğan’ın siyasi zekasından en azından şahsım adına ben daha mantıklı ve usturuplu bir cevap bekliyordum.

    Neymiş? “Yunanistan’ın 6 füze rampası var, bizim yok. İran’da ne kadardır bilemiyorum.” (haber)

    Hakkını yememek gerek. Bu cümlenin içerisinde gizli birkaç derin anlam var.

    1. Kaç zamandır demokratik açılım diye diye milliyetçi oyları kaybediyoruz. Korkmayın, bakın Yunanistan’a karşı silah alıyoruz!
    2. ABD’nin İran’a saldırmasının eli kulağındadır, bizim tarafımız da belli olmuş olsun. İran’a karşı ABD’den füze alalım, daha da merak etmeyin fikrimiz nedir diye!
    3. “Gemi değil gemicik” gibi füzelerin fiyatı “7-8 milyar değil 1.3 milyar dolar”cık.

    Bu mesajdan komşularımız ne anlasın? Müthiş barışçıl uluslararası ilişkiler politikaları, “güçlü devlet, güçlü ordu” düzeltmeleri nerede kaldı?

    Erdoğan son dönemde ağzından çok şey kaçırmaya başladı. Görmek isteyene.

  • Bağış, Bono’ya Köprüyü Bağışladı

    Egemen Bağış yine yaptı yapacağını. Kendisine vaktinde çok yüklendim “lavuk” diye nitelendirerek ama bunu (TDK tanımına bakarak söyleyebilirim ki) fazlasıyla haketmişti de. Bugün ise Bağış, pazarlama başarılarını(!) Türkiye ve AB dışına taşıyarak müzik piyasasına bulaştırdı. Sayesinde bugünden itibaren herkes Bono ve Boğaz Köprüsünde olması ihtimali uydurulan U2 konserini konuşacak.

    Peki bu başarı Egemen Bağış’ın başarısı mıdır? Bu bir başarı mıdır? Ya nedir?

    Bono, müzikseverlerin yakından tanıdığı, müziği, politik duruşu ve tavırlarıyla yalnızca bir değil 2-3 nesili etkilemiş fakat müzikal olarak sönmekte olan bir dünya yıldızı. Hatırlarım, U2’yu çılgınca dinlediğim dönemde, 2000 yılı civarında, U2 Türkiye’ye gelecek haberleri çıkmış, sonra iptal olmuştu. Sonra düzenli olarak 2-3 senede bir benzer haberler ve iptaller oldu. Sanılanın aksine hiçbirisinde gerekçe para, ilgi azlığı veya yer sıkıntısı değildi. Yalnızca benim hatırladığım kısmı 2000 yılından bu yana olan bu yolculuk boyunca, düzenli olarak resmen açıklanan tek gerekçe “Türkiye’nin insan hakları karnesinin kırıklarla dolu olması” idi.

    Anlayacağınız Bono 10 senedir Türkiye’ye “insan hakları fakiri” olduğu için gelmiyor.

    Aynı Bono, herhalde demokratik açılımı duymuş olsa gerek, seneye Türkiye’ye gelecekmiş. İşin ilginci, olayın buraya kadarki kısmının Egemen Bağış’la hiçbir ilgisi yok. Yani Bono normal şartlarda (yine son dakika iptal edilmedikçe) zaten 2010’da Türkiye’de konser verecekti. Kendi sitelerinde açıklanmış ve kesinleşmişti.

    Bu noktada Egemen Bağış, Bono ile (nerede ve nasıl olduğunu hiç sormayın) bir ortamda bir araya geldi ve sonrasında aralarında geçen konuşmayı bize basın aracılığıyla aktardı. Egemen Bağış’ın kendi anlatımına göre Bono ona Türkiye dendiğinde aklına “Crossroads” (kesişim noktası, kavşak) sözcüğünün geldiğini söylemiş. Her ne hikmetse 10 yıllık bahane “insan hakları fakiri”, yerini resmi T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı sloganlarından olan “Crossroads”a bırakmış. (Bu “esinlenme” dolayısıyla “crossroads” Bono’nun yakıştırması mı Bağış’ın abartması mı bilemiyoruz.) İşte tam bu noktada Egemen Bağış ve meşhur “lavuk” sözleri devreye girmiş ve Boğaz köprüsünde konser sözü vermiş. Bono da buna çok sevinmiş.

    Olayı siyasi olarak incelersek reklam açısından güzel bir hamle olduğunu kabul etmek gerekir. Köprüdeki masa tenisi hareketinden daha etkili olacağı kesin. Fakat bunu ayarlamak neden Turizm ve Kültür Bakanı’na değil de AB Başmüzakerecisi Bağış’a düştü? Hangi yetkiyle neyin sözünü verebildi acaba? Başbakan’ın “Türkiye’yi pazarlamak” söyleminden güç buldu herhalde.

    Olaya müzik anlamında bakarsak durum daha vakim oluyor. Halihazırda müzik dünyası tarafından U2’dan daha eski olmasa da an itibariyle çok daha önemli isimler ve gruplar Türkiye’de konser verdi. Hiçbirisine de hiçbir yetkili “stadyum kesmez seni, sen gel köprüde konser ver” deme gereği duymadı. Bu açıdan bakınca da durumun müzikal temsil veya kültür elçiliğinden çok siyasi bir reklam malzemesi olduğu çok açık şekilde ortaya çıkmış oluyor.

  • Söylenen Söz Doğru İse Kimin Söylediği Ne Farkeder?

    BM genel kuruluna başkanlık eden Obama açılış konuşmasına yeni bir döneme girildiğinden, bu dönemde birlikte ve beraber çalışılması gerektiğinden, küresel adalet ve refah yayılması ihtiyacından bahsederek başladı (bkz. haber). Bu konuşmayı malum ülke temsilcileri şevk ve heyecanla alkışladılar. Biz de “doğru söze ne denir” diyerek izlemeye devam ettik. Devamında ABD’nin ne kadar yanlış anlaşıldığını anlatarak devam ettiğinden veya “ulusumun çıkarlarını korumak için yapılmış olanlardan dolayı özür dileyecek değiliz” sözünden dolayı olsa gerek, ilgimi yitiriverdi.

    Daha sonra aynı salonda son aylarda gördüğüm en derli toplu konuşmayı Ahmedinejad BM genel kuruluna seslenirken yaptı. Çevirmen gazabına uğramadıysa, olabildiğince yalın ve özenle hazırlanmış gözüken bir konuşmaydı bu (bkz. haber).

    Ahmedinejad’ın ortaya serdiği fikirlerden oldukça alındığı belli olan, küresel gücünü koruma derdindeki ülke temsilcileri aniden, Obama’yı alkışlarkenki bütünlüklerini koruyarak,  salonu terketti. İşin komik yanı ise Ahmedinejad’ın konuşma metninin önceden dağıtılmış olmasıydı. Bu durumda bu alıngan temsilciler ya metni okudular ve bu tavrı sergilemek için kasıtlı olarak hazırlandılar, ya da metni okuyacak kadar kaale bile almamalarına rağmen anlamsız yere bu kaale almadıkları liderin konuşmasından rahatsız oldular. Yani abartılı bir özetlemeyle varsayabilirim ki bu eylemde ya kasıt vardı, ya da küçümseme.

    Aynı gün, Dünya baskın düzen ülkeleri tarafından en az Ahmedinejad kadar sevilmeyen Kaddafi de kasıt ve küçümseme konusuna parmak bastı. BM’nin kendi kuralları ve ilkelerinin temelini oluşturan “boyutu ne olursa olsun her ülkenin eşitliği” kavramının ayrıcalıklı veto hakkına sahip 5 ülke bulunması ile çelişmesinden bahsetti. Meşhur “Hayvan Çiftliği” romanındaki gibi; BM çatısı altında herkes eşitti, fakat bazıları daha eşitti. Kaddafi bu sözlerini oturum başkanına bu kurallar ve ilkelerin yazdığı kitapçığı fırlatarak pekiştirmek istedi. Fakat kestiremediği şey basının bunu hemen aksi yöne malzeme yapacağıydı herhalde. Önceden tavır takınmış olduğu belli olan çevirmen bile o sırada kendini tutamayarak güldü (bkz. haber)… Daha ne diyeyim.

    Peki bu liderlerin yaptıkları ve söyledikleri yanlış sözler dolayısıyla her yaptıklarını ve her söylediklerini yanlış veya tükaka mı saymalıyız?

    Sırf bir lideri desteklemiyoruz diye onun söylediği doğruları da yok saymak mecburiyetinde miyiz?

    Bu soruların cevabını çok aramaya gerek yok. Benim kafamdaki evrensel doğrunun tekliği dolayısıyla evrensel barış, adalet ve huzur yolunda, yalnızca bu konuşmalar kapsamında bakarsak, o salonda bulunsaydım, salonu panik içinde terketmek yerine iki lideri de ayakta alkışlardım.

    .

    Dünya soğuk savaş döneminin ardından tekrar çalkantılı bir döneme giriyor. Bu dönemin sonunda Dünya değişecek ve uzun süreli kalıcı olacak yeni düzenine kavuşacaktır. Bu düzenin ise eskisine oranla daha adil, daha kucaklayıcı olabilmesi ve nihayet binyıllardır süregelerek evrimleşen sayısız sömürü düzenlerinden farklı olması yolunda her kim doğruyu söylerse, bu konuda arkasında olmaya devam edeceğim.

    .

    not: Çoğu haber kanalında BM önünde ve Pittsburg’da G-20 için protesto yapan kalabalıkların “anarşist” olarak sıfatlandırılmış olmasını da gözden kaçırmayalım.

  • Sansür Sürdükçe, Demokratik Açılım Nereye Kadar?

    Birileri açılma saçılma vaatlerine devam ededursun, olayı “Kürt” değil “Demokratik” olarak göstermeye çalıştıkça altına girdikleri büyük yükü sırtlama beklentisi de artıyor.

    Bugün demokratik haklardan, demokrasi ebeliğinden ve ilerici olduğunu iddia eden kesimden malum açılıma destekler artarken bazı konularda kimsenin sesinin çıkmaması düşündürücü.

    Youtube kapatılalı 18 ay olmak üzereyken MySpace’nin kapatılması, internet sansürünün oyuncak edilerek sürdürülmesi üzerine bile kimsenin yine istifini bozmamasıyla gördük ki istedikleri kadar batıda açılsınlar, ifade özgürlüğünde açılmaya niyetleri yok.

    Son örneğinde Hülya Avşar’a karşı açılan davanın ardından bile kimsenin istifini bozmamasıyla tekrar gördük ki, istedikleri kadar doğuda açılsınlar, ifade özgürlüğünde açılmaya niyetleri yok.

    Demokratik açılıma karşı olup, başortüsünde açılımı destekleyen sözde laik fakat laiklik nedir anlayamamış tutucu kesim ise ancak nesnel açılımların peşinde olduğundan olsa gerek, bu konularda ne bir yorum ne bir ses çıkarmamaları da son olarak gösterdi ki maalesef kimsenin özgürlükler konusunda açılmaya niyeti yok.

    Halbuki, demokrasi nedir bilmeden açılmak yalnızca sözde kalırsa nereye ulaşılabilir ki?

    “Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedemez.” – André Gide

    .

    Yasemin Yılmaz’a ve Sansüre Sansür.org’a teşekkür.

  • Vergi Aşkı Bürokrasiden Üstünmüş

    Aylardır çektiğimiz bürokratik çilelere her ne hikmetse vergi ile ilgili işlemler sırasında uğradığım hiçbir resmi kurumda rastlamamış olduğumu geçenlerde farkettim. Bu konudan buradaki eski toprak Türklerden birisine bahsederken “kapısına bağlı” diyerek gülmüştü. Bu sabah da uğramaktan bilhassa çekinmediğim, beni en ufak şekilde germeyen, çalışanların alabildiğine yardımcı oldukları “Hotel des Impots” yani vergi bilmemnesine tekrar gidince bu hissi hatırladım.

    Demek ki Fransa’da kurallar ve tavırlar insanına göre olduğu gibi, kapısına göre de gerçekten değişebiliyormuş.

    .