Etiket: türk kültürü

  • Korunan Türk Spermi, Yüzde Kaç Türk? Hangi Türk?

    “Türk Soyunun Korunması” için, yurtdışından sperm ithaline hapis cezası verilmeye başlanması haberinin aslında tartışılacak çok yönü var. Yasanın kendisini mi, sperm bankalarını mı yoksa gerekçesini mi tartışmalı bilemiyorum… Fakat bütünün içinde sanırım en can alıcı ve onyıllardır çözüme varmayan konu “Türk soyu” meselesi.

    Ömer’in eleştirdiği kadar sert olmasa da “Türk soyu”nun sperm ve kan ile baside indirgenmesini ve bu şekilde koruma çabalarına anlam vermek güç. Bazıları görmezden gelse de Türkiye Türk’ü olarak da yansıtılan Anadolu insanı, genetik olarak asla safkan Orta Asya Türk’ü olmadı. Bu yıllardır tartışılan konuyla ilgili bundan yalnızca birkaç sene önce nihayet ilk defa bu kadar kapsamlı olan bir araştırma makalesi yayınlandı (bkz. Makalenin bizzat kendisi).

    Bu ve benzeri BİLİMSEL araştırmalar sonucunda bakın Anadolu insanı ne kadar “Türk”, ne kadar “kimlerden”:

    "Anadolu Gen Haritası" (kaynak: Vikipedi)

    En yüksek oranlı olan genlere bakınca sıralama şöyle çıkıyor:

    1. 24% – Yakın doğu ve batı Asya’da yaygın gen. (Sanırım bu bildiğimiz anlamda Orta Asya TÜRK soyunun oranı).
    2. 14.7% – Orta Asya ve Batı Avrupa’da yaygın gen
    3. 11.3% – Balkanlarda yaygın gen
    4. 10.9% – Kafkaslarda yaygın gen
    5. 9% – Arap yarımadasındaki yaygın gen

    Orta Asya ve Kafkasların dışında Büyük Selçuklu dönemindeki harmandan kalma Fars genleri, Sibirya, Altay dağları ve hatta Horasan bölgesi (Hint/Afgan Türkleri) de “bizden” sayılsa bile “Türki Soy Geni” oranı en fazla %60 civarında seyrediyor. Bu oranı “Kayı boyu”na indirgersek %30’u geçmediği kesin.

    İşte bu hesapla bile ortaya çıkıyor ki, bu “Türk soyu”nun sperm ve gen ile hesaplanması yaklaşımı baştan mantıksızlık üzerine kurulu.

    Halbuki Türk soyu dendiğinde büyük Türk kültürü akla gelmeli. Hitler tavrıyla safkan kalma hevesi yerine tarihindeki diğer kültürlerle alışverişinden kazandığı zenginlik vurgulanmalı. “Türk spermini korumak” yerine “Türk Kültürünü yaşatmak” hedeflenmeli.

    En nihayetinde beni Türk yapan damarlarımdaki kan değil, kalbimdeki sevgi ve beynimdeki kültürüdür.

  • Söz Konusu Afiyet İse Gerisi Teferruattır

    Aylardır arada sırada Fransız pazarlama tekniklerinden ve herşeyi nasıl da şişirebildiklerinden bahsettim. Ancak yeni farkettim ki bu yalnızca Fransızlara özgü bir durum değil, bilhassa açık şekilde çoğu yerde kullanılan bir yöntem.

    Haftasonu İtalya’ya gittik ve nispeten ufak bir şehirde akşam yemeği için değişik makarna çeşitlerini tadabileceğimiz bir lokantada yemek yedik. Malum, makarna İtalyan yemeği olduğu için yerinde görmek, çeşitleri incelemek istedik. Garson bize menü diye 160 küsür çeşit makarnanın olduğu bir fotoğraf albümü getirdi. Yaşadığımız şoku tahmin etmek zor olmasa gerek. Tek lokanta ve 160’dan fazla makarna çeşidi…

    Biyolojik sınırlandırmalar dolayısıyla bu çeşitlerden yalnızca 12 tanesini deneyebildik. Fakat gece boyunca irdeleyip düşünerek şoku atlattığımda farkettim ki manzarayı bize uyarladığımızda çok garip bir hal alıyor bu çeşitlilik.

    Bir yerde okumuştum, Türk kültürünün temelinde alçakgönüllü olmak vardır diye. Sanırım bu sözle bahsedilmek istenenin de ne olduğunu yeni anlıyorum.

    Mantı örneğini düşünün. İster Sivas’ta yapıldığı ve benim bayıldığım gibi üçgen katlanmış olsun, ister Kayseri usulü ufak bohçalar olsun bizim için mantı mantıdır. Tereyağlı veya salçalı olması farketmez, üstüne döktüğümüz herneyse ona “sos” bile deme gereği duymayız. Yoğurt sarımsaklı veya sarımsaksız olmuş ne farkeder? İsmi yine mantıdır. Soya kıyması veya dana kıyma olup olmadığı konusuna girmeyiz bile… Kısacası mantıyı lokantada alacaksanız, menüde tek satırda kısaca “mantı” görür geçeriz.

    İtalyan makarnaları için ise durum tam tersiydi. Eğer biz de İtalyan usulü mantılarımızı isimlendirseydik “Sarımsaklı yoğurtlu salçalı Kayseri mantısı”, “tereyağlı üçgen mantı” gibi isimler ile en az 10 çeşit mantıyı şu an ben yaratmış olurdum.

    Peynirleriyle ünlü Fransızların da sözde 100 küsür çeşit peyniri var. Halbuki bize sorsalar kaç çeşit peyniriniz var diye, alçakgönüllülük etkisiyle olsa gerek, deri tulum, teneke tulum, Erzincan tulum, İzmir tulum hepsine “tulum işte” der geçeriz. Sonuç olarak da “beyaz peynir”, “kaşar”, “tulum” diye 5-10 türü geçemeyiz. Halbuki Fransızlar gibi isimlendirdiğimizde eminim ki herhangi bir büyük yerel marketteki peynir çeşidi 50’den fazla çıkacaktır.

    Güya en basit yemeğimiz olan pilav için bile kim bilir kaç çeşit yemek çıkartırdık eğer oyunu onların kurallarıyla oynuyor olsaydık. Ama oynamayız. Çünkü gerçekten alçakgönüllüyüz. Çünkü bizim için yemek isminin başına “sade” sıfatı getirmek utanç verici değil. Çünkü bizim için bildiğin kabaca irikıyım doğranmış soğana “jülyen dilim soğan” demenin anlamı yok.

    Önce bizim sözde aydın entellerimizin, sonra da Dünya’nın bu farkı ayırt etmesi dileğimle, afiyet olsun.

  • Kavram Karmaşası: Muhafazakar

    Politika sohbetlerinin temel bazı terimleri vardır. Bu terimler zamanla herkesin kendine göre yorumlaması sonucu garip bir şekilde anlamsal olarak ucubeleştirilmiş, herkeste kendi yorumuna göre bir duygu uyandıran sözcüklerdir. İşin ilginci, bu sözcüklerin herkes tarafından kendi yorumladığı anlamda kullanılması sonucu olarak artık siyaseten belirginleştirici ve ayırıcı olamaktan da çok uzak kalmış olmasıdır.

    “Muhafazakar”, “Milliyetçi”, “Solcu”, “Demokrat” gibi popüler sıfatlar başta olmak üzere sayısız terimin anlamı zamanla yerine göre şişirilmiş veya söndürülmüş, seyreltilmiş veya çarpıtılmış, eğilip bükülmüş, çiğnenmiş… Bugün ise hala sindirme mücadelesi veriyoruz. Bu kavram karmaşasının içerisinde boğulmamak için verdiğim kişisel mücadeleyi de örnekler üzerinden teker teker giderek bir yazı dizisiyle paylaşmak istiyorum.

    Ben bir muhafazakar mıyım?

    Muhafazakar olmak nedir? Kimdir muhafazakar adam? Neyi muhafaza eder? Muhafazakar olmak siyasi bir duruş, bir “dünya görüşü” ise Dünya’daki her muhafazakar aynı hayali mi kurar?

    Öncelikle TDK’ya göre muhafazakar (Arapça ve Farsça) sözcüğünün Türkçe karşılığı “tutucu”dur. Muhafaza ise “koruma” anlamına gelir. İşte daha buradan anlam karmaşası bizi içine alıveriyor.

    Halk arasında “yobaz” ve “gerici” kelimelerinden bir adım daha yumuşak bir tanım olarak “tutucu” kelimesi sıkça kullanılır. Geri kafalı veya yeniliğe açık olmayan anlamında, bir çeşit aşağılama veya yetersiz görme ifadesidir genel anlamıyla. Öte yandan “muhafazakar” olmak gurur vericidir. Geleneklerin, kültürün, değerlerin “koruma” altına alınmasını destekler “muhafazakar”. Her ne hikmetse, iki sözcük aynı olmasına rağmen, “muhafazakar” adamla “tutucu” adam aynı kişi değildir.

    Bu kavram karmaşası dahilinde “tutucu”, yani “muhafazakar” olmak yeniliklere açık olmamaksa, ben bir muhafazakar değilim.

    Halbuki Türkiye’de muhafazakar olmak çoğu batı ülkesine oranla çok daha kolaydır, çünkü bizde muhafazakar olmak için binbir yol vardır. Dindar olma anlamında, Türk kültürünü yaşatma anlamında, cumhuriyet değerlerini savunma anlamında, etnik kökenlerini koruma anlamında, Osmanlı’ya dönme anlamında, Orta Asya’ya yönelme anlamında… Özetle bu kadar zengin bir kültür ve tarih yatağında istediğiniz beşiği gözünüze kestirip muhafazakar olabilirsiniz. Bugünkü koşullarda siyaset sahnesinde gördüğümüz partilerin tümü de aynen bu şekilde kendilerine göre bir muhafazakarlık tanımı yapıp muhafazakar olmayı başarabiliyor(!).

    Bu anlam bolluğu içinde, kendi kültürünü, tarihini, dilini, değerlerini ve Cumhuriyeti’ni koruma görüşündeki birisi olarak, ben de bir muhafazakarım.

    Muhafazakar olmak siyasetçiler tarafından sıkça dile getirilen siyasi bir yön, bir ülkü olarak gösterilmeye çalışılsa da buna anlam veremiyorum. Amerika’lı muhafazakarlar Hristiyan, Anglo-Sakson geleneklerini korumayı düşünürken bizim “siyasi muhafazakar” politikacılarımız ise buna zıt bir yaklaşım sergiliyor. Sırf bu bile aslında “muhafazakar” olmanın bir ülkü olmadığını ispatlar bana göre.

    Bütün bu düşünce yumağında sanırım muhafazakar olmak yalnızca bir sıfattır. Bana göre Küba’lı Komünistler, Amerika’lı Cumhuriyetçiler ve İsrail’li Siyonistler’in tek ortak yanı da bu sıfatın yalın anlamı, yani kültürel açıdan koruyucu olmak olabilir. Bu şekilde baktığımızda da siyaseten belirgin bir yön belirtmeyen muhafazakarlık sıfatının gelişme veya ilerleme ile doğrudan bir ilişkisi olamaz. Sonuçta bakış açısını tanımlayan her sıfat, siyasi bir görüş değildir.

    Muhafazakar olmak insani bir değer, kendini bilmek, özünü korumaktır.