Kategori: Para

  • “Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

    (Önceki Yazılar: “Para” 1: Para Nedir? / “Para” 2: İstikrar ve Asli Önemi)

    “Her Türk asker doğar!”

    “Her Türk borçlu doğar…”

    “Her Türk 2 canavarı tanıyarak doğar: Trafik ve Enflasyon.”

    “Trafik Canavarı” bizden birisidir. Onu biliriz, bilmemize rağmen severiz. Sıklıkla arada sırada hepimiz birer trafik canavarı oluveririz. Sonra kendimize gelir, sakinleşiriz… “Enflasyon Canavarı” için ise durum tam tersidir.

    Enflasyon nedir tam olarak bilmeyiz. Bildiğimiz kadarıyla enflasyonun nasıl oluştuğunu bilmeyiz. Enflasyonu tanımayız. Enflasyon bizden birisi değildir, bizim erişim menzilimizde veya etkimiz altında da değildir. Enflasyon bir yerlerde yetişir, büyür, bize musallat olur. Enflasyon Canavarı’nı sevmeyiz…

    En bilinen tanımıyla enflasyon, fiyatların artmasıdır. Aslında enflasyonun gerçek tanımı bu olmasa da halk için birincil göstergesi ve asli önemi budur. Biz enflasyonu yalnızca artan fiyatlardan takip edebiliriz. İşte bu tanım farkı yüzündendir ki açıklanan enflasyon ile bizim hissettiğimiz enflasyon biraz farklıdır. Tıpkı hava sıcaklığı ile nemden dolayı değişik bir değere denk gelen “hissedilen sıcaklık” gibi.

    Enflasyon, kelime olarak tüm Dünya’da İngilizce “inflation” kelimesinden alıntı yapılarak kullanılır. “Inflation” “şişme” demektir. Ekonomideki enflasyon da bu durumda aslen “elimizde tuttuğumuz paranın miktarındaki şişme” demektir. İktisat terimleriyle bakarsak, para arzının (basılmış para miktarı), para talebine (alınabilecek ürünler) oranla daha fazla artmasıdır. Enflasyon, üretim artmadan paranın artması, dolayısıyla paranın alım gücünün azalması demektir. Örnekle birazdan açıklayacağım.

    Enflasyon hakkında bilmediklerimizin yanısıra, yanlış bildiklerimiz de hiç küçümsenir cinsten değildir. Örneğin, Enflasyon her para basıldığında elimiz mahkum olan bir şey değildir. Her krizde enflasyon olur diye bir kural da yoktur. Türk Lirası’nın Döviz karşısında değer kaybetmesi de aynı oranda enflasyon olarak bize yansıyacak anlamına da kesinlikle gelmez.

    Özetleyecek olursak, biz aslında enflasyonu tanımayız. Aslına bakarsanız, bizim tanımamıza da gerek yoktur, çünkü çarkların nasıl işlediğine bakıldığında enflasyon canavarın kendisi değildir!

    Enflasyon, gerçek canavarın yalnızca ufak bir aynadan yansımasıdır. İşte bu yüzden ne anlaşılabilir, ne ele avuca sığabilir. Enflasyon yalnızca asıl canavarın, perde arkasındaki düzeneğinin iyice kavranıp dizginlenmesi ile hakimiyet altına alınabilir.

    Bizi ilgilendiren ilk enflasyon örneği Osmanlı Devleti’nin bastığı gümüş akçelerin içindeki gümüş miktarını azaltması ile ortaya çıktı. Önceleri saf gümüş akçeler basan darphane, savaş masraflarını eldeki paradan karşılayamayacağı için basılan paraların içindeki gümüş miktarını azalttı. Bu sayede henüz fiyatlar bu gümüş miktarına ayarlanmadığı için ihtiyaçlar karşılanabildi. Halk açısından bakıldığında ise gümüşün fiyatı neredeyse hep aynı kaldığı için aynı boyuttaki bir akçenin içindeki azalan gümüş miktarıyla akçenin değeri de azalmış oldu.

    Bugün yaşanan enflasyon da aynen bu şekilde gelişir.

    Aslında üretim artmadığı sürece, piyasadaki ürünlerin miktarı değişmediği sürece toplam alınabilir mal değeri sabittir. Dolayısıyla yeni basılan her para eski paraların payına ortak olur, azaltır.

    Örnekle basitleştirecek olursak; varsayalım 10 milyon nüfuslu bir ülkede, piyasada 10 milyon ürün var ve dolaşımdaki paranın miktarı da 10 milyon TL. Bu durumda herkese ortalama 1 birim alışveriş düşecek ve 1 TL harcayacak. Bu durumda diyelim 100bin TL basıldı. Nüfus aynı, alınabilecek ürünler aynı olduğundan ürünlerin ortalama değeri piyasadaki paraya oranla artmış olacak. Teorik olarak 10% enflasyon yaşanacak. Tersi şekilde para miktarı sabit, üretim artar ve 100bin yeni ürün satışa sunulursa da bu defa 10milyon TL ile 11milyon ürün alınabilir, yani ürünlerin değeri düşmüş olacak. Bu da bildiğimiz üzere deflasyon oluyor.

    Kişi başına düşen mal ve para oranı sabit olduğu sürece enflasyon yaşanmaz. Burada bahsettiğim mal, gerçek, somut değere sahip ürünlerdir. Dizinin 1. yazısında açıkladığım gibi “para” bir aslen bir değer taşımadığı için mal olarak kabul edilemez.

    Peki bütün bu konular neden bu kadar karmaşıklaştırılmış? Neden ilk örnekleri gibi yalnızca bir alışveriş aracı değil para? Neden kimse bu işlerin ayrıntılarını halka anlatmıyor? Anlatılanlar neden bir işe yaramıyor, neden sürekli bir yerlerde ekonomik sorunlar ve küresel krizler başgösteriyor?

    Bütün bu soruların cevabı düzenin kendinden kaynaklanıyor. Gerçek sorun, asıl canavarın iç yüzü ve çarkların dişleri arasına aldıklarını nasıl parçalayıverdiğine de sonraki yazılarda geleceğim.

    Sıkın dişinizi, 2 yazı daha kaldı…

    .

    Devamı İçin:

    “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

  • “Para” Yazı Dizisi 2: İstikrar ve Asli Önemi

    (Önceki yazı: “Para” Yazı Dizisi 1: Para Nedir?)

    Türkiye’de son dönemde daha çok siyasi bir söylem olarak karşımıza çıkmasından dolayı bazıları için güven veren, karşıtları için ise rahatsızlık uyandıran bir terime, “para” ile ilgili çarkların aslen nasıl döndüğü konusuna girmeden değinmek istedim. İstikrar’ın derinlerine inelim.

    Günümüzde Türkiye’nin de dahil olduğu “Çağdaş Para Mekaniği/Çarkı” (Asıl adı “Modern Money Mechnanics”) kuralları ile doğmuş ve IMF’ye bağlı tüm ekonomilerde benzeri uygulanan yapıdan daha sonraki yazılarda bahsedeceğim. “İstikrar”ın herhalde dünyayı en çok etkileyen kullanım alanı da daha sonra ayrıntısına gireceğim bu “Modern” parasal düzenin ta kendisi.

    Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu bir grup ülkece kullanılan bu “modern” parasal düzenin temel yakıtı ekonomik istikrar (consistency), ve bunun en temel göstergesi olan sabit büyüme (growth). Çağımız şirketleri için sıkça duyulan bir söylem vardır. Kabaca karşılığı “ya büyüyeceksin, ya da batacaksın” olan bu söylem aslında yalnızca özel şirketler için değil, dahil olduğumuz ekonomik yapının kendisi için de birebir geçerlidir. “Modern” ekonomik düzende ekonomi istikrarlı bir şekilde büyümezse, sürekli krizlere ve sonunda çöküşe mahkumdur. Hemen değineyim, istikrarlı büyüme sonucunda da krizler ve çöküş olabilir elbette, fakat yıllara yayılan bu süreç sanki ani bir krizmiş hissi uyandıracağından sistemin kendi iç hataları göze batmaz (Bkz. bugünkü küresel kriz).

    Örnekleri uzaklarda aramaya gerek yok. Büyüme ve istikrarın olduğu dönemlerde ne krizlere ne de çöküntülere rastlamadık milletçe. Enflasyonu bu denklemin dışında tutuyorum, çünkü onun da kendi içinde bağımsız etmenleri var. Büyüme ve istikrarın olması, enflasyonun düşük olacağı anlamına gelmiyor. Arkası yarın diyerek bunu da sonraya bırakıyorum.

    Henüz nasıl çalıştığından bile bahsetmediğimiz, bilmediğimiz ve asla sorgulattırılmadığımız fakat birebir içerisinde debelendiğimiz bu “modern” ekonomik düzeneğin ayrıntılarına girmeden, özellikle “istikrar” hakkında farketmediğimiz önemli bir noktaya değinmek istedim. Eğer bu yazıların devamını okursanız arada sırada değinmek için öncelikle gerçek bir istikrarın yerine göre hem iyi hem de kötü yönde ne kadar etkili olabileceğini anlatmak istedim.

    Haberlerde istikrar sayesinde yapılan tahminleri manşetlere taşıyış şekline göre gazeteler bizi yönlendirebilir. İşin aslına bakıldığında ise istikrar ve matematiksel etkisiyle bakıldığında gerçek bir istikrarın eksponansiyel (üstel veya üslü de denebiliyor) etkileri ile göreceğimiz uzun vadeli etki bambaşka olabilir. Farazi olarak örnekleyecek olursak;

    “Yıllık Enflasyon 5 senedir %7” manşetini gördüğümüz anda seviniriz. %7 çok az gelir, tek haneli enflasyon çok iyidir! Fakat istikrar kelimesinin matematiksel karşılığı eksponansiyel (katlanarak artan) bir artıştır. %7 yıllık enflasyon ile sağlanacak bir istikrar demek, 10 sene içinde bütün fiyatların 2’ye katlanması, 10 sene içerisinde elimizdeki paranın değerinin yarıya inmesi demektir. Manşetlerde “Son 5 yıllık göstergelere göre 10 yıl içerisinde fiyatlar ikiye katlanacak” denirse panikleriz… Halbuki ikisi aynı şeydir.

    Tersi de aynen geçerlidir. İyi veya kötü olarak gelişmelerin etkisini arttırmak için tersten sonuçlar çıkartılabilir. “Geçen yıl ülke ekonomisi %7 büyüdü” demek yerine “Bu seneki istikrar devam ederse 10 yıl içerisinde ekonomimizin büyüklüğü 2 katına çıkacak” şeklinde bir manşet ile %7lik büyüme (ki aslında oldukça iyidir) uzun vadeli etkisi değinilerek vurgulanmış olur.

    Günümüzde Türkiye’nin de dahil olduğu “modern” ekonomik sistemin ayrıntılarına girmeden önce, bu düzenek içerisinde en önemli etmen ve bilhassa asıl amaç olan istikrarın uzun süreli etkilerinin ne kadar büyük olabileceğini olayları ve göstergeleri yorumlarken hatırlamamız gerekir.

    Devamı için:

    “Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

    “Para” Yazı Dizisi 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    .

    Herhangi bir düzenli (istikrarlı) artış için pratik bir formül olarak kabaca (70/yüzde değişim) iki katına çıkma süresini verecektir (Hızlı bilgi için bkz. YouTube videosu). %7 artış için 70/7=10 sene, %2 artış için 70/2=35 sene gibi.

  • “Para” Yazı Dizisi 1: Para Nedir?

    Para nedir?

    Bu sorunun tabulaştırılmışlığı üzerine sayısız yazıyı, eleştiriyi ve tartışmayı bulabilirsiniz. Tüm bu tartışmaların ortak noktasının “para” kavramının en kutsal, en büyük tabulardan bile daha az değinilir olması.

    Okullarda “para” nereden gelir, “para” kim tarafından basılır, “para” neye karşılık gelir anlatılmaz. Televizyonda dinozorlarla veya böceklerle ilgili belgesele rastlarsınız, kara delikler veya astral seyahat ile ilgili belgesele rastlarsınız, felsefi veya politik tarih içeren belgeselleri bulabilirsiniz… Ama hiçbir yerde “‘para’ nedir?”, “nereden gelmiştir?”, “nasıl bugünkü haline ulaşmıştır?” sorularına cevap bulamazsınız. Bize “para” ile ilgili bilgi asla sunulmaz.

    En büyük yanılsamamız “para” dendiği zaman bahsedilen olguyu, Anadolu’da ilk kullanılmaya başlandığı zamanki haliyle aynen kullandığımızı sanmamız. Terimlerin birbirine geçmesi veya geçirilmesi ile öyle güzel kafamız karışmış ki, “para” gibi genel bir terim artık bizim için “değer” ifade eden herhangi bir şey olabilir.

    Bugün kullanılan anlamıyla “Para”, DEĞERSİZDİR.

    İlk çağlarda takas yerine değerli madenler, taşıma kolaylığı açısından ufak parçalara ayrılmış madeni bilyeler, boncuklar veya hayvan tüyleri kullanılırdı. İlk çağlarda kullanılan ilk para örneklerinin bugünkü karşılığı sözlük anlamıyla “banknot” oluyor. Banknot, somut olarak altın veya gümüş karşılığı, gerçek ve elle tutulur bir değeri olan belgedir. Çağdaş Türkçe sözlük anlamıya “para” ise, İngilizce “Legal Tender” dedikleri terim yerine kullanılır. Bunun Türkçe karşılığı “Yasal Borç” veya “Yasal Ödeme” şeklinde olabilir, İngilizce’si de aynen çevirisi gibi pek bir anlamsızdır. Özetle yalnızca yasalarla korunan “borçlanma belgesi” olarak kullanılır günümüz iktisadi düzeninde “para”.

    Türkiye, Avrupa, ABD gibi belli başlı bizi “ilgilendiren” ekonomik kaynakların hepsi bugün banknot sistemi yerine para sistemini kullanır. Bu sistemde ilginç bir denklem yasalarla korunur ve asla kimseye anlatılmaz:

    Para = Borç

    Halbuki biz ne sanıyoruz? Para = Değer… Bu yanılsama eski sistemden kalma bir alışkanlıktır. Artık yeni ve yasal ismiyle bakarsak bu denklem şu şekildedir:

    Banknot = Değer

    İktisat Sözlüğü açın bakın, karşınıza çıkacak anlamlar bunlardır. Banknot, altın veya gümüş karşılığı olan, değer taşıyan para birimleri için kullanılan terimdir. IMF’ye üye ülkelerde “banknot” sisteminin kullanılması yasaklanmıştır.

    Üzerinde kitaplar yazılabilecek bu konuya yalnızca giriş yapmak istediğim bu yazıda özetle temel terimlerden bahsetmek istedim. Lütfen gelecek yıllarda her zaman aklınızda olsun; Türkiye’de gerçek anlamda “değer” taşıyan “banknot” kullanılmıyor. Türkiye’de de “para”, çoğu ülkede olduğu gibi, yalnızca borçlanmanın belgesi olarak, hiçbir somut değer taşımadığı anlamıyla kullanılıyor.

    Yani:

    Cebimizdeki “para”, çalışmamızın “değer”ini değil, elimizde tuttuğumuz “borç” miktarını belirtir.

    Devamı için:

    “Para” Yazı Dizisi 2: İstikrar ve Asli Önemi

    “Para” Yazı Dizisi 3: Enflasyon (Asıl Canavar Kim?)

    “Para 4: Faiz (Sondan Bir Önce)

    “Para” Yazı Dizisi 5(son): Bankacılıkta Yasal Kalpazanlık

    .

    Daha fazla temel bilgi için kolay izlenebilen ama maalesef İngilizce olan şu belgeseller izlenebilir:

    Zeitgeist Serisi (Özellikle Addendum)

    Money as Debt

    Money, Banking and the Federal Reserve

  • Fight Club – Tüketim Kavgası

    Uzun zamandır aklımda olan bir saygı duruşu olacak bu yazı. Şahsen “sanat insanlar için yapılır” diyenlerdenim. Bu tartışmaya şu an girmenin faydası yok ancak sanatı sanat için yapanlara da ayrı bir saygı duymamak elde değil çünkü sanatın insanlar için yapılması fikrimin temelinde sanatın sanat için yapılmasını savunanların savunmasına benzer bir yaklaşım yatıyor. Sanat insanlar için, insanlık ve gelişimi için kullanılmalıdır.

    Herhangi bir sanat eseri sırf insanlar beğensin, eğlensin diye yapılmamalıdır. Sanatçının temel özelliği fikir belirtmesidir. Fikirsiz sanat olmadığı gibi, etkisiz kalan eser de sanat olmamış olur. Sanatın toplumsal ve dönemsel olaylar ile evrimini sürdürmesi de bunun bir göstergesidir. Bu temel sebepler ile bakıldığında yaygın kullanım şekli ile “pop” (kelime anlamı gereği kullan-at ürünler) herhangi bir müzik, film veya akım aslen sanat olmamış oluyor benim gözümde. Sanat olmamak güzelliklerinden bir şey kaybettirmese de, değerlerini düşürüyor.

    Değindiğim saygı duruşumu bu yazıda “Fight Club” (Dövüş Klübü) filmine adamak istiyorum. Yönetmen David Fincher’ın sinematik başarısından ziyade selamlarımı filmin senaryolaştırıldığı kitaba ve kitabın yazarı Chuck Palahniuk’a göndermek istiyorum. Kitabı okumamış olsam da okumuş kadar olduğumu hissettiren Fincher’a yine de ayrı bir teşekkür etmek şart elbette.

    ÖNEMLİ NOT: Yazının bundan sonrası filmi henüz izlememiş olanlar için seyir keyfini kaçırabilecek yorumlar içerir. Sonuç olarak filmin sonu veya belirli ayrıntıları önceden bilinmek istenmeyebilir. Eğer öyleyse okumayın…

    .

    Bazıları filmi hayatlarından bezen insanların takıldığı anarşist bir kavga topluluğunu ve bu topluluğun şizofren lideri olan kahramanımız ile ilgili, karanlık, vurdu kırdılı bir film olarak hatırlayabilir. Halbuki aslında öykünün konusu, vermek istediği mesaj ve içerisinde geçen ayrıntılar şiirsel ve en az şiirsel olduğu kadar düşündürücüdür. Bir yazıda bütün filmin veya hikayenin üzerinden geçmek okunabilirlik açısından internet ruhuna aykırı olacağından elimden geldiğince kısa ve öz varmak istediğim noktaya ulaşmaya çalışacağım.

    Film içerisinde en güzel esprilerden birisi kahramanımızın isminin asla bilinmemesi. İsmi aslen verilmeyen kahramanımız bu sayede herhangi birisi, sensin, belki de benim.

    Kahramanın uyuyamama (insomnia) hastalığına bulduğu çözümün haftanın her günü değişik bir ölümcül hastalık dayanışma grubuna gitmek olması düşündürücü. İnsanların kanser gibi tedavisi olmayan, ölümcül hastalıkları ile mücadele etmesini ve rahatlamasını sağlama amaçlı bu toplantılar kahramanımızın tedavisi oluyor. Gel gör ki onun ne kanseri var ne de somut bir hastalığı… Kahramanın asıl ölümcül hastalığı aslında tüketim toplumunda kaybolmuş olan hayatı.

    “We have no Great War. No Great Depression. Our great war is a spiritual war. Our great depression is our lives.”

    “Bizim Büyük Savaş’ımız (1. Dünya Savaşı) yok. Büyük Buhran’ımız (1910lardaki ekonomik kriz) yok. Büyük savaşımız ruhani bir savaş. Büyük buhranımız hayatlarımız.”

    Kahramanın şizofreni ile yaşadığı Tyler Durden her ne hikmetse doğruları gözümüze sokan, biraz isyankar ve anarşist olsa da yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle hatırlanması gereken kişilerden…

    “We are by-products of a lifestyle obsession. Murder, crime, poverty, these things don’t concern me. What concerns me are celebrity magazines, television with 500 channels, some guy’s name on my underwear.”

    “Bizler bir yaşam biçimi saplantısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk, bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren şeyler ünlüler ile ilgili dergiler, 500 kanallı televizyon, iç çamaşırımda yazan adamın birinin ismi.”

    Öykünün gelişiminde tüketim toplumunun temizlenmesi için geliştirilen hareketin isminden tutalım da (Project Mayhem – Kuraldışı) temel üretilen malzemenin ve filmin işareti olarak kullanılan nesnenin sabun (en temel temizlik malzemesi) olmasına kadar zekice tasarlanmış bir örgü bulunuyor. Ayrıca filmin en güzel esprilerinden birisi de bu kitlesel temizlik projesi kapsamında üretilen sabunların, yağ aldırma (liposuction) işlemi sonucunda atılan insan yağları ile üretilmesi. Çürümüş tüketim anlayışı ile daha belirgin bir simge bulunarak dalga geçilebilir mi bilemiyorum.

    “It was beautiful: we were selling rich women their own fat asses back to them.”

    “Çok güzeldi: zengin kadınlara kendi şişman kıçlarını geri satıyorduk.”

    Bir noktada belki de kendi çıkarımımı yapmış olmak için zorlamış olabilirim fakat yaygın kanıya göre günümüz tüketim toplumu ve dünya iktisadi düzeninin temelinde gelecekte sahip olunabilecekler üzerine yaşattığımız umut yatar. Bir gün zengin olma umudu, bir gün daha büyük bir ev, daha iyi bir araba alma umudu. Eşyaları güzelleştirme, daha güzel olma umudu… Bu umutlar da bizi tüketime bağlayan prangalardan başka bir şey değil aslında.

    “This was freedom. Losing all hope was freedom.”

    “Özgürlük buydu. Özgürlük bütün umudu kaybetmekti.”

    Büyük bir taşınma ile birinci dereceden yaşayarak doğruladım ki eşya kelepçedir. Eşya tüketim dünyasında araç değil amaçtır. İnsan doğası içerisinde ise yalnızca anlamsız bir tuzak. Film içerisinde en değer verdiğim iki bölümden birisi de bununla ilgili basit bir özet.

    “You buy furniture.  You tell yourself, this is the last sofa I will ever need in my life.  Buy the sofa, then for a couple years you’re satisfied that no matter what goes wrong, at least you’ve got your sofa issue handled.  Then the right set of dishes.  Then the perfect bed.  The drapes.  The rug.  Then you’re trapped in your lovely nest, and the things you used to own, now they own you. It’s only after you lose everything that you’re free to do anything.”

    “Mobilya alırsın. Kendine dersin ki, bu koltuk hayatım boyunca ihtiyacım olacak tek koltuk. Koltuğu alırsın, sonra birkaç yıl ne olursa olsun tatmin olmuşsundur, en azından koltuk meselesini hallettin. Ardından doğru yemek takımı. Ardından mükemmel yatak. Perdeler. Halı. Sonunda güzel yuvanda hapsolmuşsundur, ve sahip olduğun şeyler, artık senin sahibindir. Yalnızca herşeyi kaybettikten sonra herhangi bir şey yapmakta özgürsündür.”

    Film içerisinde verilen mesajların, kullanılan simgelerin tümüne yakınının altına imzamı atarım fakat yine de kafamı kurcalayan bir nokta hala cevap bekliyor benim için. Film içerisinde sıklıkla değinilen çürümüş yapı için bir noktada açıkça kadınlar suçlansa da, öykü içerisindeki tek kadın, kahraman tarafından kendi sorununun özü olarak gösterilse de, film genelinde bu iki nokta haricinde erkek egemen yapı sıklıkla vurgulanıyor, dövüşlerde erkekler birbirini paralıyor ve sonucunda sorunlardan da çözümlerden de bahsedilirken erkekler kullanılıyor.

    “We’re a generation of men raised by women. I’m wondering if another woman is really the answer we need.”

    “Bizler kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir nesiliz. Başka bir kadının gerçekten ihtiyacımız olan cevap olduğundan şüpheliyim.”

    Benim bu konudaki fikrim, biraz iyimser olarak yaklaştığımdan olsa gerek, ironik bir yaklaşım sunulmaya çalışılmış olduğu. Sonuçta insanlık temel davranış olarak suçunu başkasının üzerine atmayı yeğlememiş midir çoğu yanlışta?

    .

    Bunlar ve çok, çok daha fazlası için “Fight Club” herkesin izlemesi, mümkünse tartışması, irdelemesi gereken bir film. Tıpkı benzer amaçla önereceğim, belgesel olarak hazırlanmış Zeitgeist serisi gibi. Zeitgeist için de ayrı bir saygı duruşu yapacağım kesin.

    Bazen eserleri keyif almak için, bazen de ilerlemek için takip etmek gerekir. Bazen sanatı keyif vermek için, bazen de ilerlemek için kullanmak gerekir.

    Bazen keyif almak gerekir fakat her zaman ileriye gitmek gerekir.

  • Çember

    “Wealth is any income that is at least one hundred dollars more a year than the income of one’s wife’s sister’s husband.” – H. L. Mencken

    Çevirisi:

    “Zenginlik, eşinin kız kardeşinin kocasından yılda en az yüz dolar fazla olan herhangi bir gelirdir.” – H. L. Mencken

    .

    Amerika’da yapılan bir araştırmada insanların çoğunun daha zengin olmaktan çok başkalarından daha zengin olmayı tercih ettiklerini ortaya çıkarıyor (Bkz. Sağolsun, Utku’nun gönderdiği makale). Burada verilen örnek şu ki, insanların çoğunluğu arkadaşlarının 30 kendisinin 15 kazanmasındansa arkadaşları 5 kazanırken kendisi 10 kazanmayı tercih etmiş oluyor. Yazıda değişik şekillerde Darwin’in teorisine ve sosyolojik yaklaşımlara değinerek bu konu tartışılıyor.

    Yavaş yavaş Amerikan ekonomisinin cazibesine kapılan sayısız ülkeden birisi olan Türkiye’de de aslında buna benzer manzaralar şehir hayatında karşımıza çıkmaya başladı bile. “İmece”, “Tanrı misafiri”, “tasarruf” gibi terimler yalnızca ilkokul kitaplarında ve karikatürlerde karşımıza çıkarken, “Yerli Malı Haftası” yerini “Cadılar Bayramı”na, Yeni Yıl ekranlarındaki dansözler (?!) yerini Noel Baba’ya bırakmıştır. Noel Baba da aslında Coca-Cola tarafından yaratılmış, İskandinav-Avrupa mitolojilerinden kırma bir hayali kahramandır. Kırmızı giymesi de Coca-Cola’nın kırmızı renginden dolayıdır. Fakat yine de bunlar anlamsız ayrıntılardır çoğu kimse için. Her ne kadar bunlar teoride zararsız ve eğlenceli değişimler olsa da, pratikte başka değişimlerin yarattığı tehlikeli buzdağının görünen zararsız kısmıdır.

    Zenginlik yavaş yavaş tanım değiştirdi. Artık “hali vakti yerinde” olmak, “pembe panjurlu ev” istemek devri geride kaldı. Değişen ve küreselleşen serbest piyasa merkezli kapitalist Dünya düzeninde zaten aksi beklenemezdi. Bilmeyenler için hemen ufak not düşelim, eğer herkes pembe panjurlu evine yerleşip hali vakti yerine gelince mutlu olsaydı, ekonomi çökerdi. Serbest piyasa ekonomisinin bilinen en büyük yakıtı tüketimdir. İlginç bir şekilde ilk çıkış noktası da aşırı üretimdir, fakat gel gör ki bugün ondan da eser kalmadı.

    Zenginlik tanımıyla birlikte hayallerimiz, umutlarımız, hayattan beklentilerimiz de değişti. Dünya’da intihar oranının 90’lı yıllarda ani bir artışa geçmesi belki buna yorulabilir. Yaşattığımız sistemin kalbi Amerika’da yapılan araştırmalarda halkın mutluluk endeksinin (genel olarak halkın ne kadar mutlu olduğunu belirten bir katsayı) Merkez bankasının tekrar özelleşmesi ile düşüşe geçmesi, Avrupa Birliği içerisindeki birçok ülkede üretim sıkıntısı, işsizlik gibi beklenmedik sorunların artışta olması hep bu merkezde yorumlanabilir… Yorumlattırılmaması da istenebilir…

    Bizim çözmemiz gereken ilk sorun ne sistemin kendisi, ne de düzenin içerisinde kimlerin haklı kimlerin haksız olduğu karmaşası. Bizim ilk ve yegane sorunumuz, “insan” olarak, bizlerin önceliğimizin ne olması gerektiği. Bazı insanlara “Ben su içmeyi sevmiyorum” diyebilecek evrimdışı değişimi kazandıran bu ruhsal baskı altında, gerçek anlamda, “sözde değil özde” insan olmamız adına içimizde ne kaldıysa onları tekrar keşfetmek olmalı ilk amacımız. Hepsinden önce insan olduğumuzu hatırlamak, önceliklerimizi ve düşüncelerimizi bu temel gerçeğe göre olması gereken yola sokmak…