Etiket: ABD

  • Kuzey Irak ve Düşeş Hayalleri

    Obama ile birlikte ABD’nin ilk icraatlarından birisi Irak’tan çekilme planının açıklanmasıydı. Amerikan halkına bu durum “Irak’ta çok vatanevladı kaybettik, maddi zararımız da büyüyor” şeklinde damardan verilirken, bizlere ise “Hüseyin Abi artık savaş istemiyor” şeklinde yansıtılmıştı. Halbuki durumun özünün bu şekilde olmadığı apaçık ortadaydı.

    ABD Irak’tan çekilip ağırlığı Afganistan’a verecekmiş. Afganistan’da, Irak’taki direnişçilerden çok daha kuvvetli ve daha sağlam örgütlenmiş, kendi silahını üreten “Taliban” askerlerine karşı nasıl oluyor da daha çok Amerikan vatanevladı feda edilecek olduğu farkedilmiyor? Aynı şekilde Irak’ta harcanan paranın daha azı mı harcanacakmış “kuvveti arttırılacak” Afganistan harekatında?

    Demokrasi’lerde bahaneler tükenmez.

    ABD’nin Irak istilasında çeşitli faydalar elde etmeyi hedeflediğini, çoğunu da aldığını yavaş yavaş görmeye başlıyoruz. Irak harekatındaki temel şüphelerden birisi petrol için savaşıldığı ithamını kapsıyordu. Önce “iftiraları” reddeden Bush yönetimi değişti, sonra da “önümüzdeki maça bakacağız” söylemi geldi. Bugün itibariyle Irak’ta merkezi yönetim, Kürt yerel yönetiminin kafasına göre petrol ihracatı yapmasına izin verdiğine göre (Bkz. haber) eminim bu yalnızca “özgürleştirilmiş” Irak halkının değil, malum birilerinin daha yararına olacaktır.

    Birilerine yeni petrol kaynağı sağlanırken, kaynaklarını satarak zenginleşecek kuzey Irak yönetimi yarın öbür gün bağımsızlığını ilan etme hesabı yaparken biz birilerine yaranmak için “şeş” değil, “düşeş”  atsak bile mars oluruz bu gidişle.

  • Dünya Kaynıyor, Biz Kendi Yağımızda Kavruluyoruz

    Son haftalarda sürekli Dünya’da olup bitenle, Dünya’daki bariz değişim ve gidişatın henüz renk vermeyen ama yönünü belli eden belirtileriyle ilgili fikirlerimi belirttim. O sırada Türkiye’de olup biten olaylardan, gazetelerin ne kadar da yanlış noktalara takılıp halkı gaza getirdiklerini eleştirdim. Bugünkü haberlerde bunların hepsini topluca gördüm. Artık ben bunlara işaret etmekten yoruldum, ama bizimkiler uyanmamakta ısrarlı.

    Moldova’da oylar tekrar sayıldı ve artık resmen Avrupa’nın Komünist hükümete sahip ilk ülkesi oldular. Avrupa Birliği’nden gelen tepkiler, Romanya merkezli liberal kışkırtma ve ayaklanmalar çok ses getirmedi. Zaten çıkan ayaklanmada ellerinde Romanya bayrağı sallayan eylemcilerin vatanseverliği de ne derece etkili olabilirdi ki? Sonuç olarak %49.9 oy almış Komünist Partisi’nin önüne hiçkimse geçemedi. Rusya da tabi ki hemen ortamda bitiverdi. Kriz sonrası Güney Amerika’dan Avrasya’ya sıçrayan sol akım elbette ki AB’yi korkutuyor, Rusya’yı tarihi dolayısıyla güçlendiriyor… Biz ise bunları hala görmezden geliyoruz, basın tarafından aradan kaynatılmasına mağruz kalıyoruz.

    Güney Amerika’da da benzer değişimler oluyor. ABD’nin bile Küba’ya karşı tavrı değişim gösteriyor. Chavez’in halkın %94 desteğiyle başta olması, ABD’deki krizin de etkisiyle birleştiğinde bazılarının cüretkar sanabileceği şeyler oluyor (Chavez Obama’ya “Kızılderililere 500 yıldır yapılan sömürge zulmü” ile ilgili kitap hediye etti). ABD ilk defa Amerika birliği veya ticaret anlaşmaları için Güney Amerika ile eşit ortaklık sözü ediyor, etmek zorunda kalıyor, ya da her neyse… Dengeller değişiyor. Dünya yeni düzenine evrimleşirken herkes kendine uygun bir yer edinmeye, Dünya’yı kendi yönüne olabildiğince çekmeye gayret ediyor. Biz ise bunları hala görmezden geliyoruz, basın tarafından aradan kaynatılmasına maruz kalıyoruz.

    Şu yazıda yazdığım üzere ve bu yazıda verdiğim bir haberdeki gibi, Somali’deki “korsanlar” belki de yalnızca emperyalizme karşı mücadele veriyor olabilir. Belki de bu yola zorlanıp kullanılıyor olabilir. Bugünkü haberde de söylediği gibi, Somali de artık şeriatla yönetilecek. Peki hangi ülkelerde şeriat etkileri var, hangi ülkeler ABD’nin savaş açtığı ülkeler? Farkettiniz mi hiç iki liste de aynı? İran, Afganistan, Pakistan’ın bir kısmı, Somali… Bu gidişin sonundaki olası “tasarlanmış” savaş yalnızca bir komplo teorisi olabilir mi acaba?

    Dünya kaynarken biz büyük resmi göremiyoruz. Kendi yağımızda kavrulmaya ısrarla devam ediyoruz. Sırf bu yüzden dibimiz tutmak üzere.

    Ergenekon’u yargıya bırakmıyoruz. Yapay olarak ikiye ayrılıyor(veya ayrıltılıyor), eylemlerle veya taraflı haberlerle kendi kendimizi yakıyor, yerimizde sayıyoruz. Herkes yalnızca kendi işine gelen şekilde olayları inceliyor, yetmezmiş gibi bunu toplumsal olaylara çevirmeye gayret ediyor. Bu sırada Dünya’daki gidişatı, kaynayan kazanın dibini göremediğimiz için de hala bazı ülkeleri anlamsız yere gözümüzde büyütüyoruz.

    Dünya değişiyor ve büyük ihtimalle gelişiyor. Bizim de olması gereken yerimizi almamız için artık kendi kendimizi paralamayı bırakıp, Dünya’da fark yaratacak şekilde tavır takınmamız gerekiyor.

  • Dünya’da “Kim, Kiminle, Nerede” Oyunları

    Kim kiminle dost kime düşman? Dünya çapında bu sorunun cevabını aradığınız zaman küresel düzen değişiminin hızlandığını farkedeceksiniz. Ara sıra bahsettiğim bu küresel denge ve düzen değişiminde artık saflar ve taraflar belirginleşmeye başladı. Herkesin gizliden gizliye karar vermeye ve bazılarının açıktan bu kararlarını göstermeye başladığı bu dönemde Türkiye’yi de geleceğin Dünya’sında söz sahibi güçlü bir devlet yapmak için yöneticilerimizi ve bizi, yani halkı, çok ciddi biçimde ayıltmak gerekiyor.

    Gözümüzü 40 sene öncesinin yapılmayanlarını yapmak için Avrupa’ya çevirdiğimiz, sözde petrol zenginliklerinden boru bekçiliği yaparak medet umduğumuz bu dönemde, dünya artık ne fosil yakıtların miyadı dolmuş kıymetinden ne de Avrupa’dan medet umuyor.

    Eski dengeler değişmeye başlayalı herhalde en az bir 10 sene oluyor. Yıkılan Sovyetler Birliği ile gereksizleşmeye başlayan NATO onurumuz(!) bir yanda, kendi kendine yetme mücadelesini tamamlayamamış olmasına rağmen bizim ona bel bağlamak için kapısında köle olduğumuz Avrupa öte yanda, son krizle birlikte iyiden iyiye ayyuka çıkan “sözde küresel” ekonomik düzen de beri yanda… Darwin’in evrim kuramı ister doğru ister yanlış olsun, üstadın söylediği bir söz takdire şayandır: “Değişime ayak uyduramayan yok olur.” Zaten bir görüşe göre kuramın özü, güçlü olanın hayatta kalmasından çok, değişime daha iyi uyum sağlayanın ayakta kalmasıdır.

    Türkiye için de, her ülke için olduğu gibi, bu durum aynen geçerlidir.

    Yalnızca son bir hafta boyunca aynı kaynakta çıkan haberlere bakarak sorgulamamı oluşturabiliyorum. İşte mevcut, eski yapıda dostumuz bildiklerimizle ilgili seçmeler:

    Bunlar olurken Dünya’daki yeni yapılanmaların adımları, yeni dostlukların pekiştirilmesi ve dengelerin kayması da devam ediyor:

    Bütün bu haberleri topluca okuduğunuz zaman bir gidişat beliriyor. Hepsinin bir hafta içerisinde olmuş olması da gidişatın hızlandığının apaçık belirtisi. Buna rağmen, bütün bunlar olurken biz hala eski Dünya dengeleri üzerinden hesaplar yapıp, eski düzen içerisinde yer edinmeye çalışıyoruz.

    Biri bizi çimdiklemeden (veya başka türlü bir şekilde dürtmeden) en kısa zamanda ayılmamız ve ileriye bakmamız gerekiyor.

  • Davos Üzerinden

    Üzerinden birkaç gün geçtikten sonra, memleketimin kendi iç heyecanından ve nispeten tek taraflı bakış açısını hissetme imkanından uzaklarda, gurbette olmanın verdiği özerklik ile daha çabuk etkisinden kurtuldum son Davos gelişmelerinin. Biraz durulmuş ve sakinleşmiş kafayla dün Can Dündar’ın yazısını (bağlantı için tıklayın) da okuyarak Davos videosunu kendi kaynağından (bağlantı için tıklayın), İngilizce olarak izledim ve kısmen Can Dündar’a katılarak yeni bir ekleme yapmak istedim.

    Ben de, her ne kadar tavır ve çevirmen etkisi ile birleşince yurtdışından görünüş olarak duygusal ve hakimiyetsiz gözükse de, Tayyip Erdoğan’ın vermek istediği mesajı doğru bulanlardanım. Burada yapılan hareketin ne kadar doğru, ne kadar sert veya ne kadar yerinde olduğunu tartışmanın artık anlamı kalmadı. Yapılan yapıldı, bundan sonra taşların yerine yerleşme sürecini iyi izleyerek, gidişata daha hakim olmak gerekiyor. Sonuç olarak bence Başbakan’ın çıkışı da hakimiyet sağlama isteğinden kaynaklanıyordu bir bakıma. Yıllardır kendimizi Ortadoğu barış sürecinde tutkal zannederek yaptıklarımızın, dışarıdan asıl tutkalın Mısır, bizim de ince bir cila olarak görülmemiz sonucu önceden tasarlanmış bir hamleydi bana göre. Bence hareketin asıl amacı Orta Doğu’dan yoğun destek aldığımızı göstermek ve batıya bölgedeki duygusal önemimizi göstermekti. Bu amaçla bir hamle yapmanın vakti çoktan gelmişti zaten. Hatırlarsak ne Gürcistan’a ne de Filistin’e girildiğinde Dünya Türkiye’yi dinlememişti. Özellikle Filistin olayında Cumhurbaşkanı’nın görüşmeye çağırılmaması ve arabuluculuk önceliklerin hep Mısır’a verilmesi, zaten bizim ortamdan silinme harekatımızın dahilindeydi. Ne de olsa Orta Doğu’da henüz resmen batı kaynaklı şekilde yerleştirilmiş yönetime sahip olmayan (bir fikre göre İran da dahil) tek ülke biziz .

    Davos’un geneline baktığımızda ise ancak Can Dündar’ın yazısında okuduğumda farkettiğim bir ayrıntıyı vurgulamak gerekli. Gazze gibi bir konuda yalnızca 1 saat ayrılmış olması baştan sürenin yetersiz olacağını garantilemiş. Tartışma gidişatı olarak Tayyip Erdoğan’ın da haklı olarak isyan etmesini sağlayan cevap hakkı verilmemesi durumu da olayı tartışma oturumundan çok reklam sahnesine çevirmiş. Herkes tek tur söz aldıktan sonra oturumun bitmesi planlanmışsa zaten aksi beklenemezdi. Bu ve oturumu tekrar izlerken farkettiğim bir kaç ayrıntı ile artık rahatlıkla söyleyebilirim ki Tayyip Erdoğan’ın salonu terketmesi kadar uç bir olay olmasa da, bir olay olmasını bekleyerek tasarlanmış bir oturum bana göre. En azından olay olmasa bile son söz İsrail’e verilerek yaratılan ortam tam bir “İsrail’e de yazık, bırakalım kendilerini savunsunlar, biraz da onlara hak verelim” oyununa dönüyor.

    Davos’u düzenleyen özel kuruluşun kar amaçlı olması, Dünya iktisadi düzenine özünde yatan anlam dolayısıyla bağlı ve muhtaç olması, oturumun kimin tarafını tutabileceğini tahmin etmemizi zorlaştırmıyor. Bunun dışında en ilginç nokta, ki biz bunu Başbakan salonu terkettikten sonra gerçekleştiği için kaçırıyoruz, oturumun sonunda ABD temsilcisinin söz alması ve bir konuşma yapmasıydı. Oturumdan bağımsız, tartışmada kim ne derse desin, son söz ABD’nin mesajını alenen veren bu hareket ve konuşmanın içeriği bence oturumun önceden tasarlanmış yapısını vurgulayan en açık örnek. Temsilci konuşmasında Davos ile ilişkili 20 değişik dinin liderinden ortak bir açılamayı sundu. Davos ile ilişkili dini lider demek Dünya Kapitalist düzenine dahil herhangi 20 dini temsilci demektir. Özellikle “herhangi” 20 temsilci diyorum çünkü Dünya üzerinde Papa veya Dalay Lama hariç dini lider kavramı büyük oranda yalnızca bölgesel veya kurumsal olarak desteklenen din adamları anlamına geliyor, ki bu da kim tarafından desteklenirlerse onların tarafı olduklarını gösterir bir bakıma.

    Davos ile ilişkili 20 liderin ortak açıklamasında ise Dünya üzerindeki herhangi bir savaşın, sebebi ne olursa olsun “dinler arası iletişim, hoşgörü ve anlayış” ile çözüme ulaşabileceği söylenmiş. Her ne kadar kulağa hoş gelse de bu ayrıntının altında yatan bazı tehlikeler bulunuyor:

      1. Yapılan herhangi bir savaş dini anlayış ile çözülür açıklaması, Dünya gidişatının din başlığı altına tekrar alınması anlamına geliyor. Sorunlar diplomasi veya anlaşmalar ile değil, ancak dini hoşgörü ile çözülecekse bunun Ortaçağ Avrupası düzeninden pek farkı kalmıyor. Uzun vadede olasılık olarak  “hoşgeldin feodalizm” diyebiliriz. Ufak bir ihtimal olsa da, bu tür açıklamaların kitleler üzerine etkisi kestirilemez olduğundan dikkate alınması gerekir.
      2. Yapılan savaşlar, konusu ne olursa olsun dini uzlaşma ile çözülüyorsa, içten içe savaşlara dini anlam yüklenir. “Dinler arası çatışma olmazsa savaş olmaz, demek ki savaşlar dinler arasındaki çatışmalar ile çıkar, demek ki savaşlar dinler arasındadır” şeklinde bir dizi duygusal sürece girilebilir.
      3. Açıklamayı hazırladığı iddia edilen dini liderlerin yalnızca Davos ile ilişkili kişiler olması, Davos diye özetlediğimiz Dünya Ekonomik Forumu’nun aslında Dünya’daki kapitalist ekonominin sürdürülegelmesi için hazırlanan bir sahne, pazar, panayır olması, açıklamayı hazırlayan dini liderlerin “din”den çok “ekonomik” etkileri olduğunu gösterir. Eğer bu şekilde bir açıklama gerçekten “dini” bir uzlaşma sonucu olsaydı bu ne bir ekonomik sahnede ne de özel bir kuruluşun çatısı altında olurdu.
      4. Yapılan onca tartışmadan (1 saat ne kadar olabilirse) son sözü çıkıp ABD temsilcisinin söylemesi de yerine göre “siz istediğiniz kadar konuşun, tartışın… Son sözün kimde olduğunu unutmayın.” mesajını verir. Mesajın içeriğinde de dini öğelerin kullanılarak popülist duyguların istismar edilmesi de yüzyıllardır alışılagelmiş bir taktik olduğundan ayrıntısına girmeye gerek bile görmüyorum.

        Sonuç olarak her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı haklı bir tepki de vermiş olsa, her ne kadar yapılan uygulamada sorunlar olduğu için bu sonuç ortaya çıkmış gibi gözükse de, bana göre baştan tezgahlanmış bir oyuna alet olmuş olduk. En azından bu oyunda beklenmedik bir hamle yaptığımız için biraz zaman kazanmış olduğumuzu umuyorum, elbette ki yarattığımız bu beklenmedik(?!) etkiyi iyi değerlendirmemiz gerektiğini unutmadan.