Etiket: tayyip erdoğan

  • Laf Ola, Oylar Gele

    Başbakan ulusa seslendi ve haftalar süren kasıtlı sessizliğini bir açıdan bozdu. Konuşmasında beklendiği üzere hala ne yapılacağından hiç bahsetmemiş olsa da en azından bir noktada (kendince) açıklık getirdi.

    Daha haftalar önce bu meşhur açılımın bahsi geçer geçmez Deniz Baykal çıkıp CHP’nin kırmızı çizgileri dediği şeylerden bahsetmişti. MGK toplantısının ardından Genelkurmay da, toplantı sonu açıklamada değinilmediği için içinde kalmış olacak ki, üniter yapıyı korumakla görevli olduğunu söyledi. Dün itibariyle de nihayet Başbakan resmen aynı sözü verdi.

    Peki haftalar geçerken bir Allah’ın kulu çıkıp da neden CHP’ye cevap verme gereği duymadı? Neden Erdoğan çıkıp, Baykal’a “evet, aynı fikirdeyiz” d(iy)emedi? Buna neden cesaret etmedi?

    Haftalar geçti ve AK Parti’nin hala tek yaptığı çoğunluğa güzel gelecek sözler söylemek ve muhalefete muhalefet etmek. Muhalefet ile aynı fikirdeyse de susmak. Aman muhalefeti rahatlatmasınlar! Olur ya sonra muhalefetin düşmanlığından kazandıkları oyları kaybederler… E hani toplumu bütünleştirmek için yola çıkmışlardı?

    Sürecin ayrıntısı belli olana kadar ne kadar konuşsak boş. Ancak, AK Parti’nin artık kemikleşmiş “muhalefete muhalefet edelim, gerisi laf ola oylar gele” zihniyetinden tedirginim.

  • Kafam Karışmaya Başladı

    Ergenekon, Deniz Feneri, terör gibi uzun vadeli konulardaki gelişmeleri her ayrıntısı ile takip etmeye fırsat bulamayan vatandaşlar için işler iyice karışmaya başladı.

    Ergenekon ile ilgili kazılarda bulunan silahlar, malum gazeteler ve televizyonlar tarafından Ergenekon ile TSK ilişkisi kurma aracı olarak gösterilip duruyordu. Bugün Org. Başbuğ çıktı ve “Son bulunan silahlar TSK’ya ait değil” dedi. Alenen, “bizim olayla ilişkimiz yok” diye vurgulamış oldu. Yargının ve kamuoyunun her iki “taraf” tarafından da rahat bırakılmasını istedi.

    Başbuğ son bulunan silahlarla TSK’nın ilişkisi olmadığını delilleriyle açıklarken aynı anda Başbakan Erdoğan çıktı “Neyin nelerle ilintili olduğu gün be gün ortaya çıkıyor” şeklinde muğlak yaklaşım segiledi. Aynı konuşmada bir de Adana seçimlerinde şaibe olduğunu ima etti ki ortalık bir güzel karışıversin…

    Muhalefet seçimlerle ilgili haftalarca ağlaştıktan sonra Başbakan da bunu yaptı ya… Daha hala seçim teknolojimizi düzeltmeyelim biz…

    Öte yandan Deniz Feneri konusunda da Almanya akıllanmış yeni dosyayı çevirisiyle göndermiş. Sonuçta çevirisiz gönderseler bekleyecekler aylarca… Baykal da Adalet Bakanı’nı sıkıştırınca Adalet Bakanı zırvalamış: “Baykal’ın yaşı 70’i geçti, unutma sorunu yaşamaya başladı“.

    1. Bu kaba yaklaşım yakıştı mı?
    2. Diyelim yakıştı, ki benzerlerini çok gördük, her yaşı 70’i geçen bunamaya mı başlıyor? Ben 71 yaşımdan bir gün almış olsam isyan ederdim bu söze…
    3. Muhalefete “yaşlı” damgası vurup yıpratmaya çalışmak hangi ahlaka sığar? Ülke yönetecek adamlar ilkokul çocuğu şeklinde mi kapışmalıdır?

    Terör de bu aralar tekrar canlanıyor. Bazen terörün canlandığı dönemlerin kasıtlı olarak seçildiğini düşünüyorum ama henüz bir bağ kuramadım. Belki PKK ile Ergenekon’u bağlayan “büyüklerimiz” bunu da açıklarlar bize.

    NTV ve Kral TV de bu akşam yayınlanması gereken güzellik yarışmasını da bugün yaşanan terör saldırısı nedeniyle daha sonra banttan yayınlayacaklarını açıkladı. Öncelikle bu yaklaşımı, fikre katılın veya katılmayın, duyarlı olunduğu için takdir ettim. Ama yine de olayların yoğunluğu yüzünden kafam karışmaya başladı.

    Her neyse… Zaten güzellik yarışmalarını da pek sevmem. Atatürk’ün Dünya güzeli olan ilk Türk kadını ile ilgili açıklamasında dediği gibi, kadınlarımızın artık güzellik yerine kültür yarışmalarında birinci olmasını tercih ederim… Ve derim ki:

    Ben güzele güzel demem, güzelin kafa basmayınca.*

    .

    *Sözün aslı Karacoğlan tarafından “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca” şeklinde yazılmıştır. Başka bir yorumu da burada yapmıştım.

  • Ümüğümüzü Teslim Etmiyoruz

    Başbakan’ın haftalar önce yaptığı “IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız” açıklamasının ardından çok espri yapılmıştı. Yapılan esprilerin en başında, IMF ile yapılan herhangi bir anlaşma sonucunda uzun vadede her hâlükârda ümüğümüzün sıkılmış olacak olması geliyordu. Bu sebeple bu söylem kendi içinde çelişen fakat yine de bizleri tam anlamıyla gaza getiren bir söylemdi.

    Şu anda ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir tartışma sırasında birisi AKP yönetim kadrosunun sadece iktisatçılar ve tüccarlardan oluştuğundan dolayı bütün ekonomik yatırım ve geliştirmelerin bu yönde yapılmasının normal olduğunu söylemişti. Fikre göre; AKP kadrolarında sanayiciler, üreticiler veya akademisyenler olmadığı için, temel adımların hep ekonomik paketler ve batı ekonomisinin Türkiye’deki uygulamasının genişletilmesi yönünde olması aslında beklenen bir sonuç olmalıymış. Zaman geçtikçe bu tespitin ne kadar yerinde olduğunu görüyoruz. Bunun geçmişteki en güzel örneği de DSİ kökenli Demirel’in barajlarıyla ünlenmesini hatırlatabilirim.

    AKP yönetimi barındırdığı iktisatçı/tüccar genleri dolayısıyla bu işi oldukça iyi, hatta bazen aşırıya kaçacak şekilde (Bkz. özelleştirmeler) yaptı. Üretimde artışın yetersiz olması, tarımın gerileme sürecine girmesi de bu kadro yapısının olağan yan etkileri sanırım.

    Kadroların dışında bakarsak da Başbakan’ın kendisi ve çevresi yerel yönetimler konusunda bilgili ve tecrübeli. Şahsi fikrimce AKP’nin en büyük başarısı yerel birimlere hakettiği önemi vermeleri. Tepeden inme bir şeyin olmayacağı gerçeğini çoktan farketmiş olmaları. İşte bu sebepledir ki IMF’ye ümüğü sıktırıp sıktırmama konusunda bir çelişki yaşanmış.

    Haber İçin Tıklayın

    Bana göre günün açıklaması bu haberde gizli. Başbakan 3 şart üzerinde anlaşılamadığı için ümüğümüzü IMF’ye teslim etmeme yoluna gitmiş. Bu şartların hiçbirisi de katıksız iktisadi şartlar değil.

    Bu açıklamada kesinlikle Tayyip Erdoğan’ı haklı buluyorum. Eğer ısrarla bu söylediklerinin arkasında durmayı başarabilirse sonunda IMF’ye ümüğümüzü elden teslim etmemiş olacağız. Bu gidişle illa ki bir gün sıktıracağız, ama en azından ümük hala bizim ümüğümüz olarak kalmış olacak.

    Haberde bahsi geçen 3 zor şart hakkında şunları söyleyebilirim:

    Gelir iradesinin özerk olması liberalleri çok sevindirecek fakat bizim şartlarımız için tehlikeleri olan bir öneri. Ayrıntısına girmeye gerek yok, Başbakan zaten doğru yorumlamış.

    “Nereden Buldun” sorusu ise teoride harika bir düzeltme olsa da birincisi AKP politikalarına çelişen, sermayeyi ürkütecek bir hamle. Henüz şartlar uygun görünmüyor (şu anki politikalar gereği). Ayrıca AKP’ye  yakın yatırımcılarının ve özellikle kayıt dışı ekonominin en büyük gücü olan cemaatlerin de kayıt altına girmesini sağlayabilecek bu düzeltmenin AKP tarafından yapılmayacağını ben zaten sorsanız söylerdim. Şahsen vergi yapısının kökten değişmesi yanlısı birisi olarak bu öneri zaten benim için “ha var ha yok” kapsamında kaldığından es geçiyorum.

    Yerel yönetimlerin gelirlerinin kendi yerel halkları tarafından karşılanması fikri hakkında da biraz kafa patlatırsak şu sonuca varırız: Yerel yönetimlerin liberalleşmesi anlamını taşıyan bu yapı, fakir illeri geriye, zengin illeri ileriye taşıyacaktır. Dünya ekonomik düzeninin en büyük yan etkisi olan bu uçurumun büyümesi sonucunda hiçkimse bir kazanç elde etmez, edemez. Özellikle Türkiye gibi iller arasında ve köy-kent karşılaştırmasında uçurum barındıran bir yapı içerisinde bu yaklaşımdan külliyen uzak durmak gerekir.

    “Yiğidi öldür, hakkını yeme” demiş atalarımız. Başbakan’ın bahsi geçen itirazları haklı. Bahsi geçmeyen tavizleri bilemediğimiz için o kısmını yorumsuz bırakıyorum.

  • Davos Üzerinden

    Üzerinden birkaç gün geçtikten sonra, memleketimin kendi iç heyecanından ve nispeten tek taraflı bakış açısını hissetme imkanından uzaklarda, gurbette olmanın verdiği özerklik ile daha çabuk etkisinden kurtuldum son Davos gelişmelerinin. Biraz durulmuş ve sakinleşmiş kafayla dün Can Dündar’ın yazısını (bağlantı için tıklayın) da okuyarak Davos videosunu kendi kaynağından (bağlantı için tıklayın), İngilizce olarak izledim ve kısmen Can Dündar’a katılarak yeni bir ekleme yapmak istedim.

    Ben de, her ne kadar tavır ve çevirmen etkisi ile birleşince yurtdışından görünüş olarak duygusal ve hakimiyetsiz gözükse de, Tayyip Erdoğan’ın vermek istediği mesajı doğru bulanlardanım. Burada yapılan hareketin ne kadar doğru, ne kadar sert veya ne kadar yerinde olduğunu tartışmanın artık anlamı kalmadı. Yapılan yapıldı, bundan sonra taşların yerine yerleşme sürecini iyi izleyerek, gidişata daha hakim olmak gerekiyor. Sonuç olarak bence Başbakan’ın çıkışı da hakimiyet sağlama isteğinden kaynaklanıyordu bir bakıma. Yıllardır kendimizi Ortadoğu barış sürecinde tutkal zannederek yaptıklarımızın, dışarıdan asıl tutkalın Mısır, bizim de ince bir cila olarak görülmemiz sonucu önceden tasarlanmış bir hamleydi bana göre. Bence hareketin asıl amacı Orta Doğu’dan yoğun destek aldığımızı göstermek ve batıya bölgedeki duygusal önemimizi göstermekti. Bu amaçla bir hamle yapmanın vakti çoktan gelmişti zaten. Hatırlarsak ne Gürcistan’a ne de Filistin’e girildiğinde Dünya Türkiye’yi dinlememişti. Özellikle Filistin olayında Cumhurbaşkanı’nın görüşmeye çağırılmaması ve arabuluculuk önceliklerin hep Mısır’a verilmesi, zaten bizim ortamdan silinme harekatımızın dahilindeydi. Ne de olsa Orta Doğu’da henüz resmen batı kaynaklı şekilde yerleştirilmiş yönetime sahip olmayan (bir fikre göre İran da dahil) tek ülke biziz .

    Davos’un geneline baktığımızda ise ancak Can Dündar’ın yazısında okuduğumda farkettiğim bir ayrıntıyı vurgulamak gerekli. Gazze gibi bir konuda yalnızca 1 saat ayrılmış olması baştan sürenin yetersiz olacağını garantilemiş. Tartışma gidişatı olarak Tayyip Erdoğan’ın da haklı olarak isyan etmesini sağlayan cevap hakkı verilmemesi durumu da olayı tartışma oturumundan çok reklam sahnesine çevirmiş. Herkes tek tur söz aldıktan sonra oturumun bitmesi planlanmışsa zaten aksi beklenemezdi. Bu ve oturumu tekrar izlerken farkettiğim bir kaç ayrıntı ile artık rahatlıkla söyleyebilirim ki Tayyip Erdoğan’ın salonu terketmesi kadar uç bir olay olmasa da, bir olay olmasını bekleyerek tasarlanmış bir oturum bana göre. En azından olay olmasa bile son söz İsrail’e verilerek yaratılan ortam tam bir “İsrail’e de yazık, bırakalım kendilerini savunsunlar, biraz da onlara hak verelim” oyununa dönüyor.

    Davos’u düzenleyen özel kuruluşun kar amaçlı olması, Dünya iktisadi düzenine özünde yatan anlam dolayısıyla bağlı ve muhtaç olması, oturumun kimin tarafını tutabileceğini tahmin etmemizi zorlaştırmıyor. Bunun dışında en ilginç nokta, ki biz bunu Başbakan salonu terkettikten sonra gerçekleştiği için kaçırıyoruz, oturumun sonunda ABD temsilcisinin söz alması ve bir konuşma yapmasıydı. Oturumdan bağımsız, tartışmada kim ne derse desin, son söz ABD’nin mesajını alenen veren bu hareket ve konuşmanın içeriği bence oturumun önceden tasarlanmış yapısını vurgulayan en açık örnek. Temsilci konuşmasında Davos ile ilişkili 20 değişik dinin liderinden ortak bir açılamayı sundu. Davos ile ilişkili dini lider demek Dünya Kapitalist düzenine dahil herhangi 20 dini temsilci demektir. Özellikle “herhangi” 20 temsilci diyorum çünkü Dünya üzerinde Papa veya Dalay Lama hariç dini lider kavramı büyük oranda yalnızca bölgesel veya kurumsal olarak desteklenen din adamları anlamına geliyor, ki bu da kim tarafından desteklenirlerse onların tarafı olduklarını gösterir bir bakıma.

    Davos ile ilişkili 20 liderin ortak açıklamasında ise Dünya üzerindeki herhangi bir savaşın, sebebi ne olursa olsun “dinler arası iletişim, hoşgörü ve anlayış” ile çözüme ulaşabileceği söylenmiş. Her ne kadar kulağa hoş gelse de bu ayrıntının altında yatan bazı tehlikeler bulunuyor:

      1. Yapılan herhangi bir savaş dini anlayış ile çözülür açıklaması, Dünya gidişatının din başlığı altına tekrar alınması anlamına geliyor. Sorunlar diplomasi veya anlaşmalar ile değil, ancak dini hoşgörü ile çözülecekse bunun Ortaçağ Avrupası düzeninden pek farkı kalmıyor. Uzun vadede olasılık olarak  “hoşgeldin feodalizm” diyebiliriz. Ufak bir ihtimal olsa da, bu tür açıklamaların kitleler üzerine etkisi kestirilemez olduğundan dikkate alınması gerekir.
      2. Yapılan savaşlar, konusu ne olursa olsun dini uzlaşma ile çözülüyorsa, içten içe savaşlara dini anlam yüklenir. “Dinler arası çatışma olmazsa savaş olmaz, demek ki savaşlar dinler arasındaki çatışmalar ile çıkar, demek ki savaşlar dinler arasındadır” şeklinde bir dizi duygusal sürece girilebilir.
      3. Açıklamayı hazırladığı iddia edilen dini liderlerin yalnızca Davos ile ilişkili kişiler olması, Davos diye özetlediğimiz Dünya Ekonomik Forumu’nun aslında Dünya’daki kapitalist ekonominin sürdürülegelmesi için hazırlanan bir sahne, pazar, panayır olması, açıklamayı hazırlayan dini liderlerin “din”den çok “ekonomik” etkileri olduğunu gösterir. Eğer bu şekilde bir açıklama gerçekten “dini” bir uzlaşma sonucu olsaydı bu ne bir ekonomik sahnede ne de özel bir kuruluşun çatısı altında olurdu.
      4. Yapılan onca tartışmadan (1 saat ne kadar olabilirse) son sözü çıkıp ABD temsilcisinin söylemesi de yerine göre “siz istediğiniz kadar konuşun, tartışın… Son sözün kimde olduğunu unutmayın.” mesajını verir. Mesajın içeriğinde de dini öğelerin kullanılarak popülist duyguların istismar edilmesi de yüzyıllardır alışılagelmiş bir taktik olduğundan ayrıntısına girmeye gerek bile görmüyorum.

        Sonuç olarak her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı haklı bir tepki de vermiş olsa, her ne kadar yapılan uygulamada sorunlar olduğu için bu sonuç ortaya çıkmış gibi gözükse de, bana göre baştan tezgahlanmış bir oyuna alet olmuş olduk. En azından bu oyunda beklenmedik bir hamle yaptığımız için biraz zaman kazanmış olduğumuzu umuyorum, elbette ki yarattığımız bu beklenmedik(?!) etkiyi iyi değerlendirmemiz gerektiğini unutmadan.