Yazar: ufak oğlan

  • AK Parti ve İki Başlı Söylemler Dizisi

    Yıllar önce Gül-Erdoğan ve Erdoğan-Erinç ikilileriyle ortaya çıkan bu yeni politika modelinde son dönem moda ikililerimiz ise Erdoğan-Babacan ve Erdoğan-Bağış. Sayısız olayda değindiğim bu popülist mavi boncuk dağıtma siyasetine her hafta bir yeni örnek ekleniyor. Bazen yakalamakta zorlanıyorum çünkü bu işi gün geçtikçe daha büyük bir ustalıkla ve hissettirmeden beceriyorlar.

    Son örneğimizde, geçtiğimiz Cuma Başbakan Erdoğan İstanbul’da “IMF’ye uzatmayın bu işi diyeceğiz” temalı bir konuşma yaparken “Türkiye güçlü bir ekonomi olduğunu artık teyid etti.” demek için sözü bağlarken satır arasında Gelir İdarelerinin özerkleştirilmesine karşı bir tutum sergileyerek “özerk kurumların beklendiği gibi faydalı olmadığını” savundu. Bu sırada da Merkez Bankasınının özerk olmasından kaynaklanan rahatsızlıklarını örnek olarak gösterdi. (kaynak)

    Aynı gün aynı sıralarda Londra’da Başbakan Yardımcısı sıfatıyla bulunan Ali Babacan ise konuşmasında”IMF ile anlaşmazsak dünyanın sonu değil” mesajı vererek, bu tezatlık yetmezmiş gibi satır aralarında da Merkez Bankasının özerkliğinin ne kadar faydalı ve doğru olduğu üzerine böbürlenerek “Merkez Bankası’nın özerkliğinin ekonomideki başarımızın ana unsurlarından biri olduğunu düşünüyorum.(…) Merkez Bankası’nın özerkliğini her zaman destekledik.” dedi. (kaynak)

    Önceki benzer onlarca örneği hatırlayarak söyleyebilirim ki AK Parti bu oyunu şaşkınlık verici derecede iyi oynamaya başladı. Bu örnekte, Başbakan’ı dinleyen halk adeta onun sözleriyle avutularak ekonomiyi yöneten Babacan’ın yapacaklarına karşı uyutulmuş oluyor.

    Oyunun kuralı zaten bu: Takip edilen kişi kulağa hoş gelecek sözler söyleyecek, takip edilmeyen asıl sorumlu “gereği neyse” onu yapacak.

  • Fransa Bürokrasi Macerasında Son durum

    Geçenlerde postanede bana “mümkün değil” denen belge işinin ertesi sabah birden “mümkün” olduğundan bahsetmiştim. Adamın günahını almışım, keza eşime belgeyi veren adam bana “mümkün değil” diyen amca değilmiş. Dolayısıyla görevlinin gününe göre muamele yapmasından ziyade herkesin kafasına göre tepki vermesi durumu söz konusu.

    Aynı olayı ikinci postaneden aynı belgeyi almaya çalışırken de yaşadık. Orada da bir amca bana belgeyi “mümkün değil” ve “işim var” şeklinde bahanelerle vermedi. Ertesi gün eşim tekrar şansımızı denemek için gittiğinde genç bir kız arkadaş yardımcı oldu ve belgeyi aldık.

    Sözün özü, Fransa’da bürokrasinin daha çok “sabır testi” olarak işlev gördüğü gerçeğinin üzerine bir de evrensel etmen “insan faktörü” (insan etmeni de denebilir) de kendini göstermeye devam ediyor.

    İşin acı yanı, Fransızların Fransız olmayanlara veya en basitinden Fransızca konuşamayanlara karşı açık bir tavrı olduğu için bu “insan etmeni” bizim genelde aşmamız gereken bir engel oluyor.

    Ama alacağımızı aldık, şimdi İrlanda Başkonsolosuna mektup göndereceğiz. Arkası bir ara gelecek…

  • Azerbaycan’dan Türkiye’ye Mesaj… Anlayana

    Bugünden itibaren Türk vatandaşları vizeyle Azerbaycan’da 1 yıl yerine 3 ay kalabilecek (kaynak). Dünkü alfabe ile ilgili yazıdan sonra tam zamanında denk gelmiş bir gelişme olduğu için biraz celallendim doğrusu. Elbette ki Azerbaycan yetkililerine değil, bizim kime yalakalanacağını bilemeyen yöneticilerimize yöneltiyorum mahsun bakışlarımı.

    Her ne kadar Azerbaycan yetkilileri olayın politik olmadığını, AB uyum sürecinin parçası olduğunu (evet, Azerbaycan da aynı dertten muzdarip), olayın Türkiye-Ermenistan platonik aşkından dolayı kaynaklanmadığını açıklamış olsa da; iki damla dış politika takip etmiş olan herkes bilir ki bu aslında “dost” bir ülkeye verilmeye çalışılan bir mesajdır.

    Kendini kimi zaman Avrupa’lı, kimi zaman Arap zanneden halbuki hiçbirisi olmadığını farkettiğinde kim bilir kaç yaşına gelmiş olacak olan bir nesil yetiştiriliyor. Azerbaycan’ın bu mesajı gibi ufak mesajlarla anlatılmak istenenleri bugünkü yönetimler anlamadıkça da yetişen bu yeni neslin temsilcileri gelecekte başa geçmeye kalktığında iyice saçma sapan tavırlar sergileyeceklerdir.

    Ama ne olursa olsun, biliyoruz ki su yolunu bulur. Heyecanla takibe devam.

  • Azeri Ə Kimin Umrunda, Kürt(!) W ve İngiliz X Dururken?

    Demokratik açılım kapsamında Q, W ve X harflerinin alfabeye girip girmeme ihtimali tartışılıyormuş (kaynak)… Bir kez daha gördük ki Türkiye’de doğru olabilecek bir şeyi yapmak için bile ısrarla yanlış gerekçeler üretiliyor.

    Yıllardır naçizane incelemelerimden ve fikir tartışmalarımdan çıkardığım nihai sonuç zaten Türkçe’nin mevcut alfabesinin geliştirilmesi ile evrensel mükemmel dil olmaya daha da yaklaşabileceği yönündeydi. Konunun uzmanları elbet daha iyi bilir ki alfabeye harf ekleme fikri yeni bir fikir de değil(Bkz. kaynaktaki Hakkı Devrim yorumu). Bu konuda temel ortak sorun, Türkçe’nin bana göre en büyük gücü olan yazıldığı gibi okunma özelliği ile kelime sayısındaki azlık arasında kalmaktan kaynaklanıyor. Benim de destek verdiğim fikre göre bir dilde çok sayıda kelime olmasına gerek olmadığı gibi, şahsi fikrimce az kelime olup, ekler ve tamlamalar kullanılması dili zenginleştirir, evrenselleştirir. Fakat dil bilimcilerin diğer kısmı buna karşı olduklarından harf sayısının artması ile ortaya çıkacak kelime eksikliği bazılarının gözünü korkutabiliyor.

    Velhasıl, her ne hikmetse yıllardır kimse bu şekilde tartışma gereği duymamış, alfabemize Azeri alfabesindeki gibi Q eklemeyi önermemiş, kalkmış bugün sözümona Kürt alfabesinde (ki bahsi geçen alfabe Kürt isyancıları desteklemek için geliştirilmiş bir İngiliz icadıdır) var diye Q harfi eklenmesinden bahsediliyor.

    Bre cahil yöneticiler, beyinsiz medya! Bugüne kadar aklınız neredeydi? Hadi diyelim bir anda tartışmaya başladınız, neden W ve X harflerini Türkçe’de en ufak ihtiyacı ve yeri yokken tartışmaya dahil edersiniz de Türkiye Türkçe’sinin en büyük eksiği olan, Azeri alfabesinin nuru, Ə harfinden bahsetmezsiniz? Türkçe’deki tek eksik varsa o da herhalde Ə harfidir (ince A da diyebiliriz). Ama Azeri Ə kimin umrunda Kürt X ile İngiliz W dururken?

    Bu kadar basit ve bilimsel bir konuyu bile politik gerekçelere bağlayarak tartıştığımız sürece ne ilerleyebiliriz, ne de yapılan değişiklikler kalıcı olabilir. Yapılacak her işin tek ve gerçek gerekçesi yalnızca ilim olmalıdır.

    Anlayana…

  • Fransız Hizmet Aşkı

    Fransa bürokrasisinden bahsetmekten ben yoruldum, adamlar kendi işlerini uzatmaktan yorulmadı.

    İrlanda’ya gitmek için yaptığımız vize başvurusu, Fransa’da Fransız yöntemleriyle iş yapan İrlanda konsolosluğunun geç ve eksik evrak göndermesi sebebiyle yanmıştı. Daha doğrusu uçağa yetişmediği için gidememiştik. Bu süreçte hakkımızı aramakla “bari en azından resmi bir cevap alalım” mantığıyla giriştiğimiz mücadelede postaneden elimize geçen postaların “iletildi” belgesini almamız gerekiyor.

    Dün akşamüstü yakındaki iki postaneden birine gidip müthiş Fransızca’mla amcaya derdimi anlatmaya çalışsam da başarılı olamadım. Postane görevlisi suratsız amca ısrarla “se pa possible” yani “bu mümkün değil”, “imkansız” diye tekrar etti. Amcadan umudu kesip eve döndüm.

    Bugün öğrendim ki eşim cinlik yapıp yarı Fransız bir arkadaşımızla bu sabah aynı postaneye tekrar gitmiş. Amcanın kızlara karşı zaafı mı vardır nedir, dün akşamki “ce pa possible” bu sabah olmuş “possible”.

    Bu gelişmenin ardından, postane memuruna değil; her olayda benzer muamele görmemize rağmen hala “olamaz” denen şeyin aslında “bal gibi de olabilir” olduğunu öğrenememiş olan kendime kızdım.

    Bugün de yine aynı belge için başka bir postaneye daha gitmem gerekiyordu. Oraya gittiğimde de başka bir suratsız amca ve benzer bir tavırla karşılaştım. Bu defa da bahsettiğim yarı Fransız arkadaş telefondan destek veriyordu.

    Sadede gelirsem… Amca telefonu arkadaşın suratın kapamadı ama hafif hiddetle bana doğru bıraktı. O sırada suratındaki ifade ve boğavari nefes verişinden belgeyi vermeyeceğini anladım. Bozmadan arkamı döndüm, telefondaki arkadaşa teşekkür ettim ve uzaklaştım.

    “Türkiye’de bürokrasi vardır, batıda yoktur”, “bizde memurlar iş yapmaz, falandır feşmekandır” diyenlere ısrarla bir kez daha selam olsun.