Etiket: Fransa

  • Helal Hamburger

    Bugünkü bir habere göre Fransa’da bir hamburger zinciri yalnızca helal ürünler satma kararı almış, bu da Fransa’yı karıştırmış. Olayın altından aslında üzerine düşünülebilecek bir dizi konu çıkıyor.

    .

    Öncelikle evrensel boyutundan bakarak, herhangi bir ticari işletmenin “yalnızca” belli bir kesime hizmet sunması ayrımcılık olmuş oluyor. Fransa’da McDonald’s da helal köfte olmaması nasıl bazı müslümanları dışlamak oluyorsa, QUICK’te artık domuz eti olmayacak olması Fransızların çoğunu dışlamak oluyor. Sonuçta domuz etini seven, yemekte sakınca değil bilhassa zevk bulan bir nüfus çoğunlukta Fransa’da. Sonuç olarak karar özünde, kaş yaparken göz çıkarmaktan farksız olmuş.

    .

    Olayın bölgesel etkisine bakınca ise QUICK’ten böyle bir hamle gelmesinin altındaki önemi farketmek gerekiyor. Öncelikle belirteyim, QUICK Fransa’nın McDonalds’ı. Fransa’da McDonald’s QUICK ile rekabet etmeye çalışıyor. Fiyatlar nispeten QUICK’te azıcık daha fazla olmasına rağmen sanırım buradaki kendine has “Amerikan olmasın, Fransız olsun” alışkanlığının da etkisiyle bu fark kesinlikle müşteri oranlarına yansımıyor. Dolayısıyla QUICK (benim gözlemlediğim kadarıyla) Fransa’nın en büyük hazır yemek zinciri.

    Fransa Avrupa’da müslüman nüfusun en çok olduğu ülke. Buradaki müslüman nüfus, düşünün ki Almanya’daki Türklerden fazla. Bunun sebebi çoğu kimsenin uzaktan farketmediği yoğun Kuzey Afrika’lı nüfus. Yakın zamana kadar Fransız sömürgesi olarak yaşamış Cezayir ve Tunus’tan halen yoğun nüfus akışı yaşanıyor. Dolayısıyla filmlerde gördüğümüz Amerika’daki zencilere bakış açısı ile buradaki Afrikalılara bakış açısı çoğunlukla aynı.

    Bütün bunları düşününce bence QUICK’ten gelen helal et hamlesi, hedef kitlesi gelir seviyesi düşük vatandaşlar olan bir firma için oldukça mantıklı görünüyor. Fakat bu firmanın Fransa’nın en büyüğü olması, işi karıştırıyor. Bu ticari hamleyi, müslüman kesimin etkisinin ekonomik ve sosyal olarak artmakta olduğunun bir işareti olarak görmek gerek. Zamanla bu tür olaylar kesinlikle artarak devam edecek, Beyaz Avrupalılar da bu işe gitgide daha çok bozulacaktır.

    Uzun vadede bir gün gelecek, yalnızca kendine adil Avrupa kültürü, azınlıkların ve göçmenlerin de aslına kendinin bir parçası olduğunu farkettiğinde çok geç kalmış olacak.

    .

    Olayı kendimize bağlamadan da etmeyeceğimi herkes biliyor. O yüzden bizde de bahsettiğim konuları tartışmak gerekiyor. Örneğin bizim büyük zincirlerimizde domuz pastırması satılabilmeli. Bizim lokantalarımız Ramazan’da açık olabilmeli. Biz de bu durumu Avrupalılar gibi değil, olgunlukla karşılayabilmeliyiz.

    Ama hep dediğim gibi, insan her yerde insan. Avrupalılar müslümanlara nasıl davranıyorsa, biz de müslüman olmayanlara öyle davranıyoruz.

    Bunun dışında azınlıkların yok sayılması, devletin “beyaz” vatandaşların etrafında şekillenmiş olması sorunu bizde de mevcut. Bunu adabıyla kıracak babayiğit siyasetçileri hala dört gözle bekliyoruz.

  • Fransız Bulldogu

    Resimdeki şirin mi şirin köpekçik “Fransız Bulldogu” oluyormuş. Bu köpekçiğin güzel yüz ifadesini meşhur “olaya Fransız kalmak” argo deyimiyle de birleştirince Frandaki bürokrasiye karşı bugünkü halet-i ruhiyemi oldukça açıklar bir ikili ortaya çıkıyor. İşin kötüsü yalnızca Fransızlar değil, buradaki her milletten bürokrasi memurları bu batağın içinde.

    Buraya geleli 14 ay oldu, ve bir örnek bile görmedik ki bir işi birisi doğru, düzgün ve en önemlisi zamanında yapsın. Bu cümleden çıkaracağınız anlamların hepsi doğru. Kesinlikle ve kesinlikle şu anki hüsranımın etkisiyle bir abartma söz konusu değil. Aradan oldukça uzun bir zaman geçtiği için ve 100% oranında doğrulandığı için artık maalesef genelleme yapmaya hakkım var sanırım.

    Tersten gidelim.

    İşleri zamanında yapmıyorlar. Örneğin bir vize başvurusunun sonucunda pasaportunuzu uçuş tarihinden 3 gün sonra size ulaştırabiliyor, bunda da sizi suçlayabiliyorlar.

    İşleri düzgün yapmıyorlar. Örneğin bir iş için gittiğinizde konu ne olursa olsun ilk tepki olarak “se pa possible” diye bir çemkirme çıkabiliyor ağızlarından. Anlamı ise “bu imkansız, yapılamaz, ya bi git başımdan” şeklinde özetlenebilir. Gel gör ki bugüne kadar herkes bu cümleyi kurmuş olsa da, sonunda hepsine o işleri yaptırmayı başardık. “Bugün git yarın gel”in Fransızcası bu olsa gerek.

    İşleri doğru yapmıyorlar. Örneğin almak için 6 ay uğraştığınız, bir yıl süreli olması gereken oturma kartının bitiş tarihini kartı size verdikleri tarihten 3 hafta sonrası olarak yazabiliyorlar. O sırada yurtdışına uçak bileti almış olma ihtimaliniz; bu kartın belki de sizin askerlik erteleme sürecinizde hayati olması; en basidi, bu hatayı belki de hiç farketmeyerek kimbilir Dünya’nın hangi köşesinde mahsur kalabilecek olma olasılığınız akıllarına bile gelmiyor.

    Böyle şeyler onları ilgilendirmiyor. Mesele bürokrasi olduğunda Avrupa genelinde gözlemlenebilecek olan, Avrupa’lı olmayanı adamdan saymama yaklaşımı Fransa’da  değişik bir boyuta geçmiş, kimseyi adamdan saymama halini almış. Sonra çırpın çırpınabildiğince. Tamamiyle güçlü olanın, sabırlı olanın ayakta kalabildği bir düzenek.

    Çok şükür ki atalarımızdan değişime, geçiştirilmeye, hırpalanmaya ayak uydurmayı iyi öğrenmişiz. Bu tür gavur oyunları bize vız geliyor tırıs gidiyor.

  • Spiral Mi Yoksa İç İçe Geçmiş Daireler Mi?!

    Fransa bürokrasi maceramızda nerede kaldığımı bilmiyorum fakat eşimin oturma izni sıfatını (statü) değiştirmek için yapmaya uğraştığımız başvuru için nihayet bir adım daha ilerleyebildik. Evet, başvuruyu yapabilmek için gayret ediyoruz ve bunu her şeyi tam anlamıyla doğru yapmamıza rağmen ancak 2 aya yakın bir sürede başarabildik sayılır. Yanlış anlaşılmasın, başvurmayı başarmak üzereyiz… Sonrasını yine uğraşarak ve bekleyerek göreceğiz.

    Bütün bu süreç tamamlanınca güzel bir kılavuz ile olası gelecek Fransa yolcularının önünü güzelce açmaya niyetliyim. Hele bir her sorunu aşalım, sonra buradan yenilere el uzatırım…

  • Cem Uzan Fransa’ya Sığındı, Nobel Barış Ödülü Erdoğan’a?!

    Cem Uzan artık resmen Fransa’da ikamet ediyormuş. Bir habere göre Türkiye’de kendisi üzerine yürütülen siyasi linç kampanyası dolayısıyla Fransa’dan siyasi sığınma talep etmiş, kabul edilmiş ve Cem Uzan Türkiye’ye dava açmış (Bkz. haber). Diğer tarafta siyasi linç düzenlediği iddia edilen tarafın (yani hükümetin) ilişkili olduğu kaynağa göre ise (bkz. Zaman’ın haberi veriş şekli) bu haberin aslı yokmuş, Cem Uzan “normal oturma” izni için başvurmuş.

    Zaman gazetesi haberini her zamanki üslubuyla çıktığı varsayımsal noktadan açılarak binbir gereksiz bilgi ile süslemiş. Verilen bilgiler doğru, fakat konuyla doğrudan ilişkisi olmak durumunda değil. Okuyanlar için ekleyeyim ki en azından ben biliyorum ki Cem Uzan’ın “recippise” almış olması siyasi irtica olmadığını göstermez. Ayrıca Türkiye’deki uzmanların “bizce öyle olması mümkün değil” demiş olması da bir şey ifade etmez, keza uzmanlar kimdir belli değil, ayrıca Fransa’da bürokrasinin ne kadar “esnek” olduğunu ancak yaşayan bilir (bkz. ben).

    Ancak Zaman’ın taraflılığından zaten dem vurmaya gerek yok. “Nobel Barış Ödülünü Başbakan Erdoğan alsın” başlıklı bir yazıyla bile karşılaşabildiğimiz bir gazeteden Cem Uzan’a karşı yürütülen, haklı veya haksız, süreci kabullenmesini zaten bekleyemezdik.

    Lafı açılmışken, bahsettiğim yazıda da evrensel çarpıtma taktiğini görüyoruz. Şu sıralar Taraf yazarları da sıklıkla bu taktiğe başvurmaya başladılar. Sanırım Zaman’dan ders almışlar, işe yaradığını görmüşler.

    Bir kaç doğru, kimsenin itiraz edemeyeceği kavramdan bahsedin, ardından yumuşakça güzel şeyler anlatın, sonunda ne sonuca bağlarsanız bağlayın, sanki o da doğruymuş gibi olsun! Okuyanlara da afiyet olsun.

  • Söz Konusu Afiyet İse Gerisi Teferruattır

    Aylardır arada sırada Fransız pazarlama tekniklerinden ve herşeyi nasıl da şişirebildiklerinden bahsettim. Ancak yeni farkettim ki bu yalnızca Fransızlara özgü bir durum değil, bilhassa açık şekilde çoğu yerde kullanılan bir yöntem.

    Haftasonu İtalya’ya gittik ve nispeten ufak bir şehirde akşam yemeği için değişik makarna çeşitlerini tadabileceğimiz bir lokantada yemek yedik. Malum, makarna İtalyan yemeği olduğu için yerinde görmek, çeşitleri incelemek istedik. Garson bize menü diye 160 küsür çeşit makarnanın olduğu bir fotoğraf albümü getirdi. Yaşadığımız şoku tahmin etmek zor olmasa gerek. Tek lokanta ve 160’dan fazla makarna çeşidi…

    Biyolojik sınırlandırmalar dolayısıyla bu çeşitlerden yalnızca 12 tanesini deneyebildik. Fakat gece boyunca irdeleyip düşünerek şoku atlattığımda farkettim ki manzarayı bize uyarladığımızda çok garip bir hal alıyor bu çeşitlilik.

    Bir yerde okumuştum, Türk kültürünün temelinde alçakgönüllü olmak vardır diye. Sanırım bu sözle bahsedilmek istenenin de ne olduğunu yeni anlıyorum.

    Mantı örneğini düşünün. İster Sivas’ta yapıldığı ve benim bayıldığım gibi üçgen katlanmış olsun, ister Kayseri usulü ufak bohçalar olsun bizim için mantı mantıdır. Tereyağlı veya salçalı olması farketmez, üstüne döktüğümüz herneyse ona “sos” bile deme gereği duymayız. Yoğurt sarımsaklı veya sarımsaksız olmuş ne farkeder? İsmi yine mantıdır. Soya kıyması veya dana kıyma olup olmadığı konusuna girmeyiz bile… Kısacası mantıyı lokantada alacaksanız, menüde tek satırda kısaca “mantı” görür geçeriz.

    İtalyan makarnaları için ise durum tam tersiydi. Eğer biz de İtalyan usulü mantılarımızı isimlendirseydik “Sarımsaklı yoğurtlu salçalı Kayseri mantısı”, “tereyağlı üçgen mantı” gibi isimler ile en az 10 çeşit mantıyı şu an ben yaratmış olurdum.

    Peynirleriyle ünlü Fransızların da sözde 100 küsür çeşit peyniri var. Halbuki bize sorsalar kaç çeşit peyniriniz var diye, alçakgönüllülük etkisiyle olsa gerek, deri tulum, teneke tulum, Erzincan tulum, İzmir tulum hepsine “tulum işte” der geçeriz. Sonuç olarak da “beyaz peynir”, “kaşar”, “tulum” diye 5-10 türü geçemeyiz. Halbuki Fransızlar gibi isimlendirdiğimizde eminim ki herhangi bir büyük yerel marketteki peynir çeşidi 50’den fazla çıkacaktır.

    Güya en basit yemeğimiz olan pilav için bile kim bilir kaç çeşit yemek çıkartırdık eğer oyunu onların kurallarıyla oynuyor olsaydık. Ama oynamayız. Çünkü gerçekten alçakgönüllüyüz. Çünkü bizim için yemek isminin başına “sade” sıfatı getirmek utanç verici değil. Çünkü bizim için bildiğin kabaca irikıyım doğranmış soğana “jülyen dilim soğan” demenin anlamı yok.

    Önce bizim sözde aydın entellerimizin, sonra da Dünya’nın bu farkı ayırt etmesi dileğimle, afiyet olsun.