Kategori: Siyaset

  • Söylenen Söz Doğru İse Kimin Söylediği Ne Farkeder?

    BM genel kuruluna başkanlık eden Obama açılış konuşmasına yeni bir döneme girildiğinden, bu dönemde birlikte ve beraber çalışılması gerektiğinden, küresel adalet ve refah yayılması ihtiyacından bahsederek başladı (bkz. haber). Bu konuşmayı malum ülke temsilcileri şevk ve heyecanla alkışladılar. Biz de “doğru söze ne denir” diyerek izlemeye devam ettik. Devamında ABD’nin ne kadar yanlış anlaşıldığını anlatarak devam ettiğinden veya “ulusumun çıkarlarını korumak için yapılmış olanlardan dolayı özür dileyecek değiliz” sözünden dolayı olsa gerek, ilgimi yitiriverdi.

    Daha sonra aynı salonda son aylarda gördüğüm en derli toplu konuşmayı Ahmedinejad BM genel kuruluna seslenirken yaptı. Çevirmen gazabına uğramadıysa, olabildiğince yalın ve özenle hazırlanmış gözüken bir konuşmaydı bu (bkz. haber).

    Ahmedinejad’ın ortaya serdiği fikirlerden oldukça alındığı belli olan, küresel gücünü koruma derdindeki ülke temsilcileri aniden, Obama’yı alkışlarkenki bütünlüklerini koruyarak,  salonu terketti. İşin komik yanı ise Ahmedinejad’ın konuşma metninin önceden dağıtılmış olmasıydı. Bu durumda bu alıngan temsilciler ya metni okudular ve bu tavrı sergilemek için kasıtlı olarak hazırlandılar, ya da metni okuyacak kadar kaale bile almamalarına rağmen anlamsız yere bu kaale almadıkları liderin konuşmasından rahatsız oldular. Yani abartılı bir özetlemeyle varsayabilirim ki bu eylemde ya kasıt vardı, ya da küçümseme.

    Aynı gün, Dünya baskın düzen ülkeleri tarafından en az Ahmedinejad kadar sevilmeyen Kaddafi de kasıt ve küçümseme konusuna parmak bastı. BM’nin kendi kuralları ve ilkelerinin temelini oluşturan “boyutu ne olursa olsun her ülkenin eşitliği” kavramının ayrıcalıklı veto hakkına sahip 5 ülke bulunması ile çelişmesinden bahsetti. Meşhur “Hayvan Çiftliği” romanındaki gibi; BM çatısı altında herkes eşitti, fakat bazıları daha eşitti. Kaddafi bu sözlerini oturum başkanına bu kurallar ve ilkelerin yazdığı kitapçığı fırlatarak pekiştirmek istedi. Fakat kestiremediği şey basının bunu hemen aksi yöne malzeme yapacağıydı herhalde. Önceden tavır takınmış olduğu belli olan çevirmen bile o sırada kendini tutamayarak güldü (bkz. haber)… Daha ne diyeyim.

    Peki bu liderlerin yaptıkları ve söyledikleri yanlış sözler dolayısıyla her yaptıklarını ve her söylediklerini yanlış veya tükaka mı saymalıyız?

    Sırf bir lideri desteklemiyoruz diye onun söylediği doğruları da yok saymak mecburiyetinde miyiz?

    Bu soruların cevabını çok aramaya gerek yok. Benim kafamdaki evrensel doğrunun tekliği dolayısıyla evrensel barış, adalet ve huzur yolunda, yalnızca bu konuşmalar kapsamında bakarsak, o salonda bulunsaydım, salonu panik içinde terketmek yerine iki lideri de ayakta alkışlardım.

    .

    Dünya soğuk savaş döneminin ardından tekrar çalkantılı bir döneme giriyor. Bu dönemin sonunda Dünya değişecek ve uzun süreli kalıcı olacak yeni düzenine kavuşacaktır. Bu düzenin ise eskisine oranla daha adil, daha kucaklayıcı olabilmesi ve nihayet binyıllardır süregelerek evrimleşen sayısız sömürü düzenlerinden farklı olması yolunda her kim doğruyu söylerse, bu konuda arkasında olmaya devam edeceğim.

    .

    not: Çoğu haber kanalında BM önünde ve Pittsburg’da G-20 için protesto yapan kalabalıkların “anarşist” olarak sıfatlandırılmış olmasını da gözden kaçırmayalım.

  • Sansür Sürdükçe, Demokratik Açılım Nereye Kadar?

    Birileri açılma saçılma vaatlerine devam ededursun, olayı “Kürt” değil “Demokratik” olarak göstermeye çalıştıkça altına girdikleri büyük yükü sırtlama beklentisi de artıyor.

    Bugün demokratik haklardan, demokrasi ebeliğinden ve ilerici olduğunu iddia eden kesimden malum açılıma destekler artarken bazı konularda kimsenin sesinin çıkmaması düşündürücü.

    Youtube kapatılalı 18 ay olmak üzereyken MySpace’nin kapatılması, internet sansürünün oyuncak edilerek sürdürülmesi üzerine bile kimsenin yine istifini bozmamasıyla gördük ki istedikleri kadar batıda açılsınlar, ifade özgürlüğünde açılmaya niyetleri yok.

    Son örneğinde Hülya Avşar’a karşı açılan davanın ardından bile kimsenin istifini bozmamasıyla tekrar gördük ki, istedikleri kadar doğuda açılsınlar, ifade özgürlüğünde açılmaya niyetleri yok.

    Demokratik açılıma karşı olup, başortüsünde açılımı destekleyen sözde laik fakat laiklik nedir anlayamamış tutucu kesim ise ancak nesnel açılımların peşinde olduğundan olsa gerek, bu konularda ne bir yorum ne bir ses çıkarmamaları da son olarak gösterdi ki maalesef kimsenin özgürlükler konusunda açılmaya niyeti yok.

    Halbuki, demokrasi nedir bilmeden açılmak yalnızca sözde kalırsa nereye ulaşılabilir ki?

    “Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan, yeni okyanuslar keşfedemez.” – André Gide

    .

    Yasemin Yılmaz’a ve Sansüre Sansür.org’a teşekkür.

  • AK Parti ve İki Başlı Söylemler Dizisi

    Yıllar önce Gül-Erdoğan ve Erdoğan-Erinç ikilileriyle ortaya çıkan bu yeni politika modelinde son dönem moda ikililerimiz ise Erdoğan-Babacan ve Erdoğan-Bağış. Sayısız olayda değindiğim bu popülist mavi boncuk dağıtma siyasetine her hafta bir yeni örnek ekleniyor. Bazen yakalamakta zorlanıyorum çünkü bu işi gün geçtikçe daha büyük bir ustalıkla ve hissettirmeden beceriyorlar.

    Son örneğimizde, geçtiğimiz Cuma Başbakan Erdoğan İstanbul’da “IMF’ye uzatmayın bu işi diyeceğiz” temalı bir konuşma yaparken “Türkiye güçlü bir ekonomi olduğunu artık teyid etti.” demek için sözü bağlarken satır arasında Gelir İdarelerinin özerkleştirilmesine karşı bir tutum sergileyerek “özerk kurumların beklendiği gibi faydalı olmadığını” savundu. Bu sırada da Merkez Bankasınının özerk olmasından kaynaklanan rahatsızlıklarını örnek olarak gösterdi. (kaynak)

    Aynı gün aynı sıralarda Londra’da Başbakan Yardımcısı sıfatıyla bulunan Ali Babacan ise konuşmasında”IMF ile anlaşmazsak dünyanın sonu değil” mesajı vererek, bu tezatlık yetmezmiş gibi satır aralarında da Merkez Bankasının özerkliğinin ne kadar faydalı ve doğru olduğu üzerine böbürlenerek “Merkez Bankası’nın özerkliğinin ekonomideki başarımızın ana unsurlarından biri olduğunu düşünüyorum.(…) Merkez Bankası’nın özerkliğini her zaman destekledik.” dedi. (kaynak)

    Önceki benzer onlarca örneği hatırlayarak söyleyebilirim ki AK Parti bu oyunu şaşkınlık verici derecede iyi oynamaya başladı. Bu örnekte, Başbakan’ı dinleyen halk adeta onun sözleriyle avutularak ekonomiyi yöneten Babacan’ın yapacaklarına karşı uyutulmuş oluyor.

    Oyunun kuralı zaten bu: Takip edilen kişi kulağa hoş gelecek sözler söyleyecek, takip edilmeyen asıl sorumlu “gereği neyse” onu yapacak.

  • Azerbaycan’dan Türkiye’ye Mesaj… Anlayana

    Bugünden itibaren Türk vatandaşları vizeyle Azerbaycan’da 1 yıl yerine 3 ay kalabilecek (kaynak). Dünkü alfabe ile ilgili yazıdan sonra tam zamanında denk gelmiş bir gelişme olduğu için biraz celallendim doğrusu. Elbette ki Azerbaycan yetkililerine değil, bizim kime yalakalanacağını bilemeyen yöneticilerimize yöneltiyorum mahsun bakışlarımı.

    Her ne kadar Azerbaycan yetkilileri olayın politik olmadığını, AB uyum sürecinin parçası olduğunu (evet, Azerbaycan da aynı dertten muzdarip), olayın Türkiye-Ermenistan platonik aşkından dolayı kaynaklanmadığını açıklamış olsa da; iki damla dış politika takip etmiş olan herkes bilir ki bu aslında “dost” bir ülkeye verilmeye çalışılan bir mesajdır.

    Kendini kimi zaman Avrupa’lı, kimi zaman Arap zanneden halbuki hiçbirisi olmadığını farkettiğinde kim bilir kaç yaşına gelmiş olacak olan bir nesil yetiştiriliyor. Azerbaycan’ın bu mesajı gibi ufak mesajlarla anlatılmak istenenleri bugünkü yönetimler anlamadıkça da yetişen bu yeni neslin temsilcileri gelecekte başa geçmeye kalktığında iyice saçma sapan tavırlar sergileyeceklerdir.

    Ama ne olursa olsun, biliyoruz ki su yolunu bulur. Heyecanla takibe devam.

  • Azeri Ə Kimin Umrunda, Kürt(!) W ve İngiliz X Dururken?

    Demokratik açılım kapsamında Q, W ve X harflerinin alfabeye girip girmeme ihtimali tartışılıyormuş (kaynak)… Bir kez daha gördük ki Türkiye’de doğru olabilecek bir şeyi yapmak için bile ısrarla yanlış gerekçeler üretiliyor.

    Yıllardır naçizane incelemelerimden ve fikir tartışmalarımdan çıkardığım nihai sonuç zaten Türkçe’nin mevcut alfabesinin geliştirilmesi ile evrensel mükemmel dil olmaya daha da yaklaşabileceği yönündeydi. Konunun uzmanları elbet daha iyi bilir ki alfabeye harf ekleme fikri yeni bir fikir de değil(Bkz. kaynaktaki Hakkı Devrim yorumu). Bu konuda temel ortak sorun, Türkçe’nin bana göre en büyük gücü olan yazıldığı gibi okunma özelliği ile kelime sayısındaki azlık arasında kalmaktan kaynaklanıyor. Benim de destek verdiğim fikre göre bir dilde çok sayıda kelime olmasına gerek olmadığı gibi, şahsi fikrimce az kelime olup, ekler ve tamlamalar kullanılması dili zenginleştirir, evrenselleştirir. Fakat dil bilimcilerin diğer kısmı buna karşı olduklarından harf sayısının artması ile ortaya çıkacak kelime eksikliği bazılarının gözünü korkutabiliyor.

    Velhasıl, her ne hikmetse yıllardır kimse bu şekilde tartışma gereği duymamış, alfabemize Azeri alfabesindeki gibi Q eklemeyi önermemiş, kalkmış bugün sözümona Kürt alfabesinde (ki bahsi geçen alfabe Kürt isyancıları desteklemek için geliştirilmiş bir İngiliz icadıdır) var diye Q harfi eklenmesinden bahsediliyor.

    Bre cahil yöneticiler, beyinsiz medya! Bugüne kadar aklınız neredeydi? Hadi diyelim bir anda tartışmaya başladınız, neden W ve X harflerini Türkçe’de en ufak ihtiyacı ve yeri yokken tartışmaya dahil edersiniz de Türkiye Türkçe’sinin en büyük eksiği olan, Azeri alfabesinin nuru, Ə harfinden bahsetmezsiniz? Türkçe’deki tek eksik varsa o da herhalde Ə harfidir (ince A da diyebiliriz). Ama Azeri Ə kimin umrunda Kürt X ile İngiliz W dururken?

    Bu kadar basit ve bilimsel bir konuyu bile politik gerekçelere bağlayarak tartıştığımız sürece ne ilerleyebiliriz, ne de yapılan değişiklikler kalıcı olabilir. Yapılacak her işin tek ve gerçek gerekçesi yalnızca ilim olmalıdır.

    Anlayana…